Leyla Zana : ‘Gençler hayatta kalmalı’

Hüner Buğdaycıoğlu - 22/06/2012 18:04:25 (379 okunma)


Leyla Zana : ‘Gençler hayatta kalmalı’

Leyla Zana, ‘soruna Kürt sorunu denmesine karşıyım’ dedi. Haklı. Bir haklar sorunu ve Kürt halkı, hakların kazanılması için yıllardır özgürlük ve eşitlik mücadelesi veriyor.

Bu mücadelenin demokratikleştirilmesi, silahların yerini siyasetin alabilmesi için, önce savaşla çözülecek bir sorunla karşı karşıya olunmadığına ikna gerek. İkna da ancak, devletin yeniden yapılandırılması demokratikleştirilmesi ile paralel hayata geçebilir.

Operasyonlar sürdüğü, TMK ya dokunulmadığı, ana dilde eğitim başta olmak üzere eşit haklar konusunda hükümetin tavrı umut vermediği sürece, Kürt halkını, silahın sigorta olmaktan çıkması konusunda ikna etmek zor.

Karayılan’ın Özgürel’e söylediği umut verici sözler yeni değil. Üstelik PKK barış fırsatını defalarca da tanıdı. Devlet değerlendirmedi. Orta doğunun karmaşık ilişkiler ağı malum ama, T.C. devleti de, PKK da bu ağa düşmeyecek güce, siyasi manevraya sahip. O yüzden barış önündeki engeli başkalarına yıkmadan, her iki tarafın siyasi stratejisi üzerinden değerlendirmek daha gerçekçi. 

Özetle söylemek gerekirse siyasi müzakere, ortak noktalarda buluşmak olduğuna göre, bu ortak nokta her ne olursa olsun her iki tarafın hayalini de tatmin etmeyeceği, barış ortamının meseleyi istedikleri noktaya getirmeyeceği açık. O yüzden aktörler savaşta direniyorlar.

Böyle bir restleşme ortamında, eğer gerçekten savaşın bitmesi isteniyorsa, farklı bir referansa ihtiyaç var. Geçmişte onca çaba, umut veren girişim kursaklarda kalmışken hükümete güvenmek ya da ilk adımı tekrar PKK ya havale etmek yerine, akil insan tavrı ile iki tarafı da karşılıklı harekete geçirmek gerek. Mevcut stratejilere müdahale etmek gerek.

Siyaset, ne dilekler temenniler işi, ne de restleşmeler demek. Demokratik siyaset, gerçeği ifade edebilme ve çözüm için yol haritası üretebilme sorumluluğu. 

Zana’da bunu yapıyor. Kürt halkını ikna edebilecek adımların atılabilmesi, silahın sigorta olmaktan çıkabilmesinin yolunu açmak için, bir siyasetçi tavrı ile referans oluşturmayı deniyor. 

Söyledikleri, ne onun değiştiği ne de tarafı olduğu mücadeleden vaz geçtiği anlamına gelmez. Barzani yorumlarına gitmeye de gerek yok, çünkü söyledikleri, Öcalan’ın uzun zamandır söylediklerinden farklı değil. Belki de Öcalan’ın meşru muhataplığını yeniden devreye sokmaya çalışıyor, başbakana bu yolu yeniden açmasının sorumluluğunu teslim ediyor.

Öcalan neredeyse bir yıldır tecritte. Ama bu tecrit, devlet tarafından mı konuldu, kendi tercihi mi muamma. Devlet tarafından konulmuşsa, Kürt hareketinin duruma sessiz kalması da ayrı bir muamma. 

Aralarında, artık farklı stratejilere sahip oldukları, ifade edilmiş bir gerçek. A.Öcalan’ın, 2009 da DTP li vekillerin meclisten çekilme kararından, KCK meselesine, o tarihlerde Tokat’ta 7 askerin öldürülmesinden bugüne kadar, uygulamaların çoğuna katılmadığı ifadeleri, başka bir stratejiningöstergeleri.

Hangi strateji galip gelir bilmiyoruz. Müzakere süreci başlasa da, ortak noktalarda buluşmaya razılar mı, yoksa denendi olmadı düşüncesiyle mi savaş sürüyor onu da bilmiyoruz. Ama bilinen gerçek şu ki, sorunun sivilleşmesinin yolu bulunmadıkça kan akmaya devam edecek.

Leyla Zana’ ya ‘saf’ diyorlar, aslında kanın durması için çırpınan hepimize demiş oluyorlar. Oysa siyasette saf ve duru olmak, en büyük ihtiyaç ve meziyet.

Söyledikleri arasında, en çok ‘AKP deki Kürt milletvekilleri duyguda Kürt, düşüncede Kürt değildir. BDP dekiler ise düşüncede Kürt, duyguda değil…BDP liler geleceği düşünüyor ama Kürtlerin duygusuna uzak olduğu için mekanik bakıyor.’ cümlelerini düşündüm. 

AKP deki Kürt milletvekilleri, eğer duygu da Kürtse, o duyguyu düşüncelerinin önüne koymayı bilmeliler, yoksa asıl mekanikliğin sorumlusu olacaklar.

Gençler ise elbette hayatta kalmalı, geleceği onlar kuracaklar.

22.6.2012

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.