Şimdiki zaman Korsanları


Hüner Buğdaycıoğlu - 23/05/2007 16:54:52 (594 okunma)

Şimdiki zaman Korsanları

Ankara Ulus’ta, kentin en işlek caddesinde, iş çıkışı saatinde, otobüs durağında, bomba patladı. İnsanlar öldü, insanlar ağır yaralı. Olay yerine anında gelenler arasında Genel Kurmay Başkanı da var. Gelir gelmez olaya teşhis koydu. Failleri bir çırpıda açıkladı. Eğer istihbarat almışlarsa, güvenlik için o ana kadar neredeydi? Şayet yoksa, soruşturmayı kilitleyecek fail tespiti, üzerine vazife miydi.

Muhtırayı çok kişi hafife aldı. Oysa muhtıra verildi ve ülkede darbe sonrası süreç çoktan başladı.

Demokrasiye giden yolun normalleşmesi ve siyasallaşması için, anayasa tarafından teminat altına alınacak eşitliğe ve siyasal gelenekle desteklenmiş, güçlü bir çabaya ihtiyaç var. Biz ise her ikisinden de yoksunuz. Bir yanda çürümüş 12 Eylül anayasasının keyfi militer hukuku, diğer yanda toplumun demokratlığı içselleştirmiş bir demokrasi geleneğine sahip olmaması, Türkiye’nin sıkıntılarını yeterince ele veriyor. 

İktidar entrikalarının, karanlık cinayetlerin, militarizm gölgesinde hukukun kuşattığı bir ortamda, cılız da olsa demokrasiyi, korsanların istilasına uğramış saymak, çok abartılı olmaz sanırım. Aylardır yaşadığımız süreç üzerine, Cumhurbaşkanlığı, mitingler, muhtıra vb, çok şey söylendi. Benim de, çoğundan daha önce söz etmiş olsam da, hiç iç açıcı olmayan bir dizi yorumum var. 

1.Darbelerin Laneti:

Darbelerin lanetini, 80 kusur yıllık cumhuriyet tarihimizde, sağ-sol, üzerinde taşımayan kimse yok. Eğer insanlar, kendi yaşadıkları tarihi hafızalarından silebiliyorlarsa, daha öte tarihleri veya başkalarının yaşadıklarını neden öğrenmeye çalışsınlar. Bu fenalık, sonuçta, sağı solu, devletçisi sivili, evrenseli yereli, çok kişiyi, apolitiklikle kuşatan bir tek tipleşmeyi sağladı. İnsanlar, el birliği ile, Dr. Frankenstein gibi, kendisine kontrol edilemez yapay bir dünya kurdu ve kendisi dahil, her tür irade ve amaca yabancılaştı. 

Gerek sistemin yapısal sorunlarının, gerekse ekonomik- sosyal- kültürel problemlerin aşılabilmesi, bu yapaylık içinde mümkün değil. Her zamankinden çok daha çeşitli, çok daha renkliymiş gibi görünen çoğulculuğumuz, farklı dayanaklarından çoktan koptu. Son mitingler, apolitikleşmenin, bilgiye mesafe almanın, kavramların külliyen içinin boşaltılmasının, her hangi bir irade ortaya koyma yoksunluğunun, başkasına tahammülsüzlüğün ve çok daha önemlisi, kışkırtılabilmenin, kullanılmaya açık olunduğunun örneği. Bu ülkede eğer korkulacaksa, siyasi pozisyon alanlardan değil, apolitik yığınlardan çekinmek gerek.

Türkiye’de bir tehlike kuşkusuz var, o da sürekli asker müdahalesi tehdidi.. Çağın , ekonomik göstergelerin, dış dengelerin vb, artık Türkiye’de darbe olmaz rehavetine gerekçe gösterilmesini hiçbir zaman gerçekçi bulmadım.Ülkede anayasa değişmediği sürece de bulmayacağım.Bu nedenledir ki, demokratikleşmenin ivme kazandığı dönemlerin kıymetinin bilinmesi, yapısal sorunların aşılabilmesi için zaman aşımına uğratılmaması, çok önemli idi. Ne Kürt sorununun sahipleri, ne başörtü sorununun muhatapları, ne dünya görüşünü Marksist felsefeden alan sol, sorun ve ihtiyaçlara çözüm üretme yollarını seçmediler. Seçseler, çok yol alınırdı. Sadece demokratların samimiyeti ile, demokrasiden yararlanılmaz. Onu inşa edebilmek için, önce demokrasi karşıtı her fikri veya hiyerarşiye dayanan zihniyeti, feda edebilmek gerekir. Ülkede , aydınlar, Kürt aydınlar, İslami kesim aydınları ve bu tarz imzalarla çıkan bildirilerin hepsinde aynı isimler, her yerde aynı kişilerin yazıları, her sempozyumda , her tv programında aynı şahsiyetlerle, katılımcılıktan söz etmek güç. Olsa olsa liberal demokrasinin edilgen bireylerine karşı, onların sesi olmaya soyunan etkin bireylerden bahsetmek mümkün. Solun demokratik kitle örgütleri dediği odalar, sendikalar vb kuruluşlardaki, duayen dokunulmazlığı edinmiş yönetim anlayışından ise, kitleler çoktan kaçtı. Demokratlık her şeyden önce bir zihni temelle ilişkilendirilmediği taktirde ve bunun gönüllüleri üretilemediği sürece, duruma göre bazen liberalizmin bazen ve çokça militer sistemin ekseninde savrulmaktan öteye gidilemeyecek. İktidar karşısında, muhalif olmayı yani sivil bir toplum oluşturabilmeyi başarabilmek için, bu kadar zorlanılıyorsa , biraz da eleştiri oklarını , herkesin kendisine yöneltmesi gerek. Zira, muğlakta kalan her alan, başkaları tarafından doldurulur.

2. Militer Sistemin Sandığı:

Son muhtırayı, çeşitli rivayetlerle hafife alamayacak kadar önemsiyorum. Türkiye’de askerin, iktidarına azımsanmayacak ciddiyetle sarıldığı, üstün bir performansla ince ayarlar yaptığı ıskalanamaz. Nitekim hiçbir şey gizli saklı değil, bizzat Genel Kurmay Başkanının ağzından ifade ediliyor. Pek çok oturum ve panelde, devletin derin ilişkilerine sahip insanlar aracılığı ile yeni stratejisini açıkça yaymayı uzun bir süredir yürütüyor. Cumhurbaşkanlığı ve genel seçim süreci, yeniden sahneye çıkmak için, sadece bir zamanlama meselesi idi bence.

Cumhurbaşkanlığı seçimi ile, devlet iktidarının, militer sistemle liberaller arasında paylaşım kavgasına dönüşeceği kaçınılmazdı. Militer sistemin, iktidarın liberalleşmesine izin vermeyeceği de beklenmekteydi. Zira sadece, iktidar kavgası değil, aynı zamanda Hilmi Özkök ’ten sonra , liberalizmle yol ayırımını netleştirdi. AB den kopma kararı, artık sır değil. Asker Irak’a girmekte kararlı. Türkiye ve İran, bölgenin devlet geleneğine sahip iki gücü ve bu gücün siyasetle değil, militerlikle sürdürülmesinde ısrarlılar.. Her ikisi de, kendilerini zayıflatacak veya kendileri dışında büyük güçlerin işbirliği yapacağı devletler istemiyorlar. Irak’ da yeni devletlerin oluşmasına karşılar. Sadece askeri değil, biri sunni, diğeri şii güç aynı zamanda. Uzun bir süre önce , koordinatörler atandığı sıra, İran’ın üzerine vazife olmadığı halde PKK kamplarını bombalaması, işbirliğine davetiye çıkarıyordu zaten. Dolayısıyla, asker Irak’a girmek, otoritesini bölgede sürdürmek kadar, evin içini de buna uygun hazırlama çabasında. Kararını hayata geçirebilmek için, kendisine uygun bir Cumhurbaşkanlığına ve ona direnmeyecek bir hükümete ihtiyacı var. Önüne kitleleri katarak kendini haklı çıkarmayı deniyor. AKP büyük bir destekle almış başını giderken , onu kırmaya ve amacına hizmet edecek CHP-ANAP-DYP-MHP gibi partilerin önünü açmaya çalışıyor. Yıllardır sürdürülen tehdit,tehlike, düşman kampanyaları, şeriat safsatası, işine yaradı. Oysa muhtırada da belirtildiği gibi, düşman tanımı, stratejisine bağlı olarak son derece net.

Bütün bunlar senaryo denilemeyecek hesaplar, sandıktan dökülenler. Ne kadarı hayata geçer şüpheli. Mitinglerle, bir yandan AB nin Türkiye üzerine kuşkularını doğrular bir tavır sergilenirken, diğer yandan pragmatist neo-con için çok da şaşırtıcı olmadığı kanısındayım. Zeyno Baran’ın bir yıl önce yaptığı açıklamada, Türkiye’de darbe olacağı , ne de olsa ABD nin öngörüleri arasındaydı.

3. Dizinin üçüncüsüne Karayip Korsanları, Dünyanın Sonu dediler. Ben de bir şeylerin sonu olduğunu hissediyorum. Ama, bu kez adını koymak güç. Siyasetin Sonu, mu demeliyim? Yanıbaşımda J.M.Guehenno ’nun ‘Demokrasinin Sonu’ kitabı duruyor. Dilerim hiç birinin değil, şimdiki zaman korsanlarının ve bu dizinin sonu olur.


Seçim süreci içindeyiz. Bu süreçten toplum iradesinin mi, başkalarının iradesinin mi baskın çıkacağı şüpheli. Ben idarenin, şimdiden ele alındığı kanısındayım.
Umarım çok kan görmeyiz. 

22.5.2007

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.