Ne kadar değişildi, ne kadar demokratikleşildi

Hüner Buğdaycıoğlu - 01/02/2011 0:55:59 (532 okunma)


Ne kadar değişildi, ne kadar demokratikleşildi

Türkiye’de tüm sorunların, devletin neyin iyi neyin kötü olduğunu kendine göre belirleyen otoriter bir yönetim odağı kurmasından ve siyasetin alanını kendi ideolojisi ile sınırlamasından kaynaklandığı biliniyor. 

Bugün, bu yapının değiştirilmesinden ve demokratikleşmeden söz edilecekse, ehlileşmiş insana değil, ondan farklı olanı görmeye ve sorunlarını, taleplerini dile getirenleri duymaya ihtiyaç olduğu da biliniyor.

Eski sistemi reddedenler ve mağdurlar hesaba alınmadıkça o sistemin çoğulculuğundan söz edilemeyeceği gibi, herkesin katılımına açık olunmadıkça onlar adına bir yönetim odağı kurma anlayışı ile demokrasi de gerçekleşmez. 

Demokratikleşebilmek ve devletin yeniden yapılandırılması için, gerek yeni anayasa hazırlanırken, gerekse iktisadi ve sosyal sorunlara cevap aranırken, hakim ideoloji kendi dışına çıkmaz ve herkesi kapsamazsa, belki yeni bir anayasa yapar, devletin yeniden yapılanmasını sağlar ama, bunun adı yine demokrasi olmaz. 

AKP dilinden düşürmediği ‘demokrasi’ ve ‘değişim’ söylemi doğrultusunda hiçbir zaman toplumun tüm farklılıklarını kapsayıcı olmadı. Neoliberal ideolojinin sürdürülebilmesi için, 21. yy a ayak uydurması gerekiyordu ve bu da kendi siyasi ve iktisadi hareket alanını genişletecek değişimle mümkündü. AKP, toplumun yükselmiş değişim talebine sırtını dayayarak sadece bunu sağlamaya çalıştı.. Toplumun taleplerini dışarıda bırakmayı ve kendinden olmayanı dışlamayı sürdürdü. 

21. yy'a ayak uydurma iddiasındaki AKP den beklenebilecek tek şey, siyaseti sivilleştirmek olabilirdi. Onu da 8 yıllık iktidarı sırasında ne kadar gerçekleştirdiğini, bu konuda ne kadar irade ve iddia taşıyıp taşımadığını gördük. 

Aynı şekilde, eski sistemden muhafaza ettiği uygulamaları da 8 yıldır yaşadık. Toplumun geniş kesimlerini içine alan iktisadi ve sosyal sorunların artışını, toplumun sesini bir arada örgütlü duyurma ve katılım arayışına tepkisini, onları dışlayan baskıcı otoriter zihniyetini, insanı da doğayı da yok etmeye yönelik düzenlemelerini…demokrasiden uzak geçmiş uygulamaların tümünü muhafaza ettiğini.

Değişimden yana olan sağ-sol çoğu yazar, bu 8 yıl boyunca AKP nin muhafaza ettiklerine değil, sivilleşme arayışına odaklandılar. Elbette bu temel arayış desteklenmeliydi. Üstelik, karşısında kendine sol veya sağ diyen muhalefet, sivilleşmeye karşı direnç gösterirken, hükümet bu konuda kuşkusuz cesaretlendirilmeliydi.

Ancak sadece hükümete cesaret vermek yetmiyor, mağdur toplum kesimlerinin tümünün desteklenmesi, seslerini duyurabilmeleri için yanlarında yer alınması da gerekiyordu. 

Milyonlarca çalışanı torba yasa ile güvencesizleştiren, sorun ve taleplerini seslendirirken copla karşılık bulan, başbakanın öğrenci kabullerinde dışlanan, üniversiteler arası kış oyunlarının tribünleri kendilerine kapanan öğrencileri görmezden, sadece medya sektöründe bir ayda 319, bir günde 119 kişinin işten çıkarılmasını duymazdan gelmek ve bütün bu uygulamalara karşı seslerini duyuracak örgütlülükleri, sendikaları ellerinden alınmaya çalışılan insanları unutmakla sivilleşme sağlanamaz. 

Çünkü sivilleşme, bir araç değil, demokrasinin olmazsa olmazlarından biri. Bütün bunları görmezden gelerek demokrasi talep etmek, demokrasiyi de insanı da araçsallaştırmak olur.

Mağdurların istediği değişim de bu. Gerisini, yani demokrasinin öznesi olmayı, birbirleri ile dayanışmayı, kendi haklarını kendileri savunmayı, ehlileşmiş insanlarla mukayese edilemeyecek kadar iyi bilir ve alırlar zaten.

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.