Lübnan’a asker göndermemeliyiz, çünkü;

 Hüner Buğdaycıoğlu - 31/08/2006 10:30:58 (517 okunma)

Lübnan’a asker göndermemeliyiz, çünkü;

Bazı konularda insanın kafasının içindeki sesleri sadeleştirerek yazıya dönüştürmesi kolay olmuyor. Değişim ve dönüşümden yana olan insanların böylesi bir geçiş döneminde sorması gereken çok soru var. 
Kimilerinin belirttiği gibi, artık herşey farklı mı gerçekten, yoksa bu farklılığı ancak farklı bir toplumsal birliktelik önerip yaratarak bizler mi belirleyeceğiz. Değişen ne, madem her şey artık farklı ,öyleyse farklı da bir şeyler sunulması gerekmiyor mu. ABD politikalarının dayandığı zihniyet mi farklı, bu zihniyetin güdümündeki zavallı BM mi farklı, bu kutbun uzun vadeli hesaplarında mı bir fark var...Tarihin karmaşık labirentlerinden geçerken, orada kaybolma korkusu ile ezberlere sarılmanın, var olanı sürdürülebilir kılmaktan başka ne işe yaradığını sormadan değişilebilir dönüşülebilir mi. Başına 'yeni' diye koydukları hangi anlayış yeni, yeni dünya düzeni dedikleri mi, yeni bir düzen mi var ortada, demokrasi ile uzaktan bile ilgisi olmayan demokrasinin yaygınlaştırılması söylemi mi , coğrafyalara başka sınırlar ekleme girişimleri mi.. Neo-con zihniyeti ve yöntemleri mi yeni. Bunların hepsi, sadece bir ideolojik yaklaşımın kendi cennetini sağlamlaştırmak için aradığı yenilerden başka nedir. 

Bu sorular güncellendiğinde, bugün orta-doğuya bakarken ve Lübnan'a asker gönderme meselesini değerlendirirken, ABD tek süper güç, o halde yanlış da olsa yamacında yer almak Türkiye'nin uzun vadeli çıkarınadır yaklaşımına , kendiliğinden cevaplar dökülebiliyor.
Soğuk savaş sonrası,artık ülkelerin gücünden söz etmek gerçekçi mi. Bugün Çin'li bir girişimci bir yandan parti kadrolarının lutuflarına mazhar olmaya çalışırken aynı zamanda pek çok satış noktasında Kentucky Fried Chicken zincirinin işletme lisanslarını kapmaya çalışıyorsa veya silah sanayii dünyaya savaş üretebiliyorsa.... güç denilen olgunun ülkeleri çoktan bertaraf ettiğini görmek gerek. ABD bu sistemin taşıyıcısı olması anlamında elbette bir güç. Ancak bu gücünü kuşkusuz bu zihniyeti onunla paylaşan ve yansıması olarak siyasi pozisyon ortaklığı yaptığı bir dünyadan alıyor.Ama bu bile ona savaş kazandırtamıyor.Irak'ta halini gördük, var gücüyle desteklediği İsrail'in durumu malum. Çünkü dünya ,sanıldığı gibi tek kutuplu değil. Nasıl kazanan yürüsün kaybeden başının çaresine baksıncılar bir kutupsa, bu zihniyete muhalif azımsanmayacak bir gücün varlığını ve kutuplaştığını görmek gerek. Bu kutbunda tıpkı diğeri gibi milliyeti ,ırkı ve ortak dini yok. 

Eğer bu iki kutup aynı yöntemlerle hareket ederse, gittikçe birbirine benzemesi ve tarihin kopyalanması kaçınılmaz. Oysa yenilenmenin, değişimin ve dönüşümün dinamiği kopyacılıktan veya hesaplaşmaktan değil, daha fazlasını yapmaktan geçiyor. Parçalanmak yerine, nasıl bütünleşilebilir arayışından, demokrasinin çiğnenip arada bir balon yapılan eğlenceli bir ciklet değil , içi insan yaşamsallığı ile doldurulacak bir güç olduğuna asılmaktan. Hangi kurum, ülke veya oluşum , bu daha fazlası dediğim tavrın peşine düşerse, geleceğin yenisini onların yaratacağından hiç kuşkum yok. 

Bugün bu sözler, çareyi başkalarında arayanlara alis harikalar ülkesinde etkisi yapabilir.Unutmayalım ki, bir geçiş sürecindeyiz, yeni dünya düzensizliğinin tam ortasındayız. Bu düzensizlik soğuk savaş gibi bir süreçten sonra , gerçek anlamda yenilenebilmeyi vaat eden bir kazançtır. Dolayısıyla uzun vade, neo-con un zaferine mi, yoksa fanatik olmayan toplumların yönetimlerini yönlendirme gücünü ele geçirmesine mi dayanacak , hangisinin yanında olunduğu ile , hangisine katkı konulduğu ile belirlenebilecek. 

Lübnan'a asker göndermemeliyiz. Çünkü;
İsrail devleti, hala 1800 lü yılların sonunda oluşan dünya siyonizm örgütünün zihniyetinden arınmış değil,bu faşizan zihniyetten arınmaya niyet belirtisi de ortalarda yok. 

Önceki katliamlarının çoğunu, zaten BM gözetimindeki bölgelerde gerçekleştirdi. Talep edilen eklenecek güç, bölgede diyaloğu inşa etmek amacıyla gitmiyor.Diyaloğun olmadığı bir yerde silahların susması imkansız. Dolayısıyla BM en iyi ihtimalle tribünden izlemekten öteye gidemeyecek. 

TSK bir yardım sevenler kuruluşu değil, insani yardımı sivil kurumlarda gerçekleştirebilir.. Türkiye asker göndermek yerine, barış için önce önerilerini belirlesin.

Orta-doğuda güç veya söz sahibi olmanın biricik yolu ABD nin yamacına ilişmekten geçmiyor. Onu bölgede, çok önemliymiş gibi hala ulus-devlet olmak adına, tüm değerlerini bırakmış neo-con a yapışanlar düşünsün.Güç, dünyaya ve bölge toplumlarına verilecek mesajın içeriğiyle ilişkilendirilmek durumunda. TSK bölgeye giderek , Türkiye'nin mesaj verme imkanını sağlamış olmayacak, taraf durumunda kalacak.

Türkiye Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti oluşması sendromundan kurtulmak zorunda. Kürtlere endeksli zaaf politikası ile, bölgede söz sahibi olunmaz.Bölgesel zaafiyet taşıyan hiç kimse, bölgede güç olamaz. Zaafınız varsa, pazarlık dahi yapılmaz.

Türkiye'nin güvenlik politikasının teminatı ABD değildir. Bunun garantisi ancak iç sorunlarını çözümlemeye yönelebilmiş Türkiye'nin kendisi olabilir.ABD nin bölge çıkarı, bize hangi güveni veriyor, dolayısıyla sorun çözmek veya ülkeye bölünmemek garantisi de getirmiyor. Devlet bu garantiyi ancak kendi toplumundan ve uluslararası ilişkilerini aracısız kullanabilmekten alır.Artık denize düşen yılana sarılır dönemi geçti, ya yüzme öğrenilecek ya da denize düşmemeye çabalanacak.

Bölgede iki önemli devlet var.Türkiye ve İran. Biz İran değiliz, tabii İran'da biz değil.Ancak Türkiye farklı kişiliğini en az İran kadar ortaya koymak zorunda. Bu da ABD nin veya İran'ın yanında yer almak ve kişiliksizleşmekten değil, çoğulculuğu kapsayıcılıkta direnmekten geçer.

Son olarak, ülke yönetimini, toplumuna mesafe aldıracak bir strateji ile amaç oluşturulamaz. Önce söz vereyim sonra meclisten çıkana bakarım anlayışı nasıl birilerini kızdırdıysa, şimdi asker göndereyim olmadı geri çekerim mantığı da toplumların hafızasından asla silinmez. Türkiye'nin uzun vadeli çıkarı hangisinde yatıyor, kendi ve bölge toplumunun hafızasında mı, yoksa geleceği belirsiz neo-conu kızdırmamakta mı .

Kimsenin endişesi olmasın,Fukuyama'nın dediği gibi tarihin sonunun falan geldiği yok. Batı, hangi ilerleyişini tamamlamış. Bugün ihraç edilecek bir ilerleme varsa, o da toplumların yaklaştırılmasına yönelik farklılıkları eşitlemekten geçiyor.Tarihte bu yolda katedilenlere sahiplenip,onu daha da güçlendirmekten. Demokratlığın her koşulda arkasında durabilmekten. Yoksa onu kendi ellerimizle gömeriz ve tek tek hepimiz kendimizi , bir harikalar dünyasını hayal bile edemeyecek karmaşanın askerleri olarak buluruz.

30. Ağustos.2006

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.