10 Eylül 1920 TKP’nin kuruluşu ve Dönüşler hikâyesi…

 

 

10 Eylül.  Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluşunun 97. Yılı.

Türkiye Komünist Partisi (TKP) tarihi ile Cumhuriyetin tarihi yan yana getirildiğinde özetle şu söylenebilir: TKP’nin varlığının  Mustafa Kemal tarafından tehlike olarak görülmesidir.  28, 29 Ocak 1921 de yaşanan katliam ile ilk siyasal cinayet işlenmiş  ve komünistlerin kanı Cumhuriyetin kuruluş harcına karışmış oldu.  

TKP kurulduğu günden itibaren ulusal kurtuluşun sosyal kurtuluşla devam ettirilmesini hedefliyor. Ancak tek parti ve sonrasında bütün iktidarlar döneminde amansız baskı, tutuklamalarla yüz yüze geliyor.

TKP tarihi tutuklamalar, sürgünler tarihidir. Ayrıntılarına girmeden tarih vermek bile Komünistler açısından durumu ortaya koymakta.

Cumhuriyet tarihinde TKP tutuklamaları:  1922: 1923: 1925: 1927: 1929: 1930: 1931:1932: 1933: 1934: 1935: 1938:1938-1944: 1944: 1946: 1951: 1953.

Bütün tutuklamalar sonucu parti yönetiminin sürekliliği kesintiye uğruyor ve parti içi sert tartışmalarla kopmalar oluyor.

Varlık yokluk mücadelesi veren TKP 1973 ‘de ’60’lı yıllarda yükselen  sosyalist hareket ve TİP içinde yer alan bir kesimin TKP’yi arayıp bulmasıyla  Atılım yapma kararı alınıyor bu kadrolar  aynı zamanda pati yöneticiler oluyorlar.

70 yıl yasaklı ve illegal TKP, Ocak 1991’de TİP-TKP’nin birleşmesi sonrasında  yasal komünist parti kurmak için 66 yıl sonra TİP Genel Sekreteri Nihat Sargın ve TKP Genel Sekreteri Haydar Kutlu (Nabi Yağcı)  16 Kasım 1987’de ikinci Dönüşü yapıyorlar.. Yazının son bölümünde Dönüşe değineceğim.

10 Eylül TKP’nin kuruluş hikâyesi…

Komintern’in  21 Temmuz-6 Ağustos 1920’de toplanan ikinci kongresinde kabul edilen Lenin’in ‘Sömürgeler ve Geri Kalmış Ülkelerle İlgili Tezleri’nden 11. tezin beşinci fıkrası ve 12. teze göre Mustafa Kemal’in başkanlık ettiği kurtuluş hareketi, bir burjuva demokrat hareketi olduğundan, ona Komünist rengi verilmesine çalışılmamalı, ama Batılı devletlerle savaşında yardım edilmeliydi. Bunun karşılığında tek şart, Komintern yoluyla Moskova’ya bağlı bir Komünist parti kurulmasına izin verilmesi gerektiği düşünülüyordu.

Öte yandan Mustafa Suphi, 25 Temmuz 1918’de Moskova’da Türk Sol komünistleri I. Kongresi’nin toplanmasına ve Moskova, Kazan, Samarra, Saratov, Rezan, Astrahan gibi merkezlerde Türk komünist teşkilâtları kurulmasına yardım ediyordu. Kasım 1918 ‘de Moskova’da düzenlenen Müslüman Komünistler Birinci kongresine gitmiş ve burada Stalin’in başında bulunduğu Milliyetler Halk Komiserliği’ne bağlı olarak kurulan “Doğu Hakları Merkezi” bürosunun Türk seksiyonu başkanı olmuştur. Bundan sonra 1918 Aralık ayında Petrograd’da yapılan Milletlerarası Devrimciler toplantısına ve 1919 Mart’ında yine Moskova’da toplanan komintern ilk kongresine Türkiye delegesi olarak katılmıştır..

1-7 Eylül 1920 tarihlerinde Bakü’de toplanan Doğu Halklarının Birinci Kurultayı’nın hemen ardından Anadolu’da oluşan Komünist gruplar ve İstanbul’da 22 Eylül 1919’da kurulan Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Parti (Ethem Nejat katılıyor) katılımıyla 10 Eylül 1920 yılında Bakü’de Kızıl Ordu kulübünde 1. Umumi Türk Komünistleri Kongresi toplanıyor. Bu kongre TKP’nin 1. Kongresi olarak kabul edilir.

Belgelerde kongreye 15’i aşkın teşkilattan 74 delege geldi (Kesin oy hakkı olan delegelerin sayısı 32’dir.). İstanbul ve Anadolu teşkilatlarından 51 delege gelmiştir. Ötekiler yurt dışındaki teşkilatlardan katılmıştır.

Kongreye delege gönderen teşkilatlar: İstanbul, Ankara, İnebolu, Zonguldak, Ereğli, Samsun, Sivas, Kars, Trabzon, Rize, Erzurum, Eskişehir, Konya, Bayburt, Erzurum, Vezirköprü, Şarki Karahisar . İzmir ve Adana teşkilatlarından seçilen delegeler, buralardaki savaşlar yüzünden kongreye ulaşamamıştırlar. Kongrede 51 misafir delege katılıyor. Konuklarla birlikte 125 kongrede hazır bulunuyor.

Kongreden sonra Türkiye’den gelen delegeler dönüyorlar. Kongreden 5 ay sonra TKP Merkez komitesi üyeleri Türkiye dönüş kararı alıyorlar. Dönüş öncesinde Mustafa Kemal ve TBMM ile kurye yolu ve yazışmalar yapılıyor. 

Mustafa Suphilerin Dönüşü

Ankara hükümeti ile Moskova çok yakın ilişki içindeler. Artık herkesin bildiği Sovyet altınları ve silahları Mustafa Kemal’e gönderiliyor.

Popülizmde başını almış gidiyor.   Başta Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Celal Bayar… olmak üzere Moskova ile kim ilişki kuruyorsa “Yoldaş” diye hitap ediyorlar.  .

19 Temmuz 1920’de Doğu Halkları Bakü kongresine TBMM Hükümeti adına İbrahim Tali Bey gözlemci olarak görevlendiriliyor.  

Türkiye Komünist Partisi tarafından Anadolu’ya gönderilen Süleyman Sami, Salih Zeki gibi önde gelen üyelerinin Anadolu’da teşkilâtlanma ve ajitasyon çalışmalarına göz yumuluyor.

Bu gelişmeler ve kuryelerle görüşmelerden gelen haberler, ayrıca Mustafa Kemal Paşa’nın gönderdiği mektup ve Kazım Karabekir Paşa’nın ılımlı yaklaşımları Mustafa Suphi umutlandırıyor ve dönüş kararı alınıyor.

Ankara’nın resmi söylemi, Moskova ile iyi ilişkiler, para ve asker yardımının devamı için şirin görünüyor, hatta Anadolu’da “Sovyet” ler (Şuralar) kurulması açık açık tartışılıyor. 18 Ekim 1920’de  Resmi- Türkiye Komünist Fırkası kuruluyor. Kuruculara bakarmısınız:  Hakkı Behiç (Bayiç), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Eyüp Sabri (Akgöl), İbrahim Süreyya (Yiğit), Muhittin Baha (Pars), Tevfik Rüştü (Aras), Mahmut Esat (Bozkurt), Kılıç Ali, İhsan (Eryavuz), Refik (Koraltan), Mahmut Celal (Bayar), Adnan (Adıvar), Çerkez Ethem, Fevzi Paşa (Çakmak), Ali Fuat Paşa (Cebesoy), Kazım Paşa (Karabekir), Refet Bey (Bele), İsmet Bey (İnönü) . 

 Ankara ve Mustafa Kemal Suphilerin dönüşünden endişe duyuyor. Çünkü:

Komünistlerin İstanbul ve Anadolu’da örgütlü çalışmaları büyüyor,  Yeşil Ordu TKP’ye sempati  ile bakıyor. Ayrıca Mustafa Suphi ve çevresi I. Dünya Savaşı’nın Türk savaş tutsaklarını Bakü’de bir Türk Kızıl Ordu birliği halinde teşkilâtlandırmış ve Türkiye’ye göndermek istiyordu. TKP’yi siyasi askeri bir olarak görüyorlardı.

Bazı çevrelerin çok tartıştıkları ve kabul etmedikleri iki nokta var. 1) Mustafa Suphileri M.Kemal öldürtmedi, bilgisi yoktu. 2)  Mustafa Suphilerin dönmeleri için çağırmadı bundan haberi yoktu.
Artık bu tartışma bayatladı, ortaya çıkan belgeler bunların tersi olduğunu kanıtladı.
 

Mustafa Kemal’in mektubu

Mustafa Kemal’in Mektuplarından birisi:   13 Eylül 1920 tarihinde “Baku’da Türkiye iştirakyun Komitesi Hey’et-i Merkeziye Reisi Mustafa Suphi Bey ve Azadan Mehmet Emin Yoldaşlara”  “Gaye ve prensip itibarıyla bizimle tamamen müşterek olan Türkiye iştirakyun Teşkilâtından maddeten ve manen hakkıyla müstefid olabilmekliğimiz için teşkilâtınızın münhasıran Büyük Millet Meclisi Riyasetiyle te’sis ve muhafaza-i irtibat eylemesi lazımdır. Türkiye dahilinde tatbik edilecek her nev’i teşkilât ve inkılâbat ancak bu kanal vasıtasıyla yapılabilir.
Aynı hedefe yürüyen Türkiye iştirakyun Teşkilâtıyla tamamen tevhidi mesai edebilmek üzere Büyük Millet Meclisi nezdinde selahiyet-i tammeyi haiz bir murahhas göndermenizi ve Büyük Millet Meclisi tarafından Azerbaycan Hükümeti nezdine murahhas olarak Baku’ye gönderilmiş Memduh Şevket Bey’le te’sis-i irtibat ve tevhid-i mesai eylemenizi rica eder ve bilvesile samimi hürmet ve selâmlarımı takdim eylerim.”

Dönüşlerle ilgili yeni yeni belgeler çıkıyor. TÜSTAV’dan bu belgelere ulaşılabilir)

Yazışmalar, kuryelerle haberleşmeler sonunda Kominter bilgisi dâhilinde Mustafa Suphi ve TKP heyeti, İsmail Hakkı, Ahmet Cevat (Emre) ve Süleyman Nuri’yi dış ilişkiler bürosu olarak Bakü’de bırakarak 19 Aralık 1920’de Ermenistan üzerinden Kars’a hareket ediyorlar.  Mustafa Suphilerin amacı Samsun’a geçip Ankara’ya ulaşmak.

Katliama giden yol

Bu konuyla ilgili çok şey yazıldı. Bu araştırmalardan çıkarak özetlemek gerekirse:

Bir araştırmaya göre Mustafa Suphi’nin Ali Fuat Cebesoy’la Kars’da görüşür. Cebesoy Ankara’ya gitmemesi hükümetçe kararlaştırılmış ve bu karar Kazım Karabekir Paşaya bildirilmiş.

Kâzım Karabekir, Mustafa Suphi ve arkadaşlarını Ankara’ya göndermek düşüncesinde olduğu, böylece Anadolu dışında macera peşinde koşmamaları sağlanacak ve TBMM Hükümeti’nin gözetimi altında bulunacaklardı. Ne var ki, Mustafa Kemal Paşa, daha önce belirttiğimiz endişelerinden dolayı, Ankara’ya girmelerinin engellenmesini istiyordu.

Bu durum karşısında, Karabekir Paşa’nın önünde iki yol vardı. Ya bunları Anadolu’nun emin bir köşesinde gözetim altında tutacak; ya da sınır dışı edecekti. İkinci yol daha uygundu, fakat Sovyet heyetinin gözü önünde böyle bir faaliyet zarar verebilirdi. O’nun için önce Erzurum’a gönderilecek ve burada halkın aleyhte tezahüratı ile karşılaşacaklar, böylelikle Mustafa Suphi ve heyeti halkın tepkisi karşısında zorunlu olarak sınır dışı edilmiş olacaklardı.

O dönemde Erzurum Mebusu olan Durak Bey, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Erzurum’da maruz kaldıkları tepkiyi şöyle anlatıyor:

“Efendiler, Erzurum ahalisi lâzım gelen tedabiri ittihaz etti ve Mustafa Suphi ve avanesi Erzurum’a geleceği zaman, halk dükkânlarını kapadı… trene bindirip kovdular.”

Erzurum’da halkın galeyan ve hakaretleri ile karşılaşan Mustafa Suphi ve arkadaşları, önceden hazırlanan plan gereği, halkın saldırısından korunmaları gerekçesi ile şehire sokulmayarak, Trabzon’a yollanmışlar.

Başka verilere ve araştırmalara göre Suphilerin  Kars ve Erzurum’dan sonra Kazım Karabekir’in yönlendirmesi ile Trabzon’a yönlendirdiği, bu cinayeti planlayanın Kazım Karabekir olduğudur.

Katliam yapılıyor

Mustafa Suphi ve arkadaşlarını karşılamak üzere Trabzon’daki Rus Sovyet Hükümeti Konsolosu Ali Oruç Bagirov da hazırlık yapmış, 28 Ocak 1921 günü heyetin gelişini bekliyormuş.

Aynı zamanda Trabzon’a  gelmişler  veya getirişmişler. 28-29 Ocak’a bağlayan gece Trabzon iskelesinde bindirildikleri bir motorla Batum’a gönderilmek üzere yola çıkartılıyorlar ve hemen arkalarından bir başka motorla yola çıkan Yahya Kâhya’nın adamları, Sürmene açıklarında Suphileri öldürüp motoru batırıyorlar.

Bu cinayeti işleyenlere karşı tepkiler artınca Kâhya Yahya, Sivas’ta kurulan göstermelik bir mahkemede yargılanır ve delil yetersizliğinden beraat eder. Kâhya, Trabzon’a döndüğünde üzerindeki psikolojik baskılar devam edince, suç ortaklarını tehdit etmeye başlar. Sağda solda ‘Sanki bütün işlerde ben tek başıma mıydım? Daha üstüme varırlarsa her şeyi olduğu gibi ortaya dökerim’ demesi Kâhya Yahya’nın arkasındaki güçleri rahatsız eder.  Ansızın Trabzon kışlasına yakın bir yerde Kâhya Yahya, adamlarıyla birlikte pusuya düşürülür ve öldürülür.

Fail ortadan kaldırılır ve katliamın üstünü örtüldü sanılır. Bu katliam aynı zamanda Cumhuriyet tarihinde devletin faili meçhul cinayetlerinin başlangıcı ve yöntemi oldu diyebiliriz.

Suphilerin Cinayetinin arkasındakiler

Ankara hükümeti bu cinayeti kabul etmedi, mecliste muhalif vekillerin sorularına doğru dürüst yanıt verilmedi ve üstüne gidilmedi.

Durumu araştıran Trabzon’daki Sovyet Rusya Konsolosu Bagirov’ın sorusu üzerine  14 Şubat’ta Trabzon Vali Vekiline Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Batum’a ve hiçbir Sovyet sahiline gelmediğini, dolayısıyla nerede olduğunu merak ettiklerini yazdı. Vali cevabında “Komintern Heyeti’nden hiç kimse buraya gelmedi ve hiç imse de buradan gitmedi. Bu konuda bizde hiçbir bilgi yoktur” dedi. Dışişleri Komiseri Çiçerin, radyogramla Ankara’dan Mustafa Suphilerin akıbetine dair bilgi talep etti. Ankara Hükümeti ise, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının bir deniz kazasında öldüklerine ilişkin açıklamasında ısrarlıydı.

Mustafa Kemal’in olaydaki rolü aydınlanmadı. Yıllar sonra Mustafa Kemal ile yolları ayrılacak olan Kâzım Karabekir uzun bir süre yasaklı kalan anılarında, bu olayla ilgili olarak, ‘hayatımla ve namusumla oynadılar’ diyecekti. 
Yine yıllar sonra Mustafa Kemal’in Muhafız Taburu Komutanı İsmail Hakkı (Tekçe) Bey, Yahya Kâhya’yı, 27 Mart 1923’te Mustafa Kemal’in yeminli muhalifi Ali Şükrü Bey’i öldürecek olan Giresunlu Topal Osman’ın iki adamıyla birlikte kendisinin öldürdüğünü açıkladı.
Olayın dünya solculuğu açısından ne anlama geldiğini ise Mete Tunçay şöyle özetlemişti: “Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katli karşısında Sovyetlerin ve Komintern’in takındığı tavır dünya solculuğunun gelişme süreci bakımından bir dönüm noktasıydı. Bu olayda sosyalist anavatanın dış politika çıkarlarıyla bir kardeş partinin varlık sorunu çatışmış ve Komünistler, daha sonra Troçkistler tarafından Stalin’e atfedilen bir ‘fırsatçılık’ kalıbının ilk örneğini vermişlerdi. Hâlbuki bunlar olurken, Lenin resmen ve fiilen Sovyet devletinin başında bulunuyordu.”  diyerek çelişkili duruma dikkat çekiyor.

Burada sorulması gereken başka bir soru, Komintern şubesi olan TKP’nin  tek başına karar alarak dönüş yapıp yapmadıkları, ikincisi Suphilerin katledilmesi ve ardından  devam eden TKP operasyonlarına karşın Sovyetlerin sessiz kalmasıdır.

SBKP veya Sovyet yöneticilerine bu sorular sorulduğunda yanıtlar diplomatik  oluyordu:  “ Sovyetler ile Türkiye arasındaki devletlerarası ilişlerde partiler arası ilişkiyi öne alamayız” oluyor. O zaman başka bir soru da soruluyor: Peki Proletarya enternasyonalizmi ilkesi ne oluyor?

Sovyetler burnunun dibindeki NATO üyesi bir ülke ile iyi ilişkiler adına TKP’ye yönelik operasyonlar ve baskılara karşı sesini çıkarmamış hatta kurban etmiştir diye düşünüyorum. Ne SBKP ne Sovyet devleti  masumdur. Bu  tamamen bir histir. Bu  hissimi  "devlet ne" diye sorduğum  zaman TC ile  Sovet devletinin  çok benzer  hatta aynı olduğunu teor ve pratikte görmemdir.

Türkiye’de Kemalist rejimi kalıcılaştırmak için 1950 sonrasında Komünizm korkusuyla komünist partiyi, sol sosyalist hareketi baskı altında tutup yasaklamıştır. Bu anlamda Rusya ve Türkiye hükümetleri, devletleri zımni mutabakat içinde olmuşlardır. 

 Sovyetlerin bu oportünist tutumu Türkiye solunu etkin ve etkili olamamasında önemli rol oynamıştır. 

’66 yıl sonra Başka bir Dönüş:

Nihat Sargın- Haydar Kutlu Komünist Partiyi kurmak için dönüyorlar 

Bir başka dönü hikayesi  Suphilerin dönüş ve katledilişinden 66 yıl sonra 16 Kasım 1987 yılında yasal komünist partisi kurmak için Nihat Sargın ve parti adı Haydar Kutlu olan Nabi Yağcı uçağa atlayıp Esenboğa havaalanına iniyorlar.

Dönüş öncesinin kısa hikayesi: 7 Ekim 1987’de TİP Genel Başkanı Behice Boran ve TKP Genel Sekreteri Haydar Kutlu Brüksel’de düzenlenen Basın toplantısı ile iki partinin TBKP adı altında birleştiğini duyurdular. Behice Boran “ tarihsel olarak aynı köklere sahip iki parti olarak varlığa son verildi”  demiştir.

Brüksel Basın Toplantısından 3 gün sonra, 10 Ekim 1987’de Behice Boran geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

Behice Boran için 15 Ekim 1987 günü 11.00’de Brüksel’deki Belçika-Sovyet Dostluk evi’nde bir tören yapıldı ve Türkiye gönderildi.

Ankara ile yapılan görüşmeler sonucu Behice Boan için TBMM’de tören düzenlenmesi kabul edildi.

Behice Boran’ın ölümü Türkiye kamuoyu ve basınında geniş yankı buldu. 11 Ekim’den başlayarak, gazeteler ve dergiler sayfalarının önemli bölümünü Boran’a ayırdı. Gazetelere ilanlar veriliyor. Hemen hemen bütün köşe yazarları Boran hakkında onun siyasi ve bilimsel çalışmaları, demokrasi mücadelesine yaptığı katkıları anlatan makaleler yazıldılar.

Cenaze ile birlikte Avrupa Parlamentosu sosyalist ve komünist gruplarından temsilcilerin de Türkiye’ye gelerek yapılacak cenaze törenine katılacakları bildirildi. Boran’ın cenazesi Belçika Hava Yolları ile Atina üzerinden Ankara’ya gönderildi.

Bakanlar Kurulu kararıyla 16 Ekim’de TBMM’de tören düzenlendi. TBMM’deki törene Meclis Başkanı adına Özer Gürbüz ve Erdal İnönü, Bülent Ecevit, SHP, DSP, DYP yöneticileriyle birlikte iki bin kişi katıldı.

18 Ekim’de İstanbul Zincirlikuyu’da toprağa verilen Behice Boran’ın cenazesine 20 bin kişi katılmıştı.

Boran’ın ölüyle komünistlere özgürlük yolunu açmıştı sanki. Bu ortamı değerlendiren birleşen iki parti ortak yönetimi iki Genel Sekreterin 16 Kasım günü Türkiye’ye döneceklerini açıkladılar. 

Dönüşler için ne dediler?

141-142.  Maddeler var iken ve komünist parti kurmak için dönüş kararına sol ve demokrat çevrelerden ilk tepkiler SUPHİLERİN DÖNÜŞÜ ve akıbeti anımsatılması oldu. Bazıları 141-142 varken dönmek ve komünist parti kurmak hayal ve maceracılık “içeriden çıkamazsınız”  açıklamaları yaptılar.

Hükümet ve siyasal kesimlerden: Başbakan Turgut Özal, “Evrenle aynı görüşteyiz bu bir provokasyon işidir. Zamanı değildir. Bu kanunlar olduğu sürece legal faaliyet yapmaları mümkün değildir. Zaten bütün faaliyetleri illegaldir” derken;

Süleyman Demirel (Doğru Yol Partisi Genel Başkanı): TCK’nın bazı maddeleri gereği Türkiye’de komünist partisinin kurulmayacağını, ancak sosyalist parti kurulması için yasak bulunmadığını söyledi.”  

Erdal İnönü (Sosyal Demokrat Halkçı Parti Genel Başkanı): komünist liderlerin Türkiye’ye seçim ortamında geliş nedenlerini anlayamadığını da belirterek ‘Bu geliş tabi bana biraz tuhaf görünüyor’” diye konuştu.

Bülent Ecevit (Demokratik Sol Parti Genel Başkanı): Vatandaşlıktan çıkarılmış olsun veya olmasın yurtdışında bulunan ve haklarında dava açılmış olan kimselere, yurda döndüklerinde tutuklanmayacakları konusunda güvence verilmelidir.”

Alpaslan Türkeş (Milliyetçi Çalışma Partisi Genel Başkanı): Özal’ı ‘komünizme davetiye çıkarmakla’ suçladı ve  TKP’lilere kesinlikle kapıların kapatılması gerektiğini’ belirten Türkeş, bölücü komünistlerin cenazesini Türk bayrağına saran bir Başbakan’dan daha ne beklenebilir” dedi.

Vahit Halefoğlu (ANP Hükümeti Dışişleri Bakanı):  TKP ve TİP genel sekreterlerinin Türkiye’ye geldiklerinde gözaltına alınmalarının, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında ki ilişkileri etkilemeyeceğini” söyledi. “Haydar Kutlu ve Nihat Sargın’ın Türkiye gelişleri Türkiye’nin içişleri olarak gördüklerini bu nedenle Türkiye’nin Sovyetler Birliği ilişkilerinde bu konuda bir değerlendirmeye gitmeyeceğini” açıkladı.

Ortam böyleydi ancak buna rağmen Özal’ın liberalleşme sözleri AB ile ilişkileri geliştirme arayışının yarattığı yeni bir ortam oluşuyordu, mesela Özal Kürt meselesini telaffuz ediyordu.

Haydar Kutlu (Nabi Yağcı)  dönüşlerinin anlamını şöyle özetlemişti:  “Bu yeni durum görerek Türkiye’nin politik sürecinin aktörü olmak istiyoruz ve süreçlere müdahale edeceğiz, müdahil olacağız, illegaliteye son verip ülkenin kaderinde söz sahibi olacağız. Demokratikleşmenin gelişebilmesi için Komünist parti üstündeki yasağın kalkması gerekiyor, biz fili durum yaratarak komünist partiyi kurmak için dönüyoruz, her şeyi göze aldık, demokrasi güçlerine ve halkımıza güveniyoruz”  diyor.

Dönüş için düzenlenen Brüksel Basın Toplantısı bildirisinde “Biz Türkiye’de demokratikleşme sürecine azami katkıda bulunmak istiyoruz. Genel seçimler öncesinde seçimlere katılacak bütün partilerin, komünist partisinin serbest çalışması konusunda kendi görüşünü belirtmesini ve bu konuyu halkla tartışmasını istiyoruz. Bu adımımızla hangi parti olursa olsun, seçimleri kazanacak olan partinin seçimlerden sonra bu sorunu hemen yeni hükümetin gündemine almasına yardımcı olmak, bu amaçla da söz konusu partinin seçimlerde bu konudaki politikasını halka danışabilmesine olanak sağlamak gerekiyor. Böylece parlamenter demokrasinin sağlıklı işlemesine katkıda bulunabileceğimizi düşünüyoruz.”

Dönüşler ve sonrası

Nihat Sargın ve Haydar Kutlu, 16 Kasım 1986’da Saat 14.45’te Münih’ten hareket ettiler. Türk ve yabancı 14 gazeteci eşlik ettiler:  Saat 15.30’da Ankara Esenboğa Havaalanına indiler. Havaalanın da 25 avukat bekliyordu.  

Havaalanında gözaltına alınan Kutlu ve Sargın’ın  Et ve Balık Kurumu yakınlarında gözlerinin bağlandığı ve elleri kelepçelendi.   Emniyet Müdürlüğü’ne yan taraftaki kapıdan girdiler. Otomobilden ayrı ayrı inen Sargın ve Kutlu’nun gözlerinin siyah bantla kapatılmıştı. ( Konuya ilgi duyanlar ve ayrıntılar için  Nihat Sagın’ın “900 gün” kitabına bakabilirler.)

Döndüler ve tutuklandılar ve özgürlüğü kazandılar 

900 gün tutuklu kaldılar. İddianamede, 141-142’den  Nabi Yağcı’ya  54,  Nihat Sargın’a 57 kez ayrı ayrı cezalar istendi.

Bir yandan Kutlu Sargın davası devam ederken, komünist partinin yasallaşması için illegaliteden çıkış adımları atılıyor.

8 Aralık 1990 Cağaloğlu’nda Çağdaş Gazeteciler Lokalinde bir  Basın Toplantısı düzenleniyor ve Komünistler yasala çıktıklarını açıklıyorlar. Ardından il ve ilçelerde kendilerini komünist olarak açıklamalar devam etti. Tabi aynı zamanda tutuklamalar da başladı ve bu kez savcılıklara “ bende komünistim” ihbarları yapan dilekçeler verilmeye başladı. Ve yüzlerce kişiyi tutuklamayacakları için savcılıklar dilekçeleri almayınca, postayla gönderme eylemleri yaptılar.

Mayıs 1990’da ulusal ve uluslararası dayanışma kampanyanın etkisiyle Kutlu- Sargın serbest bırakılıyor ve  Kutlu-Sargın davası  9 Temmuz 1992’de sonlanıyor. 

Suphilerin dönüşünde sonra ki 2. Dönüşün amacı gerçekleşiyor,  4 Haziran 1990’da TBKP’nin yasal kuruluş başvurusunu yaparak tüzel kişilik kazanmasıyla sonuçlanıyor.  Ardından il ve ilçelerde komünist partisi tabelaları asılıyor.

Ancak Anayasa Mahkemesi TBKP Programında Kürt sorunu dolayısıyla kapatma davası açıyor ve 16 Temmuz 1991’de TBKP’nin kapatılmasına karar veriliyor. Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararının Resmi Gazete’de yayınlandığı ay ve günü ilginç: 28 Ocak 1992.

 Karar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürülmüş ve Türkiye Mahkûm edilmiştir.

Peki sonra ne oldu…

Kapatma kararı devam ederken  ve 141-142.  Maddeler yürürlükte yken Türkiye Birleşik Komünist Büyük Kongresi 12-14 Ocak 1991’de  Ankara’da Maltepe’de yapıldı.

TBKP 1. Kongresi Partinin Geleceği Üstüne Karar ‘da “TİP ve TKP’nin birleşmesiyle sol hareketimizin tarihinde ilk anlamlı birleşmeyi gerçekleştiren TBKP, bununla yetinmemiş, Marksistlerin daha geniş birliği için çaba göstermiştir.

Bugün artık önümüzde oluşumuna ilk günden beri bizim de katıldığımız, programı, tüzüğü ve bileşenleriyle somut bir varlık haline gelmiş olan Sosyalist Birlik Partisi var.

SBP, aynı zamanda bizim partimizdir. SBP’nin özgürleşme davasına, 141-142-163’ün kaldırılmasına katkıda bulunabilmesi. Türkiye’nin demokratik yeniden yapılanmasında rol oynayabilmesi, bu partide yer alan herkesin ortak çabasına bağlıdır.

TBKP’nin en yüksek karar organı olarak Kongre’miz, Partimizin geleceği ile ilgili olarak;

Anayasa Mahkemesi’nde Partimiz hakkında açılan dava devam etiği ve yasal engellerin varlığını koruduğu koşullarda TBKP’nin, bu engeller aşılıncaya kadar, tüzel kişiliğini merkez organlarıyla sürdürmesini, bu sağlanınca tüzel kişiliğinin bütünüyle sona ermesini karar altına alır.

-Bunun dışındaki tüm TBKP üyelerini SBP içinde yer almaya, bu partiyi geliştirip güçlendirmeye çağırır. TBKP üyeleri bu yolla yasakların kalkmasına da daha büyük bir katkıda bulunacaklardır.

-TBKP’nin tüzel varlığının sürdüğü durumda, TBKP üyeliğini devam ettirenler merkez üyesi olarak kalabileceklerdir.”

1936 yılında Musollini  Faşizminin iktidar olduğu İtalya’dan aynen alınıp Türk Ceza Kanunu’na giren 141 ve 142 ve 163. Maddeleri, 31 Ocak 1991 - Bakanlar Kurulu kararıyla  kaldırıldı.

 

Kaynak:   “Solda Yenilenme Deneyimi ve TİP-TKP Birliği” Belge Yayınları 2017