Siz ölün vatan için, sürünün emeğinizle, Biz çıkalım gazi mertebesine

Hüner Buğdaycıoğlu - 13/03/2008 10:46:19 (488 okunma)


Siz ölün vatan için, sürünün emeğinizle,

Biz çıkalım gazi mertebesine


Başlık benim için, burada söyleyeceğim her şeyi yeterince ifade ediyor. Gerisi teferruat. Ancak aslolan teferruat olduğuna göre, sözü uzatmak gerekiyor..

Türkiye, yönetenlerle yönetilenlerin keskin ayrımlarla birbirinden koptuğu bir ülke. Siyaset, devlet- toplum ilişkisinde sorunların çözüm aracı ve toplumsal taleplerin göz önüne alındığı bir hizmet alanı bir türlü olamadı. Geçmişte, iktidar partisi olma yarışı yapılırken, bugün iktidarı nasıl paylaşırım kavgası var. Bu paylaşıma, toplumu temsil ve onu ortak etme anlayışı yok.

Dolayısıyla bugün AKP yi savunanların, eğer iktidar kavgasında bir kesimin eliti olmak gibi bir eğilimi varsa, üzerlerine vazife edindikleri iş buysa , onlara söylenecek söz yok. Ama eğer, insanların ihtiyaçlarına cevap aramak, haklarının yanında olmak gibi bir kaygıları varsa, değerlendirmelerini iktidar kavgası üzerinden değil, toplumun içinden seslendirmek zorundalar. 

Egemenler ve ezilenler karşıtlığının yerini çoktan, iktidar ve toplum karşıtlığı aldı.. Çünkü toplumun hangi kesiminden olursanız olun (ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, ideolojik vb), mevcut veriler kimsenin işine yarar durumda olmadığı gibi, refah toplumu denilen olgu, etkileşimin sonucunda duyulan bir ihtiyaç.

İnsan için önce yaşama hakkı geliyor. Suçlu-suçsuz, uyumlu-aykırı, asker-sivil, dağda-kentte fark etmez. Ülkede birileri öldürülüyorsa, bunun ‘ama’sı olmaz. Türkiye’de iktidar hala öldürmek peşinde, dolayısıyla hala ya ölenlerin yakınlarına , kin- nefret ve öldürmek mirası kalmasından çıkar umuyor, ya da ölümlerden medet bekliyor. AKP hükümeti ise, bu çıkarı nasıl paylaşırım diye, önce vurayım sonra durumu toparlarım masalı ile ya kendini avutuyor, ya da aldığı oyları iktidar çatışmasına kurban ederek, iktidarla uzlaşmış olmanın sefasını sürüyor.

Ardından, her insanın , yemek, barınmak, sağlık, gelecek güvencesi, eğitim vb hakları geliyor. İşsizlik sorunu için kalem oynatmamış bir hükümetin,bir gecede gazi mertebesine çıkan milletvekilleri, böylece tek ihtiyaçları olan ömür boyu sağlık gideri harcamalarından da kurtuldular. Toplumun temel haklarını düşünmek ya da duymak gibi bir eğilim yerine , bir yandan çalışanı işsiz ordusu ile tehdit edip, diğer yandan ona karşı çıkaracakları yasalardan kendilerini sıyırmanın, yolunu bulmuş oldular. Bu vesile ile, biz de aynı zamanda ahlak anlayışlarına da bir kez daha tanık olmuş olduk. 

Siyaset, sorunları çözmek bir yana, mevcut hakları elden almak için müthiş bir performans sergiliyor. Sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası yasa tasarısı, çalışanların mevcut pek çok hakkını elinden almak üzere yasalaşmayı bekliyor. Emeklilik yaşı 65 e çıkarılacak. , emekliliğe hak kazanmak için 7000 gün olan prim ödeme zorunluluğu, 9000 güne çıkarılacak, emekli maaşları düşecek, aylık geliri 139.6 ytl den fazla olan vatandaşlar, 75 ile 475 ytl arası sağlık sigortası primi ödemek zorunda kalacak, buna karşın ayakta tedavi olunca değil, hastalık, kaza, ameliyat gibi nedenlerle hastaneye yatanlar ayrıca katılım payı ödeyeceği gibi, bu paya ek bir de ilave ücret verecek. Doğum yapan sigortalılara altı ay süre ile verilmesi öngörülen emzirme yardımı, bir aya düşürülecek. Hastalanan sigortalılara iş göremez ödeneği azaltılacak………. Vb vb. 

İktidar kavgasının , tarafların başını döndürüp gözünü karartması denilen şey, bu olmalı. Bu karartma günlerinden, onca genç işsize rağmen emeklilik yaşını yukarı çekerek, tekelden onbinlerce insanı özelleştirme diye sadece işsizlik ordusuna katmayı hedeflerken, tersanelerde ölümleri ve çok yerde iş koşullarını görmezden gelirken, bu iktidar, işin içinden nasıl çıkacak, merak ediyorum. Sonuçlarını düşünmeden ve sonuçlarına çözüm bulmadan getirilen bütün bu uygulamalar, toplumun müzayedeye çıkarıldığından başka bir şey ifade etmiyorken , seçimlerde ve/ veya gelecekte hangi mazlum-mağdur edebiyatından çare umacaklar merak ediyorum. Haydi kadınlar eve, çocuk doğurmaya, daha çok doğurun ki daha çok bakamayın, daha çok doğurun ki daha çok işsizimiz olsun, daha çok eve kapanın ki, bu meydan bize kalsın, şiarı ile mi. Daha aç Türk çocuğu, daha çok dünyaya bedeldir zihniyeti ile mi…

Üzerinden birkaç gün geçti, ama söz buraya gelmişken, 8 Mart anısına iktidardakilere bir şeyler daha söylemeden bu yazıyı bitirmek istemiyorum. 
Ne kadar çabalarsanız çabalayın, ataerkil ve otoriter zihniyetinizle ne kadar kuşatmaya çalışırsanız çalışın, biz kadınların çoğunluğunu, iktidar kavganıza taraf, birbirini bölen yapamayacaksınız. Dağda çocuğunu yitirmiş asker-sivil annelerin , eve kapanmak yerine üniversitede de, iş yerlerinde de var olmak isteyen kadınların ortaklığını parçalayamayacaksınız. Çünkü biz başörtülü başörtüsüz, Türk- Kürt, Alevi-sunni , azınlık çoğunluk ve daha bilumum ayrımcılığınıza rağmen, gerçek ayrımcılığın iktidar- toplum üzerinden olduğunun farkındayız. Kadınlığımızı iktidar kavgası aracı olarak kullandırmaya hiç niyetimiz yok.O nedenledir ki, üniversite kapılarından kamusal her alanda , Tekel’ de, Novamed’de , Akyıl’da , sadece kadın olduğumuz için değil, en temel haklarımız için yan yanaydık ve yine hep yan yana olacağız. 


11Mart. 2008

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.