Yapabileceğiniz en iyi şey sessizlik mi?

Hüner Buğdaycıoğlu - 22/04/2009 21:35:57 (534 okunma)


Yapabileceğiniz en iyi şey sessizlik mi?

Ülkedeki miskinlik, insana ‘bir ülke neden ve nasıl geri kalır’ üzerine ansiklopedi yazdırır. Bu topraklar hiç bu kadar aydınsız ve siyasetsiz kalmamıştı.

Kürt sorunu bütün yakıcılığı ile sürüyor! 6.5 milyon insan işsiz ! 
Sorunların çığ gibi büyüyecek hali kalmadı, çığın dibe vurmasına ramak kaldı. Elden gelen yegane şey çığın altında kalmayı beklemek mi..

Bizim ülkemizde iktisadi, sosyal, kültürel tüm sorunların nasıl çözülebileceğine dair, fazlası ile öneri, proje, bilgi, belge mevcut. Eksiklik bu önerileri hayata geçirebilecek güçlü bir siyasi iradenin olmayışı. Bu iradeyi tek başına siyasi partilerden beklemek hata. Çünkü hükümet başta olmak üzere çoğu, TSK ile baş edebilme isteğine sahip değil. Dolayısıyla onun yanına ilişmiş, entrika siyaseti ile toplumu oyalıyorlar. Yıllardır Türkiye’nin demokratikleşmesinden söz ediyoruz, önündeki engelin mevcut vesayet sistemi olduğunu söylüyoruz, değişmekten bahsediyoruz. İyi de,bir sistemi değiştirmenin, üstelik bu kadar köklü bir sistemi dönüştürmenin iktidar olgusunu yenilemenin hiç kolay bir iş olmadığını, yazarak, üç beş bildiri hazırlayarak vb ile gerçekleşemeyeceğini bilmiyor muyuz. Hangi iktidar, hareketsiz bir topluma kendini devreder.

Toplum derken, dönüşüm isteyen bütün kesimleri kastediyorum. Sermaye sahiplerinden, inanç sahiplerinden, tüm ideolojilerin savunucularından… kısaca demokratikleşmekten bahseden herkes ve her kesimden söz ediyorum. Bu kesimlerin tümünün, kuşkusuz entelektüelleri var, ama entelektüellik aydın olmaya tekabül etmiyor. Tanzimattan bu yana tarihe şöyle bir bakmak bile, aydın profilinin ne olduğunu ve bu toprakların hiç bu kadar aydınsız kalmadığını gösteriyor. Hareketten savaş yöntemlerini kastetmediğim açık, demokrasi ancak demokratik yöntemlerle başarılabileceğine göre, yaratıcı girişimler üretmek zor olmasa gerek Yeter ki, istensin. Ama istemenin, kendine güvenmek, ısrarcı olmak, peşine düşmek ve bedel ödemeyi göze almak olduğu da bilinsin.

Peki bizim ülkemizde kim bunu göze alıyor. Siyasi partilerden başlarsak, bir siyasi parti, sonuçtur başlangıç değil. Yani, arkalarında onu kuran güçlü güçsüz destekçileri vardır. Normal olan da budur, bugün DTP’ yi anlamayanlar, arkasındaki güçle onu sorgulayanlar, beğenirler beğenmezler ama bunun normalleşmenin göstergesi olduğunu idrak etmelidirler. Mesela AKP çoğunlukla Anadolu kaplanlarının desteği ile kuruldu ve 90’lı yılların aydınlarının yaptığı analizleri, ürettiği fikirleri kullandı. Kendi camiası dışındakilerin desteğini de bu yolla aldı. Anadolu sermayesi değişim talep ediyor, ülkeyi yönetmek istiyor, militarizmi bize özel koşullarından çıkarıp batıdaki gibi klasikleştirmeyi hedefliyor imajı yarattı. Dolayısıyla aynayı en az parti kadar onu var edenlere de tutmak lazım. Anadolu kaplanları, cemaatler , yani AKP’ nin arkasındaki güçler ülkenin demokratikleşmesini , askeri vesayet sisteminden kurtulmayı istiyor mu. Konuyu AKP den çıkarıp daha genişletirsek, Türkiye’de sermaye kesimi ülkeyi yönetmeye talip mi. Görünürde ülkenin demokratikleşmesini istiyorlar , muhtemeldir ki yürekten de istiyorlar. Ancak her konuda riskten söz ederlerken, bu konuda riski göze alıyorlar mı. Eğer isteselerdi, var ettikleri ya da destekledikleri siyasi partilerin işini kolaylaştıracak itici güç olurlardı. Mesela, Başbuğ’un Harp Akademilerindeki konuşmasını izlemeye, hangi gazetecinin gidip gitmediği konuşuluyor, ama neden medya patronlarının bu tür toplantıları kayda almama kararı alıp uygulamadığı sorgulanmıyor. Tek tek kişiler elbette gidecekler, demokratikleşme bireylerin tepkilerinden çıkmaz, bir ülkede sistemin değişip dönüşümü çok daha ciddi ve çok daha meşakkatli bir iş olduğuna göre, o tepkiyi patronların seslendirmesi ve organize etmesi çok mu zor..

Liberalizmin aydınları mevcut mu. Aydın olmak, bilgi üretmenin , fikir söylemenin, entelektüel olmanın ötesinde harekete geçmeyi de gerektirdiğine göre, Türkiye’de liberalizmin savunucuları klasik kodlarını post modern zamana ( ki neredeyse dünyada post modernizm bile geride kalıyor) gerçekten ayarlayabildi mi. Yoksa herkesin içinde buram buram modernizm mi yaşıyor, birileri gelsin tepeden ülkeyi yönetsin, mümkünse o benden olsun, benden olmayanları hizaya soksun , ama benden değilse bana da dokunmasın anlayışı. Brecht’in Tak-Tik oyununda, ‘efendi istemiyoruz, istemiyoruz efendim ‘ diyenler gibi. Efendi istemeyenlerin efendiye efendim dememeyi bilmesi gerektiği gibi bir taktik yani.

Peki bu işi gerçekleştirmeyi, Türkiye’nin demokratikleşmesini kimden bekliyorlar. Önce Bush’dan dı, şimdi Obama’dan mı.Yine de bir iç dinamiğe ihtiyacınız olacağına göre,. 

Yoksa bu ülkenin solcularından mı? 

Ne zaman sıkıntıya düşülse ülkede her kesimin gözü solcuları arıyor. Neredeyse TSK bile, keşke sizi bu kadar kökten katletmeseydik diyecek. Tabii ki bu, yukarıda saydığım kesimlerin talebi olamayacağı gibi, yapay olmayan bir solun da kendi fikrine ve dayandığı toplum kesimine hizmet etmeyecek bir davranışa girmesi düşünülemez. Ancak ,82 anayasasının duvarlarıyla çevrili ve bu süre içinde her şey kontrol altına alınmış olmasına rağmen, değişimden yana taşıyıcı dinamiğin ülkenin solcularından çıkacağı açık. Bir yandan devlet tarafından toplumun gözünde düşmanlaştırılmak için her tür bombardımana tutulmuş diğer yandan gördükleri baskı ile sindirilmiş, sürekliliği kesintiye uğramış, dolayısıyla kendi iç dönüşümünü gerçekleştirmekte zorlanmış olmasına rağmen , yapacağı en iyi şey sessizlik olmayan tek kesim yine onlar. Çünkü, ne yapılmalı sorusunun ilk cevabının, yukarıda sıralamaya çalıştığım kesimlerin yaptıklarını yapmamak olduğunu bilenler de onlar.

Herkesin sol literatürden öğreneceği çok şey var. Özeleştiri yapmayı bilmek gibi, dar zamanlarda harekete geçebilmek gibi, bedel ödemeyi göze almak gibi,değişimin öznesi olmayı seçmek gibi... 

Ülke eşikte. Bu eşikten ancak, ikibin yıl önce Hillel’in dediği gibi, ’ ben değilse kim? şimdi değilse ne zaman ?‘ sorusunu kendine soranların adımı ile atlanır

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.