İsrail ve onun ‘’Büyük Ahlaki Otoritesi’’

 Hüner Buğdaycıoğlu - 06/01/2009 14:35:06 (536 okunma)



İsrail ve onun ‘’Büyük Ahlaki Otoritesi’’

2009 ‘a , İsrail’in Filistin halkını katleden görüntüleri ve dünya devletlerinin İsrail füzelerini havai fişek pervasızlığı ile seyrettiği sessizlikle girdik.

Emperyalizm, mevcut dünya düzeni ve onun devlet anlayışı sorgulanmadıkça, savaşı ve faşizmi yok etmek , soykırımlara son vermek , ateş altında ya da psikolojik harekatlarla hayatından yerinden yurdundan edilen insanlara işlenen günahları bitirmek mümkünsüz.

İsrail, küresel vahşet cephesinin asli unsurlarından biri. Hegemonik güçlerin kutsal petrol adına, ona vaat ettiği toprakları 60 yıldır kanla suluyor. Orta doğunun emperyalizm bağımlılığından uyuşmuş arap diktatörlükleri , toplumlarının sesini kesmekle görevlendirilmiş, kıbleleri yüzyıldırr emperyal devlet neredeyse oraya dönüyor. Önce İngiltere, şimdi ABD. Orta doğu toplumları ise , cehennemi bu dünyada yaşıyor. AB, Rusya, Çin, Japonya … seyrediyor.

Kimileri , kendi rüyasını gerçekleştirdi şimdi sıra dünyanın rüyasında diye büyük umutlar beslediği Obama için hayal kırıklığı yaşıyor. Emperyalizm denen olgu öyle bir güç ki, bu insanların umutlarına bile sızabiliyor. Gerçek tarihin, bilinç ve anlayışta önemli değişiklikler meydana getireceğini bilmelerine rağmen , kendilerine öğretilene inanma körlüğü yaşayabiliyor. Obama’nın elinde sihirli bir değnek hayali kursanız bile, biliniz ki o değneği değil Obama, kimse kendini yok etmek için kullanmaz. ABD nin uluslararası politikasının değişmesini hayal etmek, ABD nin kendi kendini yok etmesini beklemek olur. 

Tam tersi, ABD yıllardır gerçek tarihin silinmesi için var gücüyle uğraşıyor. Filistin’ de gördüklerini yorumsuz aktaran gazetecilerden tutunuz da, pek çok üniversitenin Orta Doğu Dilleri ve Kültürleri bölümü öğretim üyelerine kadar, İsrail ve ABD yi deşifre edenler ablukaya alınmış durumda. Hepsi izleniyor ve haklarında raporlar tutuluyor. Bir kitap bile yayınladılar: ‘Profesörler: Amerikanın en tehlikeli 101 akademisyeni.’ Bu isimler arasında,N. Chomsky, Norman Finkelstein, Howard Zinn,Frederick Jameson, John Espesido, Richard Falk, Ali Mazrui, Hamid Algar gibi Türkçe de yayınları olanlar da var. Anti –Amerikan, anti-İsrail ve Marksist oldukları gerekçesi ile, asaletini almış profesörlerin de üniversitedeki görevlerine son verilmesini kolaylaştıracak bir yasanın çıkması için yoğun bir faaliyet sürdürülüyor. Bir yandan öğrencileri, tehlikeli profesörler listesindeki üniversitelere gitmemeleri için uyarırken, diğer yandan üniversiteleri, bu öğretim üyelerinin ilişiğini kesmeye zorluyorlar. Rasid Halidi, New York eğitim dairesi tarafından, üniversiteye danışmadan Columbia üniversitesindeki görevinden men edilenlere sadece bir örnek. Holger Jensen ise, gazetesinden uzaklaştırılanlara….İki yıl önce, Rachel Corrie için hazırlanan, ‘Benim adım R.Corrie ‘ adlı oyunun, başta N.York Times olmak üzere en prestijli gazetelerin negatif propagandaları ile sahneye konması engellenirken, Corrie için olmadık karalamaların ihmal edilmediğini de ekleyeyim.

ABD ve İsrail, gerek kendi kamuoylarında, gerekse dünyada , her Filistinli kendisine düşman, her arap kendisine düşman, her Marksist kendisine düşman, her Müslüman kendisine düşman spekülasyonundan çıktı, artık onları eleştiren herkes, kendisine düşman mantığıyla yol alıyor. Bunu yaparken de iki güçlü koza sığınıyor, holokost ve terör. 

Oysa Siyonist İsrail devleti, kuruluş aşamasında dahi holokostun ve terörün ortağı idi. 

ABD nin ve İsrail’in , en tehlikeli bulduğu 101 profesör , o gerçek tarihi defalarca yazdı. İsrail devletinin kurucusu Ben Gurion, 1938 de Almanya ve Avusturya’daki 10.000 yahudi çocuğu nazi soykırımından kurtarmak için alabileceğini söyleyen İngiltere’ye, "Eğer Alman yahudisi çocukların hepsinin İngiltere’ ye götürülerek kurtulacağını bilsem bile, yarısının Filistin’e getirilmelerini tercih ederim. Çünkü bizim amacımız, bu çocukların bireysel çıkarlarıyla değil, Yahudi halkının tarihsel çıkarlarıyla ilgilidir’’ diyordu. Siyonistlerin, soykırım karşısındaki tutumunu hahamWeissmandel’in, onlara yazdığı mektuptan da öğrenmek mümkün. ‘’ Sizler, kardeşlerimiz, İsrail oğulları, neden şu ana kadar hiçbir şey yapmadınız? Size defalarca haber gönderdik. Dün Almanlar Macaristan’daki Yahudileri siyanür gazıyla öldürmek üzere Auschwitz’ e götürdüler. Günde onikibin Yahudi gaz odasına girecek. Sizler böyle bir katliam karşısında nasıl suskun kalabiliyorsunuz? Parçalanmış yürekler size yardım diye haykırıyor. Sizler, büyük servetlere sahip, bütün krallarla dostsunuz, ama kollarınızı bağlamış seyrediyorsunuz, böyle soğukkanlı bir suskunlukla seyredebildiğinize göre, sizler de katilsiniz. Bizleri saran cehennemin farkında değil misiniz, paralarınızı kimlere saklıyorsunuz. Aklınızı mı yitirdiniz. Dinimiz adına gerçek hayrı kim işliyor, seyreden sizler mi, şu cehennemde kanlarını akıtmayı bekleyen bizler mi? ’’…….

Siyonist lider Vladimir Jabotinsky, Yahudilerin katledilişini, 1940 da yazdığı kitapta, bu mektuba cevap verircesine , Avrupa'da Yahudilere yapılanların, siyonizme ‘büyük ahlaki otorite’ kazandırdığı yorumunu getiriyordu. 1933-1935 arasında Dünya Siyonist Örgütüne göçmenlik için başvuran Yahudilerin hiç biri alınmamıştı, çünkü onlar Filistin’e getirildiklerinde çocuk doğuramayacak kadar yaşlı veya siyonizme hizmet edemeyecek kadar bilgisiz ve cahildiler. Sadece kendilerine değil, başka ülkelere göçüde engellediler. ABD nin Yahudi göçünü kolaylaştıracak yasa hazırlığına , haham Wiese, ABD kongresine yazdığı mektupta , Yahudilere ABD ye sığınma hakkı tanıyan yasaya karşı olduklarını, Amerikan Yahudi kongresibaşkanı sıfatı ile iletiyordu. Her yok edilen Yahudi onlar için ahlaki otorite, bu otorite ise, Arapların Filistinden sürülmesi ve orta doğuda emperyalistlerin en önemli aracısı ve vazgeçilmez müttefiki olabilmek için kullanılmalıydı. 

Bunu başardılar. Önce İngiliz sömürgeciliği , bir yandan kendi ülkesinde dini nedenlerle Yahudilerin oy kullanma hakkına karşı çıkarken, aynı tarihlerde Filistin’in Yahudiler tarafından kolonileştirilmesine destek vermeye başlıyordu. 1917 de Rusya’da devrimin başlaması ile, Rus Yahudilerinin güçlü oldukları ve vazgeçilmez müttefik olabilecekleri gerekçesi ve orta doğudaki egemenliğini pekiştirebilmek gayreti ile Balfour deklerasyonu denilen belgeyi açıkladı. Bu deklerasyonda, ‘majestelerinin hükümeti Filistin’de Yahudi halkı için ulusal yurt kurulmasından yanadır ve bu amacın gerçekleştirilmesi için çaba harcayacaktır’ deniliyordu. Zaten 1915 de Araplarla anlaşmış, Osmanlıya karşı arap devletlerinin kurulmasını beyan etmiş, 1922 de İngiliz mandasını gerçekleştirerek, Filistin bölgesini egemenliğine almıştı. İsrail’in İngiliz sömürgeciliğini yanına alması ile başlayan serüveni , ona büyük ahlaki otorite sağlamanın yolunu açtı, bugün o yolda ABD ile ilerliyor. 

Ancak, bu ahlaki otorite , yüzyıldır Filistin’de akıttıkları kan kadar, kovdukları İsrailli tarihçilerin belgeleriyle çoktan sarsılmış durumda. Nazilerle işbirliklerine dair onlarca belge var. Bu belgeler içinden, haham Weissmandel’in haykırışında dile getirdiği servet ortaklığına gönderme yapana bakmak yeterli.. Dünya Siyonist örgütü, Alman mallarının orta doğu ve kuzey Arupa'daki en büyük dağıtımcısıydı. Nazi rejimi ile sıkı bağları vardı. 1934 de Hitler’in propaganda bakanı Goebbels, siyonizmi öven 12 bölümlük bir yazı yayınladı. Bir tarafı gamalı haç, diğer tarafı Siyonist David yıldızından oluşan madalyalar piyasaya çıkarılırken, 1935 de SS güvenlik servisi başkanı Heydrich, Yahudileri iki kategoriye ayırdıklarını açıkladı. Bu açıklamaya göre , Siyonistlere resmi destek söz konusuydu.

Gerçek tarih bilinci, ahlak ve vicdan, maskeleri düşürmeye yetiyor. Filistin halkı , küresel vahşet cephesine karşı Gazze’de tek başına direniyor. Bu direnişiyle, tek başına sadece kendilerinin değil, bizlerin de insanlığını kurtarıyor.

Her şeyi propaganda ve güç ilişkilerine yaslayanlar, kollarını bağlamış seyredenler, Weissmandel’in bir zamanlar haykırdığı gibi : Sizler de katilsiniz. Gazze’ye ya insanlığınızı gömeceksiniz, ya da kutsal ahlaki otorite yalanını. 

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.