16 Marta 1978... Hatırlamak, hatırlatmak


 

 "Yaşananlar soğuyunca tarih oluyor..."


"16 Mart 1978 başlığı 18 yaş üstünde, politik veya politik olmayanlar için büyük olasılıkla pek bir anlam ifade etmeyecektir. Aradan 38 yıl geçmiş. O gece, İstanbul Üniversitesi merkez bina işgal edilmişti, solun bütün fraksiyonları bütün gece boyunca hemen her amfide forumlar düzenlemişlerdi, sabaha kadar amfi,  amfi dolaşmıştım...

ve sabah ana kapıdan çıkararak yapılan müthiş protesto  yürüyüşü...

" 16 Mart Katliamı unutulmayacak, unutmayacağı" sloganını yıllar ve yıllarca  tekrarladık.
Söze sadık kalarak, 38 yıl sonra  anımsamak ve anımsatmak istiyorum.

16 Mart 1978 ile ilgili görsel sonucu



16 Mart 1978 günü İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde ülkücüler tarafından düzenlenen bombalı ve silahlı saldırı sonucu Hatice Özen (Dev-Genç), Cemil Sönmez (TİP), Baki Ekiz( İGD), Turan Ören (İGD), Abdullah Şimşek (TİP), Hamit Akıl (DDKD) ve Murat Kurt (İGD) öldü. 47 kişi yaralandı.




Aradan 38 yıl geçti. O zaman ölenler yaşasalardı 60’lı yaşlarda olacaklardı. Aradan geçen 38’da bu memleket çok şeyin değişmediğini zamanlarda yaşıyoruz. Siyasal nedenler cinayetler devam ediyor. Katliam gibi toplu cinayetler işleniyor.

Geçmişi anımsamayanlar, bilmeyenler bugün olan biteni anlayamazlar. Bugünün gençlerine 16 Mart katliamı nasıl olmuştu, sonra neler yaşandı, ana hatlarıyla anlatmak, dünün gençleri, bugünün dedelerine o günleri anımsatmak istedim.

O günlerde, “can güvenliği” olmadığı için üniversiteye toplu girilip ve toplu çıkılıyordu. 16 Mart günü de devrimci öğrenciler toplu olarak Turan Emeksiz yemekhanesi sokağı, Süleymaniye çıkışından çıkmak istediler. Polis buradan çıkışa izin vermedi. Üniversite polis noktası amiri Reşat Altay ve ekibi, öğrencileri ön kapıdan çıkmaya zorladı. 
Adı geçen polis memuru 16 Mart davasından yargılandı "görevi ihmalden yargılanıp, delil yetersizliğinden beraat etti" Reşat Altay, Hrant Dink davasında Trabzon Emniyet müdürü olarak karşımıza çıktı.

Polisin katliamdan dokuz gün gün önce bir yazıyla haberdar edildiği ortaya çıktı. Emniyet Teşkilatı Toplum Zabıta Müdür Vekili Murat Naiboğlu'nun 07.03.1978 gün ve 1982 sayılı yazısında şöyle denildi: "İstanbul Üniversitesi Hukukta 08.03.1978 günü ülkücü gruba mensup gençler karşı görüşlü gençlere Anfi 1'de saldıracaklar. Solcular okula gelmeye devam ederse 8-10 gün içinde bu grup üzerine bomba atılacağı..."

Olaydan sonra Ülkü Ocakları İstanbul İl Başkanı Orhan Çakıroğlu, o dönem Ülkü Ocakları'nda görevli Mehmet Gül, dönemin MHP İstanbul İl Başkanı Kazım Ayaydın ve Ahmet Hamdi Aksoy gözaltına alındı. Sanıklardan Sıddık Polat ise Elazığ'da yakalandı.

1978 yılında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı olayla ilgili soruşturma başlattı. 17 kişi hakkında takipsizlik kararı verilirken, diğer sanıklar hakkında ‘idam' istemiyle İstanbul 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde dava açıldı. 15 ay süren yargılama sonunda, Polat 11 yıl hapis cezasına mahkûm edilirken, diğer sanıklar delil yetersizliğinden beraat etti. Askeri Yargıtay'ın 5 Ekim 1982 tarihli kararından sonra Polat da beraat etti.

Herşey biliniyor, her şey planlı

16 Mart Katliamını yapanlar biliniyordu ama hukuk/hukukçular ve siyasetçiler; iktidar ve muhalefet olan sözüm ona sol sağ hiçbir iktidar bu katliamı yapanların üstüne gidip aydınlatmak için ne hukuk yolunun işletilmesinin önü açıldı ne de siyasi kararlılık gösterildi.

Avukat Cem Alptekin bu davanın peşini bırakmadı, davayı takip etti. Bu davayı takip etiği için, başına gelmeyen de kalmadı denilebilir.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1. sınıf öğrencisi olan Ülkücü öğrencilerin içinde gizlice faaliyet gösteren genç bir istihbaratçı, İstanbul Emniyeti'ne geçtiği bilgi notunda, "ülkücülerin 8-10 gün içinde İstanbul Üniversitesi çıkışında solcu öğrencilerin üzerine dinamit atıp, silahlı tarama yapacakları’’nı bildiriliyor. 

Emniyet arşivine 7 Mart 1978 tarih, 1.D.2.12780  koduyla girip resmiyet kazanan bilgi notunda belirtilen yer ve tarihte gerçekleşen katliama engel olunmadı. Bilgi notu katliamla ilgili soruşturma ve yargılamalar sürerken hiç ortaya çıkmadı. Olaydan 19 yıl sonra dava ikinci kez açılıncaya, bilgi notunun yazılışının üzerinden 22 yıl geçinceye kadar.
Emniyet Müdürü Şükrü Balcı ve Süreyya San'ın aralarında bulunduğu polis şefleri ‘‘görevlerinde kayıtsız kalmak’’la, Reşat Altay ise saldırıya uğrayan öğrencileri dağılma noktasına kadar koruma altında tutması gerekirken üniversite kapısında terk etmekle suçlandılar. İzmit 1. Asliye Ceza Mahkemesi'nde TCK 230 uyarınca görevi ihmalden yargılanıp, delil yetersizliğinden beraat ettiler. Sanık emniyetçiler hakkında verilen tek ceza polis başmüfettişlerinin önerdiği, disiplin cezası niteliğindeki ‘‘ihtar’’ cezası olmuştur.

Dava, zamanaşımına uğramak üzereyken yeni delillerin ışığında olaydan 17 yıl sonra 1995 yılında İstanbul Altıncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde ikinci kez açıldı.

Derin devlet işin içinde

1997′de İstanbul Barosu bünyesinde kurulan Susurluk Komisyonu’na gelen bazı belgelerden dönemin Ülkü Ocakları Başkanı Lokman Kondakçı ile dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş arasında katliamın karanlık noktalarını aydınlatacak önemli bir görüşme yapıldığı anlaşıldı.

Avukatlar bu belgeleri mahkemeye sundu ve Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan belge ve görüşme tutanaklarının tamamının gönderilmesini istedi. MİT mahkemenin bu isteğine olumsuz yanıt verdi ve İçişleri Bakanlığı’nın muhatap alınmasını istedi.
Uzun süren yazışmalardan sonuç alınamaması üzerine avukatlar, “MİT’in mahkemeye müdahale ettiği, savunma haklarının kısıtlandığı” gerekçesiyle davadan çekildi.

Ayrıca, büyük bölümü açıklanan, bazı gazetelerde de yayınlanan belgeler nedeniyle kendisi 16 Mart Katliamından kurtulan ve davayı takip eden Avukat Cem Alptekin ‘gizli belgeleri açıkladığı’ iddiasıyla İstanbul Beşinci Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı ve beraat etti.

Avukatlardan Hilmi Hanta, “16 martın çözülmesi demek, 12 eylülün çözülmesi demek. Onun için yıllardır MİT istenilen belgeyi göndermiyor. Aradan 25 yıl geçtiği halde deliller karartılıyor, toplanması engelleniyor” dedi.
Davada ortaya çıkan en önemli olaylardan biri Abdullah Çatlı’ydı. Çatlı’nın, 16 Mart katliamdaki bombaları temin ettiği ortaya çıktı. 24 Kasım 1997 tarihli duruşmada tanık olarak dinlenen emekli astsubay Oğuz Serçinlioğlu’nun verdiği bilgiler, ordu-çete ilişkisini gözler önüne seriyordu. Serçinlioğlu'nun verdiği bilgiye göre, Çatlı’ya verilen TNT kalıplarının kaynağı İstanbul 3. Kolordu Komutanlığı'ydı. Patlayıcıları Abdullah Çatlı' ya getiren Yüzbaşı Mehmet Ali Çeviker aynı komutanlık bünyesinde görevliydi.

İstanbul DGM, Susurluk Davası çerçevesinde yaptığı bir araştırmada olaylar sırasında polislere “durun, koşmayın"emrini veren Reşat Altay’ın Çatlı’yla beş kez telefon görüşmesi yaptığını belirlemesi de, katliamdan devletin ne kadar haberdar olduğunu ve davayı engellemek için elinden geleni yaptığını açıklıyordu. 

Dava yeniden açılıyor ama...

Davanın sonuçlanmasından sonra olayın zanlılarından Zülküf İsot'un öldürülmesi, dosyayı yeniden açtırdı. İsot'un ailesi oğulları ile birlikte Latif Aktı, Sıddık Polat ve polis memuru Mustafa Doğan'ın katliama karıştığını açıkladı. Katledilen yedi öğrencinin okul arkadaşları 10 Eylül 1992 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu. Ve 2 Ekim 1995'te dava yeniden açıldı. İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde açılan davada polis memuru Mustafa Doğan, Latif Aktı ve Özgün Koç'un 'Taammüden adam öldürmek ve yaralamak' suçlarından sanık oldu.Sıddık Polat hakkında daha önce kesinleşmiş yargı kararı olduğu için dava açılamadı. Sonunda bu dava da zamanaşımından düştü.

Devlet zihniyeti,  devleti korumak adına, devlet bekası için  düşmanlar üretilmeye, canlar alınmaya devam ediliyor.   Hukuk zihniyeti, yasaların uygulamasında değişen bir şey yok bile diyemeyecek kadar kötü bir  yolda devam ediliyor.