Ergenekon

 Hüner Buğdaycıoğlu - 21/07/2008 10:47:19 (480 okunma)


Ergenekon 

İddianame kamuoyuna açıklanmadı. Ama hazırlandığına dair yapılan ilk duyuru, bazı ipuçları veriyor. En belirgin olanı da iddianamenin darbe üzerinden hazırlanmadığı. Ergenekon örgütlenmesinin, çete/terör örgütü kapsamında ele alındığı. 

Darbe girişimi üzerinden dava açılması halinde, Türkiye geçmişi ile yüzleşmekle kalmaz, hesaplaşırda. Kimsenin kaçacağı, sığınacağı liman kalmaz. Ne dokunulmazlık kalır, ne de anayasal korumacılık. Siyaset, asker-sivil bürokrasi, iş dünyası, akademisyenler, medya, toplum kuruluşları , kısaca hemen her yapı deşifre olur. Mevcut hukuk bütün bunların üstesinden gelemez elbette, ama o da bu süreçten diğerleri gibi payını alır. Devletin denetlenebilirliği imkanı doğar. Zor , ancak dolaysız bir temizlenmenin kapısı açılır. 

Başta 78’liler vakfı olmak üzere, Türkiye’de solun önemli bir kısmı yıllardır 12 eylül anayasasının değiştirilmesini , darbecilerin yargılanmasını haykırıyor. Darbecilerin meydanlara verilen isimlerinin geri alınması için çabalıyor.12 eylül darbecileri hakkında iddianame düzenleyen Sacit Kayasu, 12 eylül anayasasına takılmış, mesleğinden atılmış durumda. Acı olan, neredeyse 20 yıldır sürdürülen bu girişimlerin yalnız kalmış olması. Bugün , darbeler ve Ergenekon konusunda seslerini yükseltmedikleri ve daha kapsayıcı bir anlayışa yönelmedikleri için solcuları eleştirenler haklı, ama dönüp, bu çabalar sürerken onlar niye sessizdiler, kendileri ile de yüzleşsinler. Dolayısıyla aralarında yaklaşım farkı pek de göremiyorum. 

Şimdi durum , dolaylı yollardan sorgulanıyor ve bunun sonucunda da karışık bir hal alıyor.. Belli ki , karışık kalması isteniyor. Darbe girişimi üzerinden açılacak bir dava, bizzat devlet yapılanmasına yönelmeyi sağlar ki, bu da hukukun ve siyasetin, devletin hiç haz etmediği alanlara kayması demek olur. Dolayısıyla, Ergenekon davası devletin kendi istediği ölçüde ve sınırlar içinde bir aklanma operasyonuymuş gibi görünüyor..

Ergenekon örgütlenmesinin çete ve terör örgütü kapsamında ele alındığı duyurusu yapılırken ‘ buradaki terör sözcüğü bölücülük anlamında değil’gibi bir not düşülmesi , sorgulamaya nasıl bir siyaset çerçevesinden bakıldığını gösteriyor. Bu siyaset anlayışı çokça tanıdık Kimi çetelerin sistemin önemli bir parçası olduğu Susurlukla kanıtlanmıştı. Tansu Çiller ne iyi etmişti de, bir gaf daha yapıp devlet için kurşun atanların varlığını ifade etmişti. Bir başka deyişle, onlara kurşun attıran demek ki devletti. 

Susurlukla Ergenekon arasında, ülkede yıllardır kurşun atanlardan, şimdi onları azmettirenlere doğru adım atıldığı gibi bir fark var. 

Namını ve ülke sınırlarını aşan şanını yıllar önceden bildiğimiz Ergenekon, en hakiki Ergenekon ve Ergenekon olarak bir bölünme yaşadı da, şimdi bir tarafın tasfiyesi mi gerçekleştiriliyor sorusunun cevabını , bu soruşturma ile alabilme ihtimalimiz düşük. 

Gerek hükümet gerekse TSK ca gösterilen siyasi iradenin amacı, artık iyice zeytinyağı gibi suyun yüzeyine çıkmış kısmın, kevgir ile alınması gibi görünüyor. Başbakanın, aylar önce ‘derin devlet yok, devlet içine sızmış çeteler var ‘sözünün , sağlaması yapılıyor.. Mevcut devlet yapısını şekillendirenin, ideoloji olduğu bir gerçek. AKP nin Ufuk Uras’ın sunduğu önerge teklifini değerlendirmeyişi de , bu gerçeği kamufle etme aracılığına soyunduğunu gösteriyor. Bu tür oyunlar ve kısmi ittifaklarla devleti arkasına almaya çalışanlar, devleti demokratikleştirmek bir yana, çetelerden dahi temizleyemezler. 

Ayrıca, biz bir hukuk devleti henüz olamadık, ama öyle kabul edenlere hangi hukukun devletiyiz sorusunu hatırlatmakta fayda var. 

Bu davaya , devlet ve hükümeti merkez alarak bakınca, yani davayı onlar üzerinden okumakla sınırlı tutunca , bütün bunların yanı sıra, entrikalar sisteminin kendisini daha da gizleyerek ayakta kalma çabası amaçladığını dillendirmek de kaçınılmaz. 
İçimde kalmasın bir şey daha söyleyeyim, en negatif haliyle, emekli generallerin askeri yargıya havale edilmesi ve diğer yandan ikibin kusur sayfanın zaman aşımı için yeterli olabileceği , bizim ülkemize yabancı bir durum da değil.

Ancak, niye merkeze, hükümet ve/veya devleti koyarak, pozisyon alınsın . Bu, sadece hükümetin ve devletin yaklaşımını kolaylaştırmaya yarar. 
AKP ye ve ideolojik açıdan yani işin gerçek tarafından bakınca Ergenekon ‘un avukatı olması hiç şaşırtmayan CHP ye, söylenecek çok söz var. Ama bir o kadar söz, şimdi ve şimdiye kadar sessiz kalan her kurum ve oluşum için de geçerli. Zira, siyasi irade denilen şey, sadece hükümete, siyasi partilere ve de bürokrasiye özgü bir iş değil. Asıl siyasi iradeyi , toplum ve onun yolunu açacak oluşumlar gösterir. Yeter ki, bu oluşumlar, merkezlerine kendilerini, kendi ilkelerini koymayı ve ondan şaşmamayı başarsınlar. Bugün hala 12 eylül anayasası ile yönetiliyor olmak ve onun vesayeti altındaki kurum ve kuruluşlarla sınırlı tutulmak nedeni ile, soruşturmaya oradan başlamak, tekrarlamalıyım ki çok daha dolaysız olurdu . Ama bu, bugüne kadar başarılamadı. Seyrin, bugünün darbeci anlayışından yola çıkarak o güne uzanması için , bazı solcuların Ergenekon konusunda seslerini yükseltmelerine engel nedir ? 

Artık durum kamuoyunun önünde, gündeminde ve onu desteklemek , derinleştirmek, alabildiğine üzerine gidilmesi için irade sergilemek, kendisine sivil diyen herkesin sorumluluğunda. Bu tür davalar , toplumun önüne ikidebir gelmiyor. Gelmesi halinde ise, birilerinin cezalandırılmasının yanı sıra, bunu çok aşan toplumsal sorgulamaya dönüşüyor. Kendini, bu sorgulamanın dışında tutanlar, aslında ilkelerini hükümet yanlısı sayılma paranoyasına feda etmiş oluyorlar . Topluma yabancılaşmakla kalmıyor, toplumun kendilerine yabancılaşmasını sağlıyorlar. Hiç kuşkunuz olmasın, kendinizi iyi ifade ederseniz, kimse sizi AKP ci sanmaz ya da AKP nin yolunu açmış olmazsınız, zaten darbecilere karşı kendi açmış olduğunuz yolda daha fazla ilerlemiş olursunuz. 

Solculara darbe konusunda sessiz demek, büyük haksızlık. Onların bu konuda hep sesi çıktı, Susurluk’ta çeteler konusunda da. Duymak istemeyen duymamıştır. Şimdi beklenen bu sesin yükselmesi ve daha kapsayıcı olması. Şu sıralar, pek çok köşe yazarı, solculara söyleniyor,eleştiriyor. Söylensinler. Ben bu eleştiri ve yorumlardan beklenti okumayı tercih ediyorum. Kimse Türkiye’de, Susurluk misali toplumu harekete geçirmeyi ve tepki koymayı solcular kadar başaramıyor. Başaramaz da, çünkü muhalefet solun işi. Kimi zaman cılız, kimi zaman güçlü toplumsal tepkiyi sokaklara taşırmakta. Darbe bir yana Ergenekon üzerinden açılan bir davanın en yakın tanıkları da solcular. Atışmak yerine, ne biliniyorsa anlatmanın, toplumla paylaşmanın tam sırası.

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.