Hangi yerelin seçimi, hangi genelin referandumu


Hüner Buğdaycıoğlu - 14/03/2009 19:21:58 (447 okunma)



Hangi yerelin seçimi, hangi genelin referandumu 

Siyasetçiler, Türkiye’nin en önemli ihtiyaçlarından biri olan idari reformu gündemlerine almıyor. Yerel seçimler bir kez daha gösterdi ki, mevcut siyasi partilerin ajandasında yerelin güçlenmesi ve yerinden yönetim anlayışı yok. Bu anlayışın hayata geçmesini sağlayacak anayasa değişikliğini gerçekleştirmek de. Oysa, merkezilikten ademi merkeziliğe geçilmediği sürece demokratikleşmek mümkünsüz.

Zira demokrasi, bir kez daha ve hatta tekrar tekrar hatırlamak da fayda var ki, ancak toplumun karar mekanizmalarına katılımının sağlanması ve bu katılımın yaygınlaşması ile işlevsel hale gelir. Yolu da, insanları doğrudan ilgilendiren her konuda, karar almalarını olanaklı kılacak ademi merkezilikten geçer. 

AKP li siyasetçiler açıkça ifade ettiler: 'Bizim adaylarımızı seçmezseniz, hükümetten destek beklemeyin’ mealinde bir dolu söz sarf ettiler.. Merkeziliğe sıkı sıkı bağlılığın bundan daha net ifadesi olmaz. Merkezden yönetmek , toplum üzerinde hakimiyet kurmanın, egemen olmanın ve çıkar siyasetini sürdürmenin yolu demek.. Bu anlayışın uygulamalarını gördük görüyoruz, mevcut bürokratik iktidarla pazarlık ve/veya mübadele siyaseti sürdürmekten öteye gitmez, gitmiyor. Toplumun katılımını önemseyen ve bunun kanallarını yaratan bir dönüşüm çabası gösterilmedikçe ülke demokratikleşmez, demokratikleşmiyor. Muhafazakar demokratlığın, muhafazakarlık kısmı iktidar denilen olgunun egemenliğini muhafaza etmekle sınırlı kalır, kalıyor. Açılım adı altında attığı ya da atacağı her adım, sorunları kontrol altına almaktan başka anlam taşımaz, taşımıyor.

Partilerin propaganda ve ajitasyon faaliyetlerinin, kimseyi etkilediği yok. Toplum hiçe sayıldığının farkında. Birbirleri ile kavga, işsiz, yoksul ve gittikçe daha da yoksullaşma endişesi taşıyan insanların ne ihtiyaçlarına cevap veriyor, ne de ülkenin etnik ve kimlik sorunlarına. İnsanları, ister Maslovteorisine göre sıralanacak ihtiyaçları açısından, ister ülkenin demokratikleşmesi önündeki engelleri kaldırma iradesi bakımından , cevapsız ve umutsuz bırakıyor. 

Bu seçimlerin bir referandum olması gerektiği savunusu için, sunulan hiçbir vaat yok.Tam tersi, bu savunu toplumun, böylesi sıradan bir yerel seçim kampanyasında dahi önemseyeceği hizmet alımı öncelikli yaklaşımına da gölge düşürüyor. Beceriksiz ve başarısız pek çok yerel yöneticiye , referandum genellemesi ile bir kez daha şans verilmesini istemek, adaylara rehavet, topluma ise kirliliği görme, sus önerisi getirmek demek. Toplum zaten baskı altında, zaten hep ezildi, zaten durumları farklı değildi, o halde sorunlara biraz daha katlansınlar yaklaşımı, sadece sorunların çığ gibi çoğalarak içinden çıkılmaz hale gelmesine yol açmaz, siyaseti de tüketir. Siyaseti tüketmeye değil, onu yeniden ve hep , üretmeye ihtiyaç var.Madem bu seçimler bir referandum niteliği taşımalı, o halde Ergenekon soruşturmasının arkasında durup durmayacağı belirsiz, darbe anayasasına sıkı sıkı sarılmış, toplumdan şimdiye kadar aldığı azımsanmayacak desteği totaliterlik için kullanan hükümeti uyarmak ve muhalefet boşluğunu doldurmak, demokrasiye inanan aydınların sorumluluğunda olmalıydı. Toplumu, hükümete oy vermeye çağıran söylemden önce, AKP yi bu oyu almaya itecek açılımlar yapması için zorlamak tercih edilmeliydi. Şimdi hükümete güven beklemek, toplumun seçeneksizliğinden medet ummak demek. Seçeneksiz ve kendisine mecbur kalma durumu, Türkiye’de geleneksel siyaset anlayışını sürdüren siyasetçilerin vazgeçilmez taktiğidir. Ama aydınların taktiği olmamalıydı. Bu haliyle AKP nin desteklenmesini savunmak, onu sürekli yüceltme ihtiyacı duymak, demokrasiyi hedefleyenlerin işini askıya almayı önermek, trajik bir yaklaşım. 

Yerel seçimler , hükümetin referandum anlayışı ile desteklenmesini istemek yerine, hükümeti silkeleyecek ve topluma kendini ifade etme kanalları açmayacağı belli olmasına rağmen, hiç değilse gözünü topluma çevirmesi için kendini gözden geçirmesini sağlayacak bir imkan olarak görülmeliydi.Yerel de kim hangi adaya güveniyor ve adayın siyasetine inanıyorsa o desteklenmeli denmeliydi. Hükümete verilecek ders, genel seçime bırakılmamalıydı. Referandumla, istenmeyenler açığa çıkmış olmayacak. Onlar zaten göz önünde, açıktalar. Bizim ülkemizde istenmeyenler, yani darbeciler ve kendi vesayet sistemine sıkı sıkı bağlı askeri otorite ve yandaşları, istenmediklerini zaten biliyorlar . Dün de biliyorlardı, bugün de biliyorlar. O nedenledir ki, iktidarlarını otoriterlikle ayakta tutmaya çalıştılar, çalışıyorlar. Onların, hiç bir zaman hiçbir seçimde olmadığı gibi, bu seçimden de çıkaracağı bir ders yok. Onlara dur diyebilmek, toplumu söz sahibi yapmakla mümkün. 

En çok oy alan kuşkusuz yine AKP olacak. Ama bu oranın sanıldığı ya da temenni edildiği gibi yüzde ellilere varma ihtimali mümkün değil. Yüzde kırkı bulması ve/ veya bir önceki seçim sonucunu yakalaması da. Son anda önemli bir durum yaşanmadığı taktirde , AKP nin yüzde otuz beş civarını geçebileceği görünmüyor. Ancak oran her ne olursa olsun, yüzde yetmiş de olsa, toplumun, yine sadece neyi istemediği belli olacak. Ama sonuç, kimi ve neyi istediğini asla ifade etmeyecek.

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.