“28 Şubat Bin Yıl Sürecek” denilmişti!: Nihayet ilk yıllarına girdik galiba

 

“İnsanlar yeterince güçlü bir değerler sistemi üretemediklerinde bayağılaşırlar.
 Kalıplaşmış değerlere sığınırlar. Görgüsüzleşirler” 
 (Prof. Dr.Besim F. Dellaloğlu)

Eski bir Genelkurmay Başkanı, 28 Şubat “bin yıl sürecek demişti. Bir TV’deki tartışmaya katılan emekli bir kuvvet komutanı olan, Tuncer Kılıç, “28 Şubat binlerce yıllık Türk devlet geleneğinin, devlet düşüncesinin tezahürüdür. 28 Şubat zihniyeti binlerce yıl değil, Türk devletinin ebediyetine kadar var olacaktır” demiş ve devamında da "28 Şubat zihniyetini, an gelir TSK savunur, an gelir bugün olduğu gibi “onlarca sivil toplum” örgütü savunur” diye eklemişti. Sıra AKP iktidarına mı geldi!
İrtica ile mücadele devletin gündeminden hiç düşmedi.  Kasım 1990’da Mustafa Taşar’ın sorusu üstüne MİT 
Müsteşarı Bakanlar Kurulunda verdiği brifing de “İrticai güçlerin İçişleri bakanlığının her kademesine sızdıklarını belirtiyor.”  

“Batı cephesinde değişen hiçbir şey yok”  İmparatorluk devlet geleneği ve siyasi kültür genleri öylesine sağlammış ki, kuşaktan kuşağa, zamanın koşullarına kendini uydurarak devam ediyor. Padişah oğlunun kellesini alıyor, oğul padişah babasının. Padişah fermanım diyor, Sadrazam (Başbakan) uyguluyor, padişah ferman değiştiriyor, eski fermanı uyguladığı Sadrazamın kellesi gidiyor. Rüşvet almayan Nazır, Sadrazam hatta hiçbir devlet kapıkulu yok. Ne zaman ki iktidar mücadelesi başlıyor, kim ne halt yediyse, gün be gün, an be an en ince ayrıntılarına kadar tutulan kayıtlarların kapakları açılıyor. Kelleler uçuyor, mala mülke el konuluyor. “Kapı kulu, itibarlı kullar” bir gece de sıradan itibarsız kul olu veriyorlar. Bu ilişki aynı zamanda baba devlet ilişkisidir; “severde döverde… daha ötesi asar da keserde”. 2015’lerde de “baba devlet”  çocuklarını çok hırpalayıp eski baba devlet gözden düştüğü için  "yeni baba özne figürü aynı görevi, aynı zihniyetle devralmış durumda ve toplumun oy veren yüzde kırk ikisi de bu babayı bağrına basıp, üvey kardeşleri pataklamasına sevinç çığlıkları atarak, babaya daha sıkı sarılıyor.   Aile içi şiddetten mahkemeye çıkan “adam”,  Hâkime:  “Karımdır severimde, döverimde size ne oluyor” diyor.  FoucaultHer baba oğul ilişkisi aynı zamanda bir iktidar ilişkisidir.” diyor. İktidar ilişkisinde hegemonya ve otorite her zaman “baba”da oluyor.

İmparatorluk siyasi kültürü, Kemalizm ve resmi ideoloji olarak güncellendi

İmparatorluğun siyasi kültürü, İttihat Terakki iktidarı döneminde o zamanın koşullarına göre devam etmişti.Cumhuriyetin ilk yılları, cicim aylarıydı, 1921 Anayasası bunun somut göstergesi olmuştur.  Batılılaşma hevesi demokrasiye dönüşemedi. O günün batı dünyasında çoğunluğun oylarıyla iktidar olanlar, otoriter rejimlere, Nazizm’e, faşizm’e dönüştüler. Milliyetçilik- Irkçılığa dayalı ulus-devlet ideolojisinin revaçta olduğu, toplumun çoğunluğu tarafından bu ideolojinin desteklendiği yıllar başlamıştı. Hiç kuşkusuz dünya ekonomik krizi ve bu ülkelerde yaşanan kriz, ırkçılığı ve militarizmi ve 2. Dünya savaşı macerasını getirdi ve 40 milyon insan hayatını kaybetti. Başta Almanya olmak üzere savaşan ülkeler  Nazizm’in ve Faşizm’in sonuçlarından dolayı tüm dünyadan;  Almanya tüm insanlıktan özür diledi. Bu utanç tarihiyle yüzleşerek, demokratik değerleri, evrensel insan haklarını, hukukun üstünlüğünü göğüslerini gere gere savunuyorlar.

Cumhuriyetin ilk 30 yılı dünyanın, otoriter faşizm ortamından bire bir etkilendi. İmparatorluk siyasi kültürü, Kemalizm ve resmi ideoloji olarak güncellendi. Tarihi hafıza yenilendi. Tek parti dönemi, siyasi yapılanması ve devlet-toplum, devle-t birey ilişkisi felsefesi  Musollini’nin “Faşizm” kitabından alınmıştır. O tarihlerdeki resmi açıklamalarda Faşizm’den ve Nazizm’den övgüyle örnek model olarak söz edilmektedir. Gerçi 20’li yıllarda da Sovyetler örnek model ve İslam’a en uygun rejim ilan edilmişti.  Cumhuriyet Şuraları ( Sovyetleri) oluşturulmuştu.

28 Şubat zihniyetini, an gelir A.B.C.X.Y savunur!

Çok partili dönemi ortaklık özellikleri bakımında kategorik olarak dört döneme ayırabiliriz. (1) 45-60 2) 60-70 3) 80-90ve 4) 2000)  Dört dönemin ortak özelliklerini şöyle özetlemek mümkün: Devletin bekası; devletin kurumsal yapısının mufazası; siyasi ahlakın devamı; siyaset devlet ilişkisinde devletin ideolojik belirleyiciliği; kuvvetler ayrılığında belirleyici olanın en nihatinde resmi ideoloji, Atatürk ilke ve inkılâpları ve devletin birliği ve bütünlüğünü ödünsüz savunmak,( Evrensel hukuk, insan hakları, birey özgürlüğü… hukuk literatüründe yok) ve vesayet sisteminin her koşulda sürekliliği. Yıllarca askeri vesayet altında toplanan vesayet kurumları, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ve Milli Güvenlik Kurulu Kararları yoluyla kendini güncelleyerek, siyasi iktidar gibi en elverişli, güvenilir araçla kendini yeniden yapılandırarak kurumsallaşıyor.  Tuncer Kılıç’ın söylediği gibi: "28 Şubat zihniyetini, an gelir TSK savunur, an gelir bugün olduğu gibi “onlarca sivil toplum” örgütü savunur”. Paşanını söylediği o an,  demek ki  bu anmış. AKP 2010'dan sonra "o anı" başlaması için düğmeye basmış. Eski Türkiye’yi yıkıyoruz, yeni Türkiye’yi kuruyoruz pratiğine bakıldığında, kurulmakta olanın, devletin bekası ve sürekliliği için geleneğin güncellenmesi.  Ne yapılıyor? Yeni iç düşman tasnifi: Toplumu kimlikler temelinde bloklaştırıp, “iyiler ve kötüler” , “devletini milletini sevenler, devlet ve millet düşmanları” diye kutuplaştırıldı;  darbe karşıtlığı, millet iradesine karşı çıkan demokrasi düşmanları ilan edildi. “Hain komplolara” karşı algı mühendisliği yoluyla, zihinler sanal darbeye karşı  uyanık tutulup, siyasal İslamcılıktan-İslamcılardan ”yeni zinde güçler “ yaratıldı.

 AKP iktidarının hırsı kendini yeniden yapılandırma arayışındaki devletin işini kolaylaştırdı. Devlet iç hesaplaşmasını AKP'nin tarihsel mağduriyeti gidermek için geçmişle kavgasından yararlandı. NATO'nun yeni konseptine küresel dünyanın yeni durumuna göre, devletin ideolojik  ve kurumsal yenilenmesi kavgasını, AKP  eski devlet kavgası perdesi arkasında neredeyse tamamladı. Yeni anaya ile bu süreç bitmiş olacak. Kendini reformcu sanan, devleti değiştirdiği hatta ele geçirdiği hülyasına kapılan iktidarın, temsil ettiği sınıfa ve sosyal kesime devlet yoluyla rant transferi yaparak, iktidar etrafından yaratılan sermaye birikimine dayanarak, kuvvetler ayrılığını tek kuvvette toplayarak (Abdülhamit gibi)  mutlak egemen güç olduğu hülyası ve rüyasının mutluluğunu yaşıyor. 
Oysa Başkanlık sistemi  yeni devletin talebi. Devlet, toplumun değişim talebini  geçmişte olduğu gibi yukarıdan aşağı kurmak istiyor.Toplumun eylemli taleplerle değişim sürecine katılmasını istemiyor. Çünkü toplumu kontrol edemeyeceğinden korkuyor. Arap Baharı bu korkuyu körüklemiş olmalı. Kürt meselesini de APO-Kandil devlet-hükumet çemberinde TBMM'ni  ve Kürtleri Türkleri devre dışı bırakarak çözmek istiyor.
İmparatorluk devlet geleneği, bürokrasi ve iktidar kültürü ve gen’inin temel özelliği değişmiş değil. Değişen,  zaman ve özneler. Şimdilerde Cicim ayları yaşanıyor.  Bütün dinlemelerden,  ortaya çıkan yolsuzluk dosyalarından, bu istihbarat kurumlarının, sivil askeri bürokrasinin kaydı,  haberi, yok mu sanılıyor. İmparatorluk geleneğinin en önemli özelliği “ Emval-i Metruke kanunları” ve devletin kayıt sistemi mekanizmasıdır. Her şeyi Gülen Cemaatinin üstüne yıkarak, yeni vesayet sistemi perdeleniyor diye düşünüyorum.  Etyen Mahcupyan’ın reformculuk  “yeni kuruculuk” , Alev Alatlı’nın “Rönesans, eski solcu yeni AKP ‘lilerin “Demokratikleşiyoruz, yeni Türkiye kuruluyor” sandıkları: Devletin siyasal İslamcılığı kullanarak yeni vesayet sistemi kurmasıdır. Zamanını ruhuna göre değişerek otoriter yeni bir rejim kuruluyor. AKP iktidardan gittiğinde de bu rejim devam edecek  biçimde dizayn ediliyor. 
 Bu devlet demokratik devlet değil, otoriter devlettir. Bunu ilk gören liberal aydınlar oldu ve daha sonra Gülen Cemaati fark etti. Ve Kumpas la Etyen’in sandığı “kuruculuk” bana göre,  imparatorlukla kurulan devlet geleneğinin kendini güncelleyerek yeniden otoriter biçimde kurması, kurumsallaşmasıdır. Bu süreçte hiç iyi şey yok, olmadı demiyorum. İyi olan şeyler,  zamanını ruhu ve aklının olmazsa olmazı olarak yapılmak zorundaydı. Başka türlü devlet kendini soğuk sonrası dünyasına adapte edemezdi.  

Dengesi ve denetlemesi olmayan bu rejime başkanlık sistemini geçirirseniz Post Abdülhamit rejimi kurarsınız.Abdülhamit her şeyi tekleştirip, güvenlikçi- İstihbarat devleti olarak merkezileştirmişti. Şimdi devletin meşru saydığı kimliklerin çoğulculuğu üstünden demokrasi demagojisi yapılarak, başkanlık sistemi  yeni merkezi güvenlikçi-otoriter rejim kuruluyor.

Siyaset, devletten beslendiği, rant dağıttığı sürece, devletin aparatı olmaya mahkum olmuştur. Bu nedenle siyaset devleti yönettiğini sanır. Oysa devlet siyaseti ortak olarak görür. Çıkarları zarar görmeye başlayınca, ortağının bütün kirli çamaşırlarını ortaya döküverir.

Yeni devlet rejimin otoriterleşmesini istiyor. Yeni devlet sistemi tümüyle yerleştiğinde;  kurumlar yeni devlet aklına tabi olduğunda; yeni devletle AKP iktidarı arasında iktidar hegemonyası kavgası başlar mı? Yeni devlet; AKP kadroları, AKP’nin yarattığı sermaye sınıfı ve AKP’nin atadığı bürokrasi ile yoluna devam eder mi? Yoksa  “devleti ele geçirmek isteyen “Paralelcilere yataklık yapmak ve kendi paralelini kurmak isteyenler” suçlamalarıyla ayakkabı kutuları, kapatılmış 17-25 Aralık dosyaları, kapağı açılmamış başka dosyalar… açılır mı?

”Komünizm gelecekse onu da biz kurarız” diyen devlet aklı gibi “Kürt sorununu da biz çözeriz” diyen yeni devlet zihniyeti ne karşı: Neyse ki, Öcalan devleti iktidardan daha iyi tanıdığı için, çözümün temel ilkelere ve hukuki dayanaklara bağlanmasında diretti. Böylece yeni devlet Öcalan’ın siyasi meşruiyetini kabul edip Kürtlerin kendi kimlikleriyle toplumsal ve siyasi varlıklarını kabul etmiş oldu. Ancak bu tutum devletin demokratikleştiğini göstermez. Hele ki iktidarın demokratik istediğini hiç göstermez. Eskiye göre yeni diye gördüğümüz olup bitenler, soğuk savaş sonrası dünyada nerede duracağını karar veremeyen Türkiye’nin AB sürecini hızlandırma, Rusya İran Hindistan Çin’le yeni blok içinde olma,  Şangay Beşlisine katılma, Ortadoğu ve İslam Dünyası lider ülkesi olma gibi hayallerin peşinde koşuluyor. “Balyoz kumpası”  noktası sonrasında ulusalcılarla uzlaşarak devlet aklının değişmesinin rasyonel davranmaya geçtiklerini sanıyorlar.  Bu süreç demokrasinin genişletilerek değil, otoriter rejimle tamamlanmaya çalışılıyor. Cihan Tugal’ın son yazısında belirttiği gibi “…20. Yüzyıl’ın ortasında (hem tarihi, hem coğrafi) bir parantez olarak yaşanan totaliter 1930’lar, 21. Yüzyıl’ın hâkim paradigması haline gelebilir. “

Bu yazı konusu, 15 Kasım 1990 yılında Adımlar Dergisinde “Demokratik Cumhuriyet” başlıkla yazımdaki şu cümleleri yeniden okumamdan çıktı. “ Özal’ın yeni anayasada başkanlık sistemi önerisi aslında basit bir hesap değildir. Çatışılan nokta, rejimin bir iki ufak değişikle devam ettirilmesi ya da “devletçi düşüncenin” ne ölçüde aşılıp aşılamayacağı tartışmasıdır. Ancak tartışma böylesine derinlikli yapılmıyor, daha çok magazinsel yanlar ortaya çıkartılıyor. Sorun elbette ki politik görüş farklılıklarının ötesinde, politik dengelerde yeni unsurların oluşmasını beraberinde getirecektir.

Sivilleşme derinliği ne olursa olsun, ordunun politik yaşama bugünkü gibi elini kolunu sallaya sallaya müdahalesinin önünü kesecektir. “Milli birlik ve bütünlüğü koruma adına anayasadan aldığı müdahale hakkı fiilen ortadan kalkacaktır, yani “sıradanlaşacaktır”.

12 Eylül’ün tasfiyesi bu nedenlerle sancılı bir süreçten geçiyor. İrtica’ın attığı gerekçesiyle ordu yeniden devreye sokulmaya çalışılıyor. Laik güçler ve laik olmayan güçler gibi suni bir ayrımı, yeni gerginlik odaklarının oluşmasına yom açıyor.

MİT Müsteşarının Mustafa Taşar’ın istemi üstüne Bakanlar Kurulunda verdiği brifing de “irticai güçlerin içişleri bakanlığının her kademesine sızdıklarını belirtmesi” aslında o kadar vahim bir olay değil, ya da bilinmeyen bir şey hiç değil. MİT Müsteşarı İçişleri Bakanlığındaki dincilerin örgütlenişini şimdi öğrenmiş de değildir. ( CHP-MSP koalisyonunun İçişleri olan Bakanı Korkut Özal zamanın gazete haberleri ve yorumlarına bakıldığında “Emniyet ‘Takunyacıların’ eline geçtiği” gibi onlarca yüzlerce habere rastlanır)

Bugün bunların ortaya çıkartılması anlamdır. Olağan üstü ortam yaratılarak, korku egemen kılınmaya çalışılıyor. Böylece var olan statükonun bozulmaması, rejim tartışmasını derinleştirmeden, küçük revizyonlarla geçiştirilme hesapları yapılıyor. “Devlet tehlikede, o halde devleti korumak gerekir” tezi topluma yeniden kabul ettirilmeye çalışılıyor. Aslında çok açık olan durum, çok ince bir çizgide yürünmesinden dolayı bilinç bulanıklığına yol açıyor. “Tartışmanın ön planı irtica, arka planı ise nasıl bir rejim sorunudur.”

Türkiye İran tipi ve Ortadoğu İslam ülkelerindeki gibi bir rejim mümkün değildir. Türkiye’nin tarihsel gelişim, kültürü, sosyal yapası buna olanak vermeyecek duruma sahiptir.

Sorunun gerçek yanı bir yana itilerek, gizlenerek sonuç almak olanaklı değildir. Çoğulcu, demokratik, çağdaş bir Türkiye için bütün tabuları bir kenara iterek tartışmak gerekli. Yenilenen dünyada Türkiye nasıl yer alacak? Bu soruya en geniş kesimler tartışarak yanıt bulmaya çalışmalılar. Bu elbette kolay olmuyor. Fiili durumlar yaratarak ilerliyoruz. Komünist parti kuruluşu, Kürt sorunun tartışılması, öğretmenlerin sendika kurmaları ardından memurların sendika kurmaları…”