‘Yeni’ Mustafa

Hüner Buğdaycıoğlu - 12/11/2008 11:19:39 (581 okunma)



‘Yeni’ Mustafa

Mustafa belgeselini izledim. Malum, Atatürk’ün ideolojisi – siyaseti kadar, kişiliği de bürokrasinin koruması ve dokunulmazlığı altında. Kişisel özelliklerine ait belgelerin çoğu Türk Tarih Kurumu'nun kasalarında saklı ve açılması yasaklı. Şimdiye kadar, sadece bilinmesi sakıncalı , tartışılması imkansız bir kişilik muhafaza edilmekle kalınmadı, karşımıza kurgulanıp üretilmiş makbul bir Mustafa Kemal Atatürk şahsiyeti de çıkarıldı. Merakım, şimdi bu belgeselle hangi özelliği deşifre edildi de, onca kıyamet koparıldı üzerine idi. 

Modernizmin bütün ideolojilerinin , uyulması mecbur düşünce biçimleri kadar, o ideolojiye yakışır kusuruz kabahatsiz bir insan profili de var. Kemalizm de, Cumhuriyet tarihinin ilk yıllarından itibaren , Türk insanının taşıması gereken özellikleri sıraladı. Ama insanoğlu işte, ne fiziki yapısı ne de hayatı öyle siparişle şekil almıyor. Filme yönelik tepkilerden anlaşılan o ki, Kemalistler, insanı olduğu gibi kabul edemeyen ideolojileri içinden, o ideolojinin yaratıcısını bile olduğu gibi görmeye hazır değil. Hatta olduğu gibi sevmeye de. Demek ki, Atatürk’ü tanımak ve sahiden sevmek için dahi, önce onun ideolojisinden kurtulmaya ihtiyaçları var. 

Oysa belgesele, bildik resmi söylem dışında , yeni olarak sadece yalnız, bedbaht, mazlum bir Mustafa eklenmişbelgesele, bildik resmi söylem dışında , yeni olarak sadece yalnız, bedbaht, mazlum bir Mustafa eklenmiş. Sanki bu kez de, toplumun mazlum, mağdur eğilimine cevap verir bir portre üretilmiş. Can Dündar, filmi o da bir insandı vurgusundan yola çıkarak hazırlamış ve bu nedenle yapıma Mustafa adını vermişse de , izleyenlere, Mustafa’yı keşfettirmekten özenle kaçınmış. Zira belgesel, ilkokulda öğretilenlerden oluşan bir kronolojiye sahip, tarihsel ve ideolojik hiçbir ekleme ya da çıkarma yok.. Artık ortaya çıkmış , bilinen tarihsel gerçeklere kuşkuyla da olsa yer verilmemiş. Bu, yönetmenin tercihi, ancak hal böyle olunca, resmi tarih içinden sergilenen bir biyografi ile, onu şimdiye kadar verilenin dışında tanıtıcı herhangi bir katkıya rastlanmıyor. Zihniyetine hiçbir gönderme yapmadan bir kişiliği anlatmak zor, izleyenin zihniyetini okumasına yardımcı olacak bir veri de mevcut değil. O, otoriter bir zihniyete sahipti, filmdeki haliyle yalnızlığı, hayatında hiç bir arkadaşını, yakınını biriktirememesi ve onu diktatör yapan özelliği, otoriter zihniyetinin ta kendisiydi. Mustafa bu zihniyeti taşımasaydı, muhtemeldir ki, Atatürk’ de taşımayacaktı. 

Can Dündar’ın niyetini bilemem, ancak genel kurmayın, arşivlerini bilinmeyen bir niyete açmayacağı bilindiğine göre, siyaseten, kuruluş döneminde bir diktatör gerekiyordu, o bu rolü gerçekleştirdi, aslında iyi biriydi , ama mecburdu klişesine uygun bir Mustafa izleniyor. Ya da, otoriterizm, iktidarını sürdürmek için , Mustafa’nın şahsında insanileştirilerek, yeniden yapılandırılmaya çalışılıyor. 

Mustafa ile tanışmak için , belgeler açılıncaya kadar daha bir hayli beklenecek, ama zihniyetini ve ideolojisini uzun zamandır tanıyoruz. Dolayısıylafilmi, resmi ideolojinin yeni Atatürk versiyonu olduğu düşüncesi edinerek tamamladım. Bu nedenle yeni gelmese de ve onu tanıtan gerek özel hayatı gerekse resmi serüveninde sır olmaktan çıkmış bilgilere yer verilmeyişini eksik bulsam ve izin verildiği kadar gerçekleştirilmiş diye yorumlasam da, bu kadar ses getirmesi, en azından hem sev hem ona dair belgelerden kaç, yasakla anlayışının zavallılığıyla yüzleşmek için , bir imkan. 
. 

Solda partileşme arayışı için, biraraya gelen kişi ve oluşumların 
girişimlerini, dökümanlarından ve medyadan izledim.

Sol olgusu,
 çok geniş bir yelpazeyi içerir. Kendilerini sosyal demokrat olarak tanımlayanlardan Marksistlere kadar uzanır.Birarada incelenemeyecek kadar temel farklılıklara sahip, kuramsal ve pratik pek çok ayrılığı kapsar. Türkiye’de solda birleşme – bütünleşme denildiğinde, bu yelpazeyi kim, nasıl , niye katlayacak ve tek, dar bir kutuya koymaya çabalayacak, inandırıcı değildir. Dolayısıyla son oluşuma, solun bazı kesimleri biraraya geliyor ve bir ortak paydada buluşmayı arıyor diye bakmak daha gerçekçi olur.

Solda,sorunu bir türlü yenileşememe
 , bütünleşememe, kitleselleşememe kompleksi içinde ele almak, ne kadar sonuca ulaştırır tartışılır. 

Asıl sorun, soldaki kurumların, sendikalar - demokratik kitle örgütleri vb nin, dönüştürülememesinde ve bu kurumları tıkayan zihniyetin sorgulan(a)mamasında aranmalıdır.
 

Objektif, katılımcı demokrasinin gerçekleştirilemediği,
 
merkezden yönetimin aslolduğu , bu nedenlerle kendi yapısal sorunlarını aşamayan bu kuruluşlara tutulmalıdır. Emeğin iş yerlerinde yönetime katılmak yerine, ücret politikaları ve talepleri ile sınırlandırılıp
 
sığlaştırılmasının, örgütlenmelerin kendi iç işlerliğindeki
 
yönetenler, yönetilenler anlayışının gözden geçirilmesinde fayda
 
var.

Zira, buralardaki yapı, aşağıdan yukarıyı değil, yukarıdan aşağıyı
 
tıkamıştır.
 

Bunlar tartışılıp dönüştürülmedikçe, emekçiler, ezilenler,
 
ötekileştirilenler, kadınlar, işsizler, dışlananlar, sakatlar ve bu
 
kesimlerin altının çizilmesi, solun kendi öznelerini hatırlaması,
 
hatırlatması izlenimi verir.

Toplum denilen olgu, hiçbir zaman huzurlu olmaz, olmamalıdır
 
da. Toplumlar hayatı üretir, sürekli devinim içindedir.Devinim yeni sorunlar
 demektir. Yarının dünden farklı olması, bu sorunların çözümü ve yerini yeni sorunlara bırakması anlamına gelir. İnsan ve hayat böyle değişir, gelişir, dönüşür.

Siyasetin işi ise, sorunları yönetebilmektir.

Sorunları yaşayan toplum olduğuna göre, çözümlerini belirleyecek olanda yine kendisidir.
 Yeterki siyasetçi bu imkanı yaratacak zemini hazırlasın, yapısal sorunları çözsün, toplumun önündeki engelleri kaldırsın ve toplumun ihtiyaçlarını, önerilerini dikkate alsın.Ya da almaya talip olsun.

Bunları içselleştirmiş ve hayata geçirme iradesini gösterebilen siyasi
 
partiler dahil tüm kurum ve kuruluşların, toplumdan destek alması,bir
 
başka deyişle kitleselleşmesi kaçınılmazdır.