Tehdit,tehlike, düşman, tehdit....


 Hüner Buğdaycıoğlu - 21/05/2006 1:44:56 (404 okunma)

Tehdit,tehlike,
düşman, tehdit..... 

Film bu replikle başladı, Danıştaya yapılan saldırının benzerlerini ve daha nicelerini, Osmanlı dahil, Türkiye tarihinden okumak bir yana, zaten her birimiz, kendi yaşamımız içinde, bu tuzakların mağduru, bedel ödeyicisi ve canlı tanıklarıyız.O nedenle kimse, ne bu tür cinayetlerin rantını kapışan siyasetçileri, ne de tehdit, düşman eksenli politikalarla ayakta durmaya çabalayanların tezgahlarını artık yutmuyor. Ülkede güven duyulacak yegane şey de bu olsa gerek.

Ancak toplumu birbirine tehlike olarak göstermekten çıkar sağlayanların, zora girdiklerinde ne denli vahşileşecekleri ve bir gün önce birarada kahve içen insanları birbirlerini boğazlayacak hale dönüştürebileceklerini de biliyoruz. Bugünün insanı, bu konuda ne kadar mesafe kat etti kestiremiyorum. Galiba bunu ancak gelecek kuşaklar değerlendirebilecek.
Ama şu bir gerçek ki, bugünün devletçileri hiçbir mesafe katetmeye niyetli değiller. 

Hep bu replikle canavarlar yaratıldı,

Danıştaya saldıran kişinin kim olduğu önemli değil, örgüt işi olduğu ve elde silah demokratikleşmeye hücum ettiği kesin. Böyle durumlarda işin en kolay kısmı bir tetikçi bulmak olmalı. Neden bu örgütlerin içi boşalmıyor sorusunun cevabı, devlet geleneğine sahip devletin, gücü yetmiyor olmasa gerek. Akın Birdal suikasti de aynı adrese işaret ediyorken, o olaydaki andıç meselesi henüz çok taze iken, Sabancı suikastinin failinin susturulması unutulmamışken , bu tür örgütlerin derinlerde kimlerle buluştuğunu keşfetmek zor değil.

İyi ezberleyenler jön oldu,

Bu senaryoda baş rol kapmak üzere yarışanlar var elbette. Suikastın ardından, cumhurbaşkanının açıklamaları, cumhurun değil, devletin başkanı olduğunu bir kez daha gösteriyor. Muhalefet lideri ise, rolüne çoktan hazır. Eski cumhurbaşkanları da sırada.Ne de olsa sivilleşmeyi hazmedememenin getirdiği, AKP gibi bir tehlikeleri ve önümüzde de cumhurbaşkanlığı ve genel seçim gibi bir süreç var. 

Unutanlar cast dışı,

Ben Türkiye’nin , sadece cumhurbaşkanlığı seçimi atmosferinden çok, tarihi belli olmamakla birlikte , aslında genel seçim rotasına girdiğini düşünüyorum. Bu nedenle,AKP nin cumhurbaşkanlığına oynadığını değil, seçimlerde tekrar tek başına hükümet olma hedefi içinde hareket ettiğini okuyorum. İlk andan itibaren, önceliğinin başörtüsü olmadığını sürekli vurgulayan AKP nin, cumhurbaşkanlığında ısrarcı olması zaten mümkün değil. Bu konuda hiçbir şey yapamamanın sıkıntısı içinde, cumhurbaşkanlığı vesilesi ile, birkaç çıkışla kalacak ve mağduru oynayarak tabanına genel seçim için mesaj vermenin aracı olarak kullanacaktı görüşündeyim. Başbakan dahil, pek çok kişi , kişi olarak cumhurbaşkanı olmayı içinden doğal olarak geçiriyordur, ancak böyle bir durumun yaratacağı krize, herşeyden önce dayandığı sermayenin izin vermesinin mümkün olmadığını çok iyi biliyorlar.Dolayısıyla, bugün suyun yüzünde cumhurbaşkanlığına yönelikmiş gibi görünen kavga, iktidar meselesi bile değil, daha hala , yürütme ve yasamada sivilleşmenin önünü kesme meselesidir. Ülkede iktidar olan güçlerin, bırakınız cumhurbaşkanlığını, meclis aritmetiğinde dahi sivilleşmeye tahammülü olmadığının göstergesidir. 

Devletçilerin topyekun AKP ye yükleniyor olması, keşke AKP nin uygulamalarını kapsıyor olsa , hiç değilse bir nebze siyaset içermiş olur. AKP yerine başka bir sivil hükümet de olsa aynı tepkiyi alacağından, cumhurbaşkanı Sezer’in bizzat kendisi dahil, aynı alaşağı etme politikalarının uygulanacağından hiç kuşkum yok.

Son.

Sivilleşmenin, demokratikleşmenin yolunun kapanması, ülkeye bir tek şey kazandırır,tehdit,tehlike,düşman,tehd...
Film biter, ama tarih aynı replikle sürmez, o da biter.

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.