Dokunulmazlara dokunmak:OYAK

Hüner Buğdaycıoğlu - 09/02/2006 21:57:06 (464 okunma)

Dokunulmazlara dokunmak:OYAK

Geçtğimiz yıl, Erdemir\'in OYAK a satışı ile birlikte, \'bu nasıl 
özelleştirme\' 
sorusu, demokrat çevrelerce gündeme getirilmeye 
çalışılmış, ancak siyasetçiler, iş dünyası ve medya, devletçiliğe dair her konuda olduğu gibi, bu konuda da sessiz kalmayı muhafaza etmişti. 

Bugünlerde, siyasetçilerin mal varlığı tartışması, devletçiliğin siyasal olduğu kadar, iktisadi rantının da sorgulanmasını, dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen ayrıcalıklara sahip TSK sermayedarlığına dokunmayı, bir kez daha gerektiriyor.

Savunma sanayii, kara-deniz-hava kuvvetlerini güçlendirme vakıfları, bunların bünyelerinde kurulan Aselsan, Tusaş, İşbir, Havelsan gibi şirketler, bu şirketlerin yabancı ortaklıklarına yakından bakmayı zorunlu kılıyor. Sadece OYAK a bakmak dahi, ordunun Türkiye\'de, iktisadi anlamda da doğrudan kuvvet rolünü görmek için yeterli.

Eğer siyasetçiler, devlet rantının deşifre edilmesi ve denetlenmesi 
doğrultusunda samimi iseler, bu kurumları kamuoyunun önüne getirmek zorundalar. Gerçekleştirilen demokratik adımlar doğrultusunda, bazı araştırmacıların, akademisyenlerin çabalarını anmadan geçemem. Bu çabalardan bazılarını bir araya getiren, Ahmet İnsel-Ali Bayramoğlutarafından derlenmiş, \'Bir Zümre, Bir Parti - Türkiye\'de Ordu\' adlı kitap, bir tabuyu yıkmak için konuyu analiz ediyor ve aydınlatılmasına büyük katkı sunuyor.

Elbette, devletçiliğin, iktisadi açıdan tek adresi OYAK değil, ama para 
ile ilgili , şeffaflık için irdelenmesi gereken önemli bir kurum olduğu bir 
gerçek. O nedenle, genel hatları ile de olsa, OYAK\' a bakmakta fayda var.

OYAK, Milli Savunma Bakanlığına (MSB) bağlı ve özel hukuk hükümlerine tabi olup, mali ve idari bakımdan özerk bir tüzel kişilik.Kurumun her çeşit malları ile gelir ve alacakları devlet malları hakkına sahip , bunlara karşı suç işleyenler, devlet mallarına suç işlemiş gibi muamele görüyor.Yani ,bir yandan özel şirket hükümleri ile donatılmış, diğer yandan kamusal yetki ve imtiyazlara sahip. Her iki hukukun nimetlerinden faydalanabiliyor.

OYAK, hem zorunlu tasarruf kurumu,hem ek sosyal güvenlik ve hizmet kurumu, hem de bir holding kuruluşu. Onu, nevi şahsına münhasır kılan holding kuruluşu olma özelliği. Emekli sandığı, SSK, Bağkur gibi sosyal güvenlik kuruluşları ile karşılaştırıldığında, serbest fonların kullanımında,gelir amaçlı iş yapma açısından diğerlerine tanınmayan hak, sadece OYAK için var.


Yatarım alanları otomativ, imalatı, çimento sanayii, inşaat sektörü, finans sektörü-bankacılık, sigortacılık, ithalat-ihracat, süpermarket
zinciri, gıda, gıda pazarlama, zirai kimya, turizm, teknoloji-bilişim, 
enerji den oluşuyor. Erdemir\'le birlikte bunlara, demir-çeliği de 
eklemek gerekiyor.
 Erdemir bilindiği gibi, tüm beyaz eşya, inşaat ve ilgili pek çok üretimin ham maddesini temin ediyor.Ama konunun uzmanları Erdemir\'i almak, Türkiye\'deki demir madenlerini almakla sınırlı kalmayıp İskenderun başta olmak üzere, bazı limanların da sahibi olmayı beraberinde getiriyor.

Bu sektörler, yüksek gümrükler, ithal yasakları, vergi muafiyetleri ve 
çeşitli teşviklerden en üst düzeyde yararlanan sektörler olduğundan, en karlı sektörler durumundalar ve bu sektörlere yatırım yapmak, ulusun kalkınmasından ziyade, yatırımı yapan grupların büyümesi anlamına geliyor.

OYAK, otomotiv sektörüne, 1962 de Goodyear hisselerini alarak girmiş, sonra TOE, MAT, MAİS, Koç grubuyla birlikte Oyak-Renault peşi sıra gelmiş. Çukurova çimento ve ardından Bolu, Ünye, Mardin çimento şirketleri devreye girmiş, sonra inşaat şirketleri kurulmuş. 1980 den sonra yatırımları diğer alanlara, ihracata yönelmeye kaymış, yatırımlarının taşımacılığı OMSAN kurularak başlamış. Eti, Entaş Tavukçuluk, Pınar et şirketlerine ortak 
olmuş. Finans sektörüne Alarko ve Cerrahoğlu gruplarıyla Fırst National 
Bank of Boston\'
 a ortak olarak atılmış. 1993 de hisselerin tamamını satın alarak 1996 da Oyakbank\'ı kurmuş.Üzerinde en çok durulması gereken yatırımlarından biri bankacılık sektörü. Zira ordu ve banka bir arada, dünyada herkese tuhaf gelen örneği oluşturuyor. Bu örneğe biraz daha yakından bakmakta fayda var: Kriz yılı 1994 de, kurum karı,5.4 trilton TL olarak gerçekleşmiş,yine kriz yılı olan 1991 de ise 594.4 trilyon TL\'lık toplam kurum karı sağlanmış. Genel Müdür Coşkun Ulusoy bu durumu, \'kriz varsa fırsatta vardır\' diye 
açıklamış.

Bu mucizenin sırrı, elbetteki diğer holdinglere göre ayrıcalıklı olduğu 
vergi muafiyetinden kaynaklanıyor. OYAK, kurumlar vergisinden, her türlü gelir gider vergisinden, üye aidatları gelir vergisinden, kuruma yapılacak bağışlar ve kurumun üyelerine yapacağı yardımlar veraset ve intikal vergisiyle gelir vergisinden, kurumun her türlü muamelesi damga vergisinden muaf. Ayrıca yine, devlet malları hak ve hukukuna sahip olduğu için hiçbir şekilde kurumun malları haczedilemiyor. Bu ayrıcalıklar yine de mucize için yeterli olmamış, 2001 krizinde sermayesi yetersiz hale gelmiş bankalara kaynak aktararak bu bankaları kurtarma operasyonunda TBMM, sektör içi 
aktif büyüklükteki payı yüzde birin üzerindeki bankaları kapsaması kararı almış, oysa bu 1.5 olarak genelde saptanırmış, ama eğer yine 1.5 saptansa ülkenin en büyük medya kuruluşu ve diğer yandan sınai askeri grup yani OYAK, bu durumdan \'maalesef\' yararlanamayacakmış.

Bir ordunun bankası olur mu? Ya çimento işi, ya tuğla sanayii, ya bisküi üretimi, araba lastiği.

Bir ülkede bunu üreten ordu mensupları dayanışma vakfı ise ve bu vakıf bırakınız piyasayı, sadece orduya bunları satma gücüne sahipse, o ülkedebir zümrenin egemenliğini ve değişime direncini uzun boylu yorumlamaya pek gerek yok aslında. Ancak, istediği devlet bankasından istediği krediyi alabilen, piyasa ekonomisini çekip çeviren, herhangi bir kriz durumunda uygun hukuki değişimlerle kendini garantiye alabilen, ihtiyacı olan önlemleri alma, uygulatma yetkisini elinde bulunduran bir kuruma dokunulmak zorunda kanımca.'' 

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.