İtidal mi ?

Hüner Buğdaycıoğlu - 31/03/2008 10:36:21 (500 okunma)


İtidal mi ?

Qing hanedanlığı dönemine ait bir özdeyişte şöyle deniliyor : ‘ Halk hükümdarlardan korkar, hükümdarlar yabancı şeytanlardan korkar , yabancı şeytanlar halktan korkar. 
Sonuçta , şeytan halk olduğuna göre, önce onu dizginlemek ihtiyacı şaşırtmıyor tabii.

Newroz – Ergenekon çetesi – AKP ve DTP yi kapatma davaları gibi olayları yaşarken ve benzer gündemler ile sıkça karşılaşırken, yapılan değerlendirmeler ve alınan tutumlar, en az olaylar kadar ülkeyi tahlil etmeye veri teşkil ediyor. Bu tür zamanlar, zihniyetlerin açığa çıkmasını ve herkesin inandırıcılığının sınanmasını da sağlıyor.

Bir yanda , otoriter devlet tahakkümü, diğer yanda bu tahakkümün her tür organizasyonu altında sorunları çözümsüzlükten kemiğe dayanmış bir toplum. Ve, bir yandan hükümete, diğer yandan topluma nasıl davranması gerektiğini önerenler. Kuşkusuz entelektüeller, bu önerilerini kendi zihinsel ve ideolojik perspektifleri doğrultusunda sıralıyorlar. O halde, o ideolojilerin ve sürekli hükümete ve topluma öneride bulunanların da, öneriye ve ideolojilerinin tartışılmasına, fazlasıyla ihtiyaç var. 

Eğer ülkenin aydınları, entellektüelleri, demokratikleşmek konusunda samimi iseler, toplumu edilgenliğe değil, siyaset üzerinde etkin olmaya davet ederler. Herkesin dilinden düşürmediği demokratlaşmak , önce aydınların demokratlaşmasına ve bu zihniyeti siyasi tutumlarına yansıtabilmelerine bağlı. Hükümet veya siyasi partiler ve toplum, ancak tutumlar karşısında kendisine pay çıkarabilir. Toplum adına söz söyleyebilmek, topluma öneride veya çağrıda bulunabilmek için , sessiz bir topluma değil, toplumun sesini duymaya, dolayısıyla sesini çıkarmasına destek olmaya ihtiyaç var.

Toplumun tutum alması ise , düşünceyi çeşitli yollarla ifade etmekten , gerekirse protestodan , gerekirse tepki göstermekten ve gerekirse sokaklara meydanlara taşmaktan geçer. Silaha sarılmadığı süre içinde, bunların tümü, toplumların en doğal ve demokratik hakkıdır. Sırf devletin ideolojik tercihi yasalara dönüştü diye, kimse bu hakkı toplumların elinden alamaz. Ne kimliğini – fikirlerini – inançsızlığını – inançlarını, ne de ekonomik – sosyal – siyasal her tür sorununu ve taleplerini , o ideolojik tercihin tasarrufuna bırakması beklenemez. Bu beklenti, ya toplumu yok sayanların ya da onun kendi kendini yok sayması işine gelenlerin, tercihi olabilir.

İtidal talebi, toplumun seyirci kalmasını istemekle eş anlamlıdır. Siyaset, soğukkanlılıkla ve seyrederek yapılmaz. Toplum adına söz söyleyenler, toplumun kendi sözünü duymak yerine, onun sadece bir gözlemci olmasını , ama kendisinin ona bolca söz sarf etmesini tercih ediyor. Demokratikleşme, herkesin kendi yandaşlarını yaratma ve toplumu onu kabullenmeye mahkum etme çabası değildir. Siyasete taşan bir entelektüelliğin yaratılması, ancak toplumla ve onun sorunlarını , taleplerini iktidara dayatmakla mümkün olabilir.

İtidali toplumdan beklemek yerine , önce topluma karşı itidal gösterilmesine çağrıda bulunmak gerek. . Örneğin Nevroz da sokağa dökülen insanlara itidal önermek yerine, önce onlara ılımlı yaklaşılmasını istemek ve her şeyi duymaya hazır soğukkanlılığın gösterilmesini talep etmek gerek. Yoksa, topluma şüpheyle bakıştan kurtulmak mümkün olmaz,. Ve şüpheli bakış üzerinden , sağlam bir yurttaşlık, katılım, ve demokrasi teorisinin, ne yükseltilmesi ne de hayata geçirilmesi beklenemez. 

Tahakküm, sadece devlet eli ile oluşturulmaz. Toplum ideolojiler aracılığı ile de pasifleştirilip tahakküm altına alınır. Liberalizm ideolojisi , toplumsal siyaseti ve kamusal adaleti güvence altına almaktan çok bireyselliği gözetmekle, insanların bir arada seslerini yükseltmesini önermek yerine onları birbirinden ayrı tutmakla ilgilendiği için, bu ideolojinin toplumun siyasete katılımcılığını içsel bir değerden çok, bir araç olarak görmesi doğaldır. Dolayısıyla, liberalizm ideolojisinin taşıyıcılarından, toplumun içsel dinamiğine alan açmalarını beklemek abestir. Kaldı ki, bu yaklaşımla birey özgürleşmez. Çünkü bireyin özgürlüğü ,hakları yasalarca güvence altına alınsa dahi, yine her alanda ve her koşulda söz sahibi olabilmesi ile , yani ancak siyasi eylemliliği ile mümkündür. Nasıl olsa haklarım ve çıkarlarım güvence altında, öyleyse kendimi beni temsil edene teslim edeyim anlayışı, özgürlükle bağdaşmaz.

Kuşkusuz toplum, kendisine iktidar alanı açmayı , siyasi partiler aracılığı ile gerçekleştirecek. Şu anda, toplumu temsil edenlerin durumu malum. AKP ve DTP yi kapatma davaları , tahakküm geleneğinin bir başka boyutu. Bu davalardan hiçbir şey çıkmayacağı açık. Her ne kadar partilerin tümü, 12 eylül anayasasının ve onun seçim ve partiler kanunun eseri olsa da, partilere sahip çıkmadan, onların ve siyasetin yenilenmesi talep edilemez. Bu da itidalle değil, siyasi tavır gösterilerek sergilenir. Hükümetin, Ergenekon çetesinin üzerine hangi niyetle gittiğini tartışmak yerine, rövanşsa rövanş , böyle bir çetenin açığa çıkması için seferber olmak gerekir. Susurlukta toplum, her akşam tepkisini iletti, sokaklara döküldü, bugün ona seyirci kalması tavsiye ediliyor. Bu çetenin peşine düşmek, sadece yasaların, hükümetin değil, toplumun da görevi. Dahası, bu girişimi nereye kadar sürdüreceği belli olmayan, bu kadarı ile yetinip kendini fazlasına zorlamayacak gibi görünen hükümeti, sonuç alıncaya kadar kovalamak da.. 

Sonuç olarak, tam tersi, hiç itidalli olunmayacak bir süreçten geçiyoruz. İrade teslim edemeyecek kadar hayati sorunlarla karşı karşıyayız. Ve evet şeytan biziz . Bunu akıldan hiç çıkartmamakta fayda var.

30.3.2008 

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.