Telafi

Hüner Buğdaycıoğlu - 12/09/2011 12:31:25 (425 okunma)



Telafi

12 Eylül'ün üzerinden 31 yıl geçti. Her yıl, yıl sayıyoruz. Çünkü hiçbir şey henüz telafi edilemedi.

90’lı yıllarda 12 Eylüller de tek meydanda toplanılırdı, toplananların sayısı yitirdiğimiz arkadaşlarımızdan azdı. Fotoğraflarını her birimiz üçer beşer taşırdık. Birbirimizin gözünün içine bakarak anlaşır, kimse olmasa da biz buradayız derdik.


Yıllar içinde yavaş yavaş suskunluğumuzu bozduk. O utanç tarihini yaşayanlar, birbirlerine bile anlatamadıklarını önce kırık dökük söyleyebilmeye, sonra sesini yükseltip yazmaya başladı. Ne söylenirse eksik, ne yazılırsa yarım olduğu belli kitaplar yayınlandı. 


Görüldü ki, insanlık tarihi resmi tarih yazılımına benzemiyor. Çünkü canlı tanıklar savaş alanlarını değil, biz ne isek onu, ne görüp ne geçirdiğimizi, ne ile ne kadar nasıl baş edebildiğimizi , toplumun hepimizin yaşadıklarını anlatıyor.

Tarihi biz yazmaya başladıysak, tarihi yapmayı da başarabiliriz.

Darbecileri, işkencecileri, insanlık suçlularını yargılatacağız. 12 Eylül anayasasını değiştireceğiz. Bugün, 12 Eylül 2011 de, artık bir sonuç alabileceğimiz, bir adım daha atabileceğimiz bir yerdeyiz. 

Yeter ki, bugünü kurmak için ne yapabileceğimize odaklanalım. Yeter ki, savaş alanlarının da, her fırsatta birbirini tüketme kolaycılığının da dışında bir arayışın sahibi olalım

Her acının, her yok oluşun, her hiçleştirilmenin, kayıp her günün ve her saniyenin hesabını sorduğumuzda bile, hiçbir acı, hiçbir yok oluş, hiçbir kayıp, hiçbir gün, hiçbir saniye telafi olmayacak. En ağır cezalara çarptırılmalarının, sadece bu insanlık suçunun suç olduğunun tescillenmesi için şart olduğunu biliyoruz ve yargılanmalarının sonuna kadar peşinde olacağız.

Ve ancak, 12 Eylül anayasası çöpe atılıp eşitliğimizi ve özgürlüğümüzü teminat altına alacak bir düzenleme ilan edildiğinde, telafiyi sağlayabileceğiz. Çünkü ancak o zaman yeni başlangıçlara yol alabileceğiz.

Türkiye, barış sözcüğünün en çok sarf edildiği ülkelerden biri. Savaşanların da, toplumun da birbiriyle barışması, bu sözcüğün sarfı kadar hafif değil. Nasıl 12 Eylülcüler birgün yargılandığında ve demokratik bir anayasa kazanıldığında dahi, faşist bir sistem ve onun uygulayıcıları ile barışmak ve barışık olmak mümkün olmayacaksa, bugünkü savaş içinde, peşine düşülecek tek şey telafi olmalı.

Yeni anayasaya bir an önce odaklanılmalı. Siyasetçiler, aydınlar ..bu ülkede gerçekten taşın altına elini koymaya hazır kim varsa , telafiyi aramaya koyulmalı. Onu sağlayamazsak, değil barışı sağlamak, silahları susturma umudunu bile taşıyamayız.

Yıllardır silahlar sussun deniyor, barış deniyor. Kimsenin itiraz edemeyeceği güzel sözler söyleniyor. Ama tıpkı, silahla çözüm arayanların nakaratı gibi, bu sözler sonuç almaya yeterli gerçekçiliğin ifadesi olamıyor. Sussun demekle susmuyor işte, barış demekle barışılmıyor.

Seçtiğimiz milletvekilleri, 1 Ekim'de gelin meclise. Mecliste olmak demek, dışarıda mücadele etmeye engel değil, ama dışarıda olmak sadece savaş demek. Size oy verenlerin, her tür entrikaya rağmen siyasi mücadele de ısrarcı olabilme arayışının onurundan şüphesi yok. O oyları çöpe atmayın. 

Ülkenin demokratikleşmesi, silahların susturulmasını isteyen herkes gelin siyasete, sorunların çözümü için birey vicdanı yetmiyor, örgütlü sahibi olmak gerekiyor. Kimse bize yeni bir anayasayı ve istediğimiz sistemi hediye etmeyecek. Gerçekten ne kadar yanıyorsa canımız, gerçekten ne kadarsa vicdanımız, gerçekten ne kadarsa bu işlere mesaimiz, gerçekten ne kadarsa demokrasi isteğimiz,…telafiyi de o kadar sağlayabileceğiz..

Artık her yıl, yıl saymayalım. Artık bugünü kuralım.

İnsanlık tarihi, savaş alanları değil, biz ne isek neyi ne kadar başardıysak odur.30 yıl sonra ya da bir gün dilleri çözülen insanlar, savaştan veya barıştan değil, ne yaşadılarsa ne ile ne kadar baş edebildilerse, ne görüp ne geçirdilerse, tarihe, onu not düşecekler. Bir gün insanlık ezilecek eğilecekse, savaşın ya da barışın değil, o notların altında ezilecek ve eğilecek. 

Bir gün insanlık dimdik durabilecekse, kendi tarihini kendisi yapabildiği için duracak..

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.