E V E T

Hüner Buğdaycıoğlu - 02/08/2010 14:26:11 (824 okunma)


E V E T

Bizim tarihimizdeki bütün reformlar, toplumsal talepleri yansıtan değişim çabalarından çok, dünyaya adaptasyonun bir yansıması olarak gerçekleştirildi. Kamusal reform denilen düzenlemeler, bu yüzden siyasi reform kimliğine bürünemedi.Sonuç olarak, ne adaptasyon sağlanabildi ne de toplumun sorunları çözüldü.

Şimdi yine karşımızda, bir şeyler yapmaya mecbur, ama mümkün olduğunca kaytaran bir hükümetin hazırladığı anayasa değişiklikleri var. Samimi ya da değil, ancak AKP nin yeni anayasa yapmak için, oy oranına bakmadan meclisteki partilerden eşit sayıda temsilciden oluşan bir komisyon kurma önerisi getirdiğini, BDP ve MHP sıcak baktığı halde CHP nin ‘bu meclis yeni anayasa yapamaz’ dediğini unutmamak gerek.

Eğer CHP öneriye tamam deseydi, muhtemeldir ki bugün siyasi partilerin ve toplum kesimlerinin nasıl bir anayasa istedikleri tartışılıyor olacak, milliyetçilikten arındırılmış, temel hak ve özgürlüklere dayalı sivil bir anayasayı kimin önerdiği ya da talep ettiği görülecek ve ilk defa bir siyasi reformun eşiğinde bulunacaktık. Gerçekte kimlerin kırılıp bölündüğü, kimlerin bir araya geldiği de netleşmiş olacaktı.

CHP, teklifi elbette reddedecekti. Yeni bir yurttaş tanımı, Kürt sorununa yeni bir çözüm önerisi, yeni bir hukuk perspektifi, yeni laiklik anlayışı ve yeni hiç bir fikri olmayan bir parti niye yeni anayasa istesin. Ülkenin gerçek meselelerini bürokrasiye havale etmiş bir anlayışın, onun yerine fikir geliştirmesinin de bir mantığı yok.

CHP den beklemek nasıl aykırıysa, meclis çatısı altındaki BDP ile konuşmayan AKP den de, toplum dinamiklerini hesaba katmasını istemek, vaat etmediklerini kendisinden umut etmek abes.
İktidarı ve ana muhalefeti ile, henüz temsili demokrasiyi dahi içine sindirememiş bir parlamento çoğunluğuna sahibiz.

Kimler 12 eylül anayasasından utanç duydu belli değil, ama uzun bir süredir, görünürde ona karşı çıkmayan kimse kalmadı. Cumhurbaşkanlarından, yargıtay başkanlarına, anayasa hukuku uzmanlarından sivil toplum örgütlerine, siyasi partilerden bireylere, solcu sağcı, hemen herkes eleştirdi. Bu büyük kalabalık, eleştirdiği kadar bir araya gelip yasalarını yürürlükten çıkarma iradesi de gösterebilseydi, 12 eylül darbesi ve onun anayasası çoktan hükümsüzleşirdi. Vesayet sistemi, sirayet edemeyeceği tek engelle, onu reddetmeyi bilen reşit bir toplumla karşılaşmış olurdu.

Böyle bir resmin içinde en küçük bir adımı kaçıracak lüksümüz yok. Daha fazlasını gerçekleştiremeyeceğimiz bahanemiz de. 

Toplandığımız meydanlarda, 12 Eylül'de öldürülen arkadaşlarımızın resimlerini taşıyacak sayıyı bulamazdık. Savcı Sacit Kayasu, 12 Eylülcüler için dava açtığı ve görevinden alındığı zaman, 78 liler ve birkaç aydın dışında yanında kimse yoktu. Bir avuç insan, senelerce ‘anayasanın geçici 15. maddesi kaldırılsın, darbeciler yargılansın’ dedik. Şimdi, o samimiyeti hayata geçirme zamanı. 

Hayır diyenler, karşı çıkmaktan başka somut öneri getirmiyor. Evet dersem yeni anayasa yapılmaz, o halde AKP yi zorlamalıyım diyenler, hiçbir siyasi pozisyon alabilmiş olmuyor. 

Siyasi pozisyon almak, toplumun sorunlarını çözmek için siyasetin öznesi olmaya da hazır olmak demek. 

Biz, Eşitlik ve Demokrasi Partisini, siyaset alanının, karşı çıkmayı fikir sananlara ya da başkalarına yol haritası gösterenlere değil, sorunları çözme iradesi ile yola çıkma zahmetini göze alan insanlara ihtiyacı olduğu için kurduk.

Referandumda evet sonucu çıkması ile ülkenin demokratikleşmeyeceğini biliyoruz. Demokratikleşme önündeki yasal engellerden bazısı ortadan kaldırılmış olacak ve o bazılarını bile çok önemsiyoruz. 

Demokratikleşme ise, bambaşka bir şey. Çünkü demokratlık, özgürlüğün, adaletin, eşitliğin, vicdanın yolunu açacak bir araç değil, bütün bunlara zemin olabilecek bir temel manasına gelir. Biz hem demokratikleşme konusundaki engelleri kaldırmaya, hem de o zemini oluşturmaya talibiz. 

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.