Hepimiz Hrant Dink’iz’

Hüner Buğdaycıoğlu - 02/02/2007 14:48:23 (540 okunma)

Hepimiz Hrant Dink’iz’
Hadi o zaman, bunu gerçekleştirelim.


Cenaze töreni ile ilgili çok şey yazıldı. Kalabalık çoğu kişiyi şaşırtmış ve aynı zamanda umutlandırmış.

Beni şaşırtmadı. Zaten yüzbinlerin orada olacağından sanki emindim. Emin olmak, bir beklentinin, isteğin, arzunun sonucunu ima etmiyor. Açıklamak zor, belki toplumu tanımak, belki deneyim, belki başka bir şey, ama bazen öyle durumlar vardır ki, size uysun uymasın tersini görmek mucize olur. Örneğin U. Mumcu’nun cenazesi tabiî ki yüzbinleri toplayacaktı , örneğin 1. martta yine yüzbinler kendini sokağa atacaktı. Ve Hrant Dink için , Türkiye’nin pek çok yerinden gelen yüzbinleri oraya toplayan her şeyden önce ahlaki sorumluluk, kendisini Agos gazetesinin önünde, kendiliğinden bulacaktı. O nedenle emindim demem dahi abes, her sabah evimden iş yerime gitmek için çıkmak ne kadar olağansa, o sabah rotamın Ankara’dan Halaskargazi caddesine yönelmesi o kadar olağandı. Katılan herkes için de böyle olduğunu düşünüyorum. Hesapsız kitapsız , aslında sayısız abartısız oradaydık, orada olmayan milyonlarla beraber.

Milyonlarla beraber diyorum, çünkü toplum aklını, duygularını, dinamizmini ,vicdanını, sahiciliğini, ahlakını, umudunu yitirmiş değil. Dolayısıyla aklını, duygularını, dinamizmini, vicdanını, sahiciliğini, ahlakını, umudunu her hali ile kalıcı bırakan Hrant Dink’in ,tabutunu omuzlamaması mümkün olamaz. Türkiye’de, bulunduğu yerde ya da Şişli’de, o tabutu omuzlayanlar, bu cinayete karşı, bir yandan da kendilerini sırtlamış oldular.

Fikirler, düşünceler, Ermeni veya Türk olmalar önemli ama , işin çok başka kısmı. O kadar başka ki, çünkü ölen Hrant Dink. Bunların hiç birine, tek başına sığdırılamayacak biri. Belki bir tek yalnızlığa sığar, belki aynı zaman da toplumun da yalnızlığı ile bir kez daha kucaklaşması ile anlatılır. Ülkenin caddelerinde, meydanlarında, arka sokaklarında beliren, öfke , acı, konuşma iştahı, O’nadır, sadece O’na. Başkalarına nasip olmayacak kadar O‘na. 

Hala öfkeliyim. İlk günde, bugün de öfkem, yukarıda toplumsal anlamda ifade etmeye çalıştıklarımın, bir fikre, zihniyete, dayanışmaya bürünmesi için harekete geçmesi gereken aydınlaradır. Bazı, ama çokça aydınadır. Dayanışma, sadece dayanışma denilen o gönüllülük gerektiren bağ olsaydı, Hrant Dink öldürülemezdi. 

Bu cinayetle birlikte , hep bilinen ve dile getirilirken Ankara diye ifade edilen derinliklerin yanına artık, İstanbul diye ifade edilebilecek ola dükalığı yerleştirmekte zorunludur. İstanbul dükalığına tutunmaya çalışılarak, ona sığınarak , onu rol model alarak
dayanışmadan haberdar olunmaz. Bir ortak payda da buluşup siyaset üretmek ve toplumu o yöne kanalize etmek, bu dükalığın kopyacılığı ile mümkün olmaz.

‘Hepimiz Hrant Dink’iz’, Öyle ise, hadi bunu gerçekleştirelim.

Bu sürede , derin ilişkiler alabildiğine su yüzüne çıkmaya başladı. Ama hala, şu İstanbul vali yardımcısı kim, niye kimse köşesinde dahi dokunamıyor. Bunları sessiz sedasız karşılayamayız. Susurluk sürecine, bu derin ilişkilere tepkimizi, yeniden dışa vurmak zorundayız. Mum mu yakacağız, ışık mı söndüreceğiz, kampanya mı düzenleyeceğiz, hadi başlayalım. Sessiz kalarak Hrant Dink olunmaz..

Milliyetçilik ideolojisi, yeniden ırkçılık kodlarını devreye sokuyor. Türkiye’de bundan böyle , Alman , İngiliz, Ermeni, Arap, Türk, Kürt,,,, hangi köke karşı olursa olsun, hayatın her alanında sarfedilecek her tür hafif ve aşağı sözcüğün, ırkçılık suçu ile karşılığını bulması gerekir. Evrensel insan haklarının gereklerini sadece savunmak yetmez,. Hayata geçirmenin hukukunu gerçekleştirmenin dinamiği yaratılmalı. Hadi başlayalım yoksa Hrant Dink olunmaz.

Azınlık statüsüne karşı çıkmanın, yurttaşlık bağının hiçbir ayırımcılığa indirgenmemesini savunmanın zamanı çoktan gelmiş, geçiyor. Azınlık statüsü, başlı başına hukuki bir utançtır. Bu statünün iyileştirilmesi diye bir aldatmaca ile oyalanmak yerine ,topyekün yüzleşilmelidir. Ötekileştirme politikalarına değmeden dokunmadan, öteki savunulmaz. 
Ve Hrant Dink olunmaz. Hadi Hrant Dink olalım.

Hrant Dink, kendine göre öteki olanı, yani başkalarını, yani bizleri nasıl bütün bunların içinden sarıp kucakladıysa ve hep nasıl da oturduğu yerden değil, müthiş bir hareket haliyle yeniden ve yeniden hayatı üretti ise, hadi , lütfen hadi , n’olur hadi, çok geç olmadan , birer Hrant Dink olmayı sözden çıkarıp, harekete geçirelim.

Cenaze törenlerinden umut çıkmaz, kimse kendini kandırmasın. Umut, kendi kendimizi yönetmek için dinamikleşebilmekten doğar. Yoksa, sık sık yönetimin suratına vurulan gerçekler ve dile getirilen haklar, sadece yine bu sistem, bu cılız demokrasinin istediği kadar, bizimle oynadığı kadar, yararlanabileceğimiz haklar olur.

1.şubat.2007

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.