1 Kasım’a giderken



Freni patlamış, yokuş aşağı giden araç gibi, nereye çarpacağı, nasıl zarar vereceği kestirilemeyen biçimde çılgınca, çıldırmış gibi 1 Kasım'a gidiliyor.
Siyaset adına, iktidarı korumak için yapılan konuşmalarda ne edep kaldı, ne ahlak;  şantaj ve tehdit sıradan ifadeler gibi kullanılıyor, yalan söylemek, kara çalmak erdem sayılır oldu. Hukuk, yasalar, iktidarın elinde iki tarafı keskin kılıç haline geldi. Önce suç-suçlu yaratılıyor, sonra cezalandırmaya gidiliyor.

Bir holdinge yapılanlar ibretlik hukuk uygulamaları olarak tarihe not edildi. Önce düşman yaratılıp, düşmanlaştırma yapılıyor, ardından düşmanlaştırılanlara suç üretiliyor. Bu kapsam Gülen cemaatiyle başladı, bugün buna karşı çıkılmazsa; yarından da yakın, AKP’ye muhalif olmak bir yana, AKP’li olmayan herkes potansiyel tehlike olarak görülüp hedef tahtasına konulabilir ve suç dosyaları oluşturmak hiçte akıl dışı değildir.

Bütün bunları 12 yıldır iktidar olan AKP yapıyor ve eleştirinin odağında oluyor. Eleştiri yapınca, bazıları en kibar söylemle, “neden hep AKP’yi ve Erdoğan’ı eleştiriyorsunuz”, en kaba biçimiyle “ AKP ve Erdoğan düşmanlığı yapıyorsunuz” diyorlar.

Nasıl oldu da 2011’de yirmi bir milyon oy alan AKP, “intikamcı” parti haline geldi? Bu sorunun yanıtı Recep Tayyip Erdoğan’da gizli! Erdoğan, Genel Başkanlıktan, parti liderliğine, çıraklıktan ustalığa ve en sonunda  “reis!” liğe terfi ettiğinde,  bu topraklara hiç de yabancı olmayan kendisini mutlak iktidar sahibi gördü. Kuşkusuz öznel nedenlerin yanında 12 yıllık iktidar uygulamalarının ortaya çıkarttığı nesnel olguları da bir köşeye not etmek gerekiyor.

Neden iktidar bırakılmak istenmiyor

Tayyip Erdoğan’ın ve çevresinde yer alanların siyaset yapma tarzı AKP içinde ve değişik sosyal, siyasal gelenekten ve gelenlerden oluşan “çekirdek” bir grubu oluşturdu. Siyasal literatür de bu tür ekibe “derin” yapı deniliyor. Bu “derin AKP’liler”e göre , “AKP demek devlet ve millet demektir”.  Bu çekirdek ekip, AKP’yi, devlet, millet kaynaşması ideoloji ile yeniden inşaa etmenin peşindeler. Siyaset bilimine göre bu ideolojinin adı faşizmdir. Millet iradesi ve devletin bekası için, hukuki kararlar ve uygulamalar dahil her şeyi iktidarın politikasının hizasına çekme çabası “yeni Türkiye”  ise buradaki “yeni” kavramı olsa olsa post faşizm olarak tanımlanabilir.

Devletin tepesiyle, AKP içinde ortaya çıkan veya çıkartılan bir kliğin on iki yıllık iktidarı bırakmamak için, devletin mali, bürokratik ve yönetme-erk gücüyle, yasaları ve güvenlik güçlerini iktidar partisine oy vermeyen, iktidar uygulamalarını eleştirenleri sindirmek için kullanmanın dozu hızla artarak devam ediyor. Çok daha vahim ve tehlikeli olan,  tepedekilerin hedef gösterdiklerine karşı, AKP üyeleri içinde ortaya çıkan bir kesimin muhaliflere karşı şiddet kullanma eğilimi, eğilim olmaktan çıktı eyleme dönüşmeye başladı.  

“Derin veya iç AKP” olarak tanımlanabilecek bir kesim, şiddet dilini, yalan, iftira, sindirme gücünü bu gidişi eleştiren AKP’lilere karşı da kullanmaya başladı. Bu zihniyet, dış politikada maceracılığı, iç politikada da iktidarı bırakmamak için her şeyi göze almış görünüyor. Mehmet Ali Şahin’in "AKP iktidar olmazsa üçüncü seçim olur" açıklaması AKP’yi yönetenlerin demokrasi, millet iradesi sözlerinin lafı güzaf olduğunu gösteriyor.

Aynı Mehmet Ali Şahin, 7 Haziran’dan sonra “AKP fabrika ayarlarına dönmeli” diyordu. Şahin’in fabrika ayarları dediği “ne pahasına olursa olsun iktidar olmak” her halde. Ne pahasına olursa olsun iktidarı bırakmamanın demokrasiyle, millet iradesiyle hiçbir alakası olmadığını tartışmak bile abestir.

AKP’nin iktidarı bırakmama ısrarını muhalifler, “derin AKP’nin” iktidarı her yolla korumak istemelerini, başta 17/25 Aralık soruşturmasının açılmaması ve devlet harcamalarının Sayıştay tarafından denetlenememesi, devlet ihalelerinde yandaş şirketlere usulsüz ihaleler, Askeri harcamalar, Savunma Sanayi Müsteşarlığının alımları ve ihalelerin yandaş şirketlere verilmesi… gibi mali yolsuzluklar, anayasa ve yasaları çiğneyen siyasi uygulamalar…dan kaçmak olarak açıklıyorlar.

Ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmanın hakikatlerin ortaya çıkmasının üstünü örtmenin tarihte bilinen tek yolu: Devleti kalkan olarak kullanmak olmuştur. Bütün darbelerin gerekçesi “devletin bekası” değil miydi? Birincisi “Vatan millet Sakarya” ajitasyonu, ikincisi “bölücülük”, üçüncüsü, “iç ve dış düşmanlar yaratmak”  sonrada bunları çatışma alanına doğru itmek.

Bu zihniyet darbeci zihniyeti

Hesap vermekten kaçmak için karanlık sulara yelken açılırken, iktidarı korumak için darbeci zihniyet ve dil, iç içe geçmeye başlıyor.

12 Eylül darbesinde Kenan Evren’in okuduğu 1 numaralı Milli Güvenlik Konseyi Bildirisi:   “Girişilen harekâtın amacı, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmaktır.”  Bu açıklama ile güvenlik politikaları açıklaması yapan Cumhurbaşkanı, devlet ve AKP’li yetkililerin açıklamalarının aynı olduğunu görüyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 30 Ağustos konuşmasında "Bugün de, ülkemizin ve milletimizin birliğine, beraberliğine, kardeşliğimize ve geleceğimize yönelik tehditlerle karşı karşıyayız.

İhtiyacımız olan tek şey, birliğimizi, beraberliğimizi, dayanışmamızı güçlendirmek, iç ve dış tüm düşmanların karşısına tek vücut olarak çıkmaktır. "Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet" ilkesi etrafında bütünleşen milletimiz, inşallah, bugün yaşadığımız tehditleri de bertaraf edecektir.”

Başbakan Davutoğlu’da  “Devletin bütün azamet ve kudretiyle ülkenin birlik ve bütünlüğüne kast etmek isteyen güçlerin karşısında olacağını” belirterek, "Türkiye'yi kirli hesaplarla, şiddetle, terörle, tedhişle zayıf düşürmeye çalışan güç odakları emellerine asla ulaşamayacak, millet-devlet kenetlenmesi karşısında mutlaka hezimete uğrayacaklardır" ifadesini kullandı. Benzer yüzlerce ifade kullandılar ve kullanıyorlar.

Siyasi iktidarlar memleket meselelerini çözerler, çözmeleri gerekiyor. AKP 2010’dan sonra sorunları, iktidar olmak için şantaj olarak kullanmaya başladı.  1 Kasım seçim sathı mahali sürecinde, başta Başbakan olmak üzere, AKP ileri gelenleri “ bize oy vermezseniz” şu olur, bu olur diye şantaj ve tehditler savurdular. Bu ve benzeri sözler Siyasal kutuplaşmayı, kimlikleri karşı karşıya getirip,  muhalifleri devlet düşmanı ilan ederek hedef göstermek kısa vadede kazandırmış gibi görülebilir; ancak orta vadede, kutuplaştır, gerginleştir, çatıştır, hukuku yönlendir,ve hukuk kadük hale getir…  politikalar geri döner. 

 

Ne hissettiğinizi vicdanınıza havale ediniz

 

Cumhurbaşkanı ve AKP’yi yönetenler sık sık “devlet çıkarı, devleti korumak, devlete karşı suç işleniyor, devlet düşmanları…”  diyorlar.

AKP’ye oy vermiş, geçmişte inançları, yaşam tarzları dolayısıyla maddi, manevi mağdur olmuş, eziyet çekmiş,  o zamanki devlet ve devletle bütünleşmiş siyaset tarafından zararlı, tehlikeli görülmüş olanlara en kısa yoldan 28 Şubat uygulamalarını anımsatmak isterim.  Allah aşkına, günün her hangi bir saatinde, Cumhurbaşkanı veya Başbakanın konuşmalarını gözlerinizi kapatarak dinleyin. Elinizi vicdanınıza koyun, konuşmacıların sözlerine kendinizin muhatap olduğunuzu düşünün ve ne hissettiğinizi vicdanınıza havale edin.

 Mağdur oldukları zamanlarda devleti eleştiriyorlardı. “Devlet birey için” diyorlardı. Ergenekon, Balyoz tutuklamaları ve dava süreçlerinde, “ Askeri vesayeti bitirdik, devletin bağırsaklarını temizledik, devleti millete hizmet edecek hale getirdik…” diyorlardı.

Bugün gelinen nokta, “devlet çıkarı, devleti yurttaşlara karşı koruma noktası”dır. Bu zihniyet ”derin AKP’lileri” eski-yeni derin devletle ortaklığa doğru ve militerleşmeye, militarizme, savaş maceralarına doğru götürüyor. AKP’nin kurucu akilleri, Milli Görüş hareketine emek vermiş olanlar, bu tehlikeyi görüyorlar, ancak seçim sonuçlarını bekliyorlar.

1 Kasım’a doğru giderken Türkiye, bilinen bilinmezliklerle,  bilinen gerçeklikler arasında seçim yapacak. 
Benim seçimim 7 Haziran'da olduğu gibi HDP olacak