Yeni Anayasa


Hüner Buğdaycıoğlu - 25/09/2007 16:10:15 (514 okunma)

Yeni Anayasa

Hukuk ve adalet , her ne kadar iç içe geçmesi gereken kavramlar olarak arzulansa da, insanoğlu henüz bunu gerçekleştirebilmiş değil. Adaletten, genellikle hukukun emrettiği gereklerin herkese eşit uygulanımı anlaşılır ve hukukun üstünlüğü ilkesi, o hukuku korumaya ve kollamaya endekslenir. Oysa esas olan, üstün olacak o hukukun, kime ve neye üstünlük sağladığı, iktidara mı yoksa bir yurttaşlar sözleşmesine mi dayandırıldığıdır.

Adalet, bir hukuk sisteminin eşit uygulanmasından önce, gerçekte, o hukuk zihniyetinin eşitlik eksenine dayandırılmış olmasının ifadesidir. Çünkü adalet, iktidarın veya çoğunluğun değil, ülkeye vatandaşlık bağı ile bağlı tek tek her bir yurttaşın, kendisini kolladığına inandığı ve meşruiyet imkanı verdiği , ahlaki bir kavramdır. 

Yeni bir anayasa hazırlanıyor. Sivil bir anayasaya sahip olabilmek için, üniformasız olmak yeterli değil. Bazen toplumlar, üniformalılardan çok daha militer veya otoriter olabildiklerine göre, toplumun ya da onun çoğunluğuyla işbaşına gelmiş hükümetin hazırladığı her yasa sivil olacak diye genel bir kural yok. Ne kadar sivilleşebildiysek, ne kadar özgürleşebildiysek, bu anayasa ile, ancak o kadarını gerçekleştirebileceğiz. Dolayısıyla, bu girişime sivil anayasa yerine, yeni anayasa demeyi tercih edenlerdenim. Zira , askerin siyasetten arınmadığı bir süreç içinde, onun hassasiyetlerinin gölgesinde hazırlanan bir anayasanın, tamamen sivil ve herkesin tamamen özgür düşüncesi veya katılımı ile gerçekleşemeyeceği kesin. 

Yeni anayasa, askerin hazırlamadığı (21 anayasası dışında : ki , olağanüstü koşullar , savaş hali ihtiyaçları dışında) ilk anayasa olacak. Bu ilk halin, kuşkusuz bir kıymeti var . O da, toplumun, kendi anayasasını öncekilerden daha kolay reforme edebileceği ve değiştirip dönüştürebilme ihtimaline daha hızlı yaklaşacağıdır. Dolayısıyla, her şey siyasetin normal akışı içinde sürdüğü taktirde, yeni anayasanın, aslında bir sonraki anayasaya umut verir olabileceğine, yani daha adaletli bir anayasaya kavuşma zemini hazırlayabileceğine işaret eder düşüncesindeyim. 

İhtiyacımız olan demokrasi, hangi sistem olursa olsun, o sisteme bağışıklık kazandırmayacak bir anayasadan geçiyor. Devletin , ne otoriter zihniyete, ne de liberalizm ideolojisine sıkıştırılmayacağı bir anayasa inşa edebilmek gerekiyor. 

Hazırlanan yeni anayasa, 1982 den bu yana, sustuğumuz, düşündüğümüz, konuştuğumuz, tartıştığımız, kavga ettiğimiz veya uzlaştığımız bir sürecin sonucu olacak. 25 yıl içinde, başardıklarımızın ve başaramadıklarımızın ifadesi. Yani gerek taslak, gerek tartışmalar, yeni bir söyleme işaret etmiyor, sadece yeni anayasanın kapsamını belirliyor. Şikayet etmek yerine, herkes (bireyler, örgütler, kurumlar vb) düşünmeli, bu süreç içinde, kimler toplum dinamiğini oluşturabildi , siyaseten hangi katkıyı sağlayabildi ve kitleselleştirebildi diye. Bu saatten sonra yeni anayasa için yeni bir söz söylemek işe yaramaz. Dolayısıyla, bu anayasanın oluşması için daha fazla zaman istemenin faydası yok. 25 yıldır, demek ki çıkacak anayasanın inşası oluşturulabilmiş. Dolayısıyla yeni anayasa, Türkiye’nin başaramadıklarını başarmak, konuşamadıklarını konuşmak, siyaseti sürdürülebilir kılmak ve bu yolla yenilenmek için , her kesime ve her düşünceye zemin hazırlasın ve cumhuriyet olabilmenin yurttaş kimliğini bizlere teslim etsin yeter. 

Çünkü demokrasi, demokrat zihniyete dayalı bir toplum olabilmenin ifadesi olduğuna göre, onu toplumsal kabule dönüştürebilmenin ve işlevsel hale getirebilmenin yolu, iktidar ideolojisinden değil, eşitlikçi bir adalet anlayışından ve bütün bunları sağlayabilecek bizlerden toplumdan geçer. Yurttaşlar sözleşmesini başarabilmek için , galiba önce, bu adalet anlayışının pratiğini zenginleştirmeye, çoğaltmaya ve içselleştirmeye ihtiyacımız var. 

24.9.2007

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.