Toplumu değil, hükümeti yönetin

Hüner Buğdaycıoğlu - 01/04/2009 8:36:49 (497 okunma)



Toplumu değil, hükümeti yönetin

Yerel seçimler bitti. 
Türkiye’de bazı yorumları anlamak oldukça zor, toplum da belli ki bu zora itibar etmiyor. İyi ki de etmiyor. Bir başka deyişle kimsenin kendini yönetmesi, yönlendirmesine izin vermiyor. Genel seçimde muhtıra, cumhurbaşkanlığı gibi yapay ve müdahaleci girişimleri susturmuştu, bu seçimde de kendini yönlendirmeye çalışan hükümet, siyasi parti, yazar çizer diğerlerini.

AKP nin doğu-güney doğuda oy kaybedişi, bölge insanlarının etnik siyasete oy verdiği gibi yorumlanıyor. Ne büyük keşif, sanki onlarca yıldır farklıymış gibi. Elbette etnik siyasete oy verecek, sorun çözülmüş müdür ki, insanlar farklı ihtiyaçlara ve dolayısıyla seçeneklere yönelsin. Kürt sorununa bir kültürel kimlik sorunu olarak bakanlar için,TRT Şeş vb açılımlar yeterli gelebilir. Ama soruna siyasal sorun olarak bakan hiç kimseyi tek başına kültürel açılımlar tatmin etmez, etmeyecektir. Zira kültürel kimlik, siyasal sorunun içindeki sorunlardan sadece biridir. 

Ekonomik kriz konusunda, küresel kriz söylemi ile de kime ne anlatılıyor. Kuşkusuz küresel kriz var , ancak bu krizden önce ekonomi çok mu yolunda idi. Kime göre yolunda idi. Türkiye’de, ekonomik açıdan azımsanmayacak bir unutulmuşlar kesimi var. Onlar, kriz öncesi de, bugün de hesapta yoklar. Kriz sadece bu unutulmuşların sayısını yükseltecek, önlem alınmadığı taktirde haziranda çok daha yoğun iflaslar ve işsizlikle yüzyüze gelinecek Kaldı ki, küresel kriz olması nedeniyle, yaz boyunca turizm sektörü de durumdan fazlaca payını alacak. Alınan ya da açıklanan hiçbir önlem yok.

Bu seçim genel seçim olsaydı, AKP nin oyu çok daha düşecekti. Bir önceki makalede de söz etmiştim, bu seçimde ise, yüzde kırkın altında kalacağı belli idi.Yerel yönetim seçimi olduğu gerçeğiyle hareket eden yine toplum oldu, yaşadığı yerin sorunlarına cevap vereceğini umduğu kişilere oy verdi..

Tüm siyasi partilerin ve onların destekçisi aydınların, toplumu yönetme arzularından vazgeçmeleri gerek. Zira toplum, hükümet etmeyi bilecek, krizleri yöneten, sorun çözmeye odaklanmış yöneticiler istiyor. Kendini çekip çevirecek,kendini yönetecek yönetim anlayışını her defasında reddediyor. Yönetilen olmayı istemiyor. Ve bu ülkede söz sahibi olma, kendi kendini yönetme yani demokratikleşme umudunu da yine toplum üretiyor. Üzerine düşürülen her gölgenin mücadelesini vermekte de yalnız olduğunu biliyor. Ergenekon ve benzer devlet uygulamalarının gölgesinde onlarca yıldır her tur cefayı çeken siyasetçi değil, toplum. O nedenle kimse, toplum Ergenekonu umursamadı gibi yorumlar yapmasın. Toplumun Ergenekonu değil, sadece bunu kullanan , sırtını mağduriyete yaslayıp, konforlu mağduriyet politikası yapan siyasetçiyi umursamadığı bilinsin.

Seçim sonuçları ve sonrası üzerine söylenecek çok söz var. Şimdilik son olarak, seçim taktiklerinden ne anlaşıldığı üzerine de bir konuya değinmek gerek. Ankara ‘da Melih Gökçek tiranlığının boyutları üzerine. Yenimahalle ve Çankaya ilçelerinde on dakikada bir elektrik kesintisinin Ankara’lılar olarak hepimiz tanığıyız. Evlerimiz iki saat süre ile, aralıksız TEK arızası olmadığı aşikar gidip gelen kesinti tacizine uğradı. Bu kesintilerden istifade, oy sandıkları YSK ya, belediye araçlarına konularak götürüldü. 

Ancak görülüyor ki, bütün bunlar, etiğe önem veren insanlar için bir sıkıntı ve değer arz ediyor. Vermeyenler için, siyasi kirlilik ya da etik belli ki, üzerinde durulmayacak kadar naif bir detay . Bir ülkeyi de aslında , yöneten ya da toplum içindeki bütün detayların birleşimi belirliyor.

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.