“Acıyı bal eyledik”

Acıyı bal eyledik”

Yakın tarihte işlenen bazı siyasi cinayetler ve doğal ölümler,  toplumun zihniyet dönüşümüne ve tarihsel gelişmeye yön verdi.  Paris Cinayeti ve cenazelerin Türkiye getirilmesi, Diyarbakır cenaze töreni, siyasilerin yaptığı barışçı açıklamalar bir zihniyet dönüşümünün yönünü işaret etti.   

Cenazede ve bayramda, küskünlük ve düşmanlık unutuluyor, vicdanla baş başa kalınıyor. “Acıyı bal eylemek” sözü böylesi günler için söylenmiş olmalı. Ölüm acısı ve bayram sevinci, insanî olmayan her şeyi üstümüzden uzaklaştırıp, “insanı, insanla” yüz yüze getiriyor.  Ölümün “hiç”liği,  bize yok olacağımızı anımsatması gibi,   bayramlarda, yaşamanın keyifliliğini anımsatıyor. Bu iki duygu,  insanı  “araçsal” insan  olmaktan çıkartıp, hakikat dünyasının öteki derinliklerine taşıyor. 

 Öfke, şiddet ve ölüm acısının çepeçevre sardığı gerilimli günlerden, cenaze merasimi sessizliğinde,  ölenlerin ruhlarıyla kucaklaşarak, yaşamanın ve yaşatmanın ne kadar değerli olduğuyla yüzleşip,  yürekler yumuşuyor, sinirler gevşiyor. “Allah bu acıyı kimseye göstermesin” temennisi;  acıdan öfke, kin doğmasını engel oluyor.   Ölüm acısından şu yada bu  için,  öfke, kin, nefret üretilerek  insanın üstüne boca edilmediği   zaman, insan kendi  vicdanıyla  karar verdiğinde  doğru olanı yapıyor. 

Başta belirttiğim, “Bazı siyasi cinayetler ve doğal ölümler”, siyasete ve toplumsal gelişmeye olumlu veya olumsuz yön veriyor.  Yakın tarihten üç tipik örnek:  Birincisi, Behice Boran’ın ölümü.  Boran, Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) adı altında birleşme toplantısı için Brüksel’de düzenlenen basın toplantısından iki gün sonra, 10 Ekim 1987’de, Brüksel’de hayata veda etti. 

Türkiye’de ANAP’lı yıllar ve Özal’ın ekonomik ve siyasi liberalleşme hamleleri yaptığı, 141-142’nin kaldırılacağının sık sık söylendiği, Komünist Parti kurmanın yasak olduğu bir dönemdi. Behice Boran 12 Eylül sonrası yurtdışına çıkmış, siyasi sürgün ve mülteciydi. Hakkında açılmış davalar vardı.  Behice Boran’ın cenazesini Türkiye’ye getirmek için diplomatik girişimlere olumlu yanıt verildi.  Boran, 1965 seçimlerinde Urfa’dan milletvekili seçilmişti. Boran için 16 Ekim 1987’de Ankara’da, TBMM’de resmi tören yapıldı. Boran, 18 Ekim 1987’de İstanbul’da, özgürlük ve demokrasi şöleni niteliğinde mitingle,  Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. TBMM cenaze töreni düzenlemesi,  siyasal sürecin yönünü demokratikleşmeye yönelten, rejimin 12 Eylül’cü yapısında bir yırtılmaydı diyebiliriz.  Boran’ın ölümü sonrası, TİP Genel Sekreteri Nihat Sargın, TKP Genel Sekreteri Haydar Kutlu ( Nabi Yağcı)  yasal Komünist Parti kurmak için, politik sürgün oldukları Avrupa’dan Türkiye’ye dönüş yaptılar. Ardından 141-142, 163’üncü maddeler kaldırıldı.

 İkincisi,  Uğur Mumcu cinayeti.  24 Ocak 1993 yılında Ankara’da arabasına yerleştirilen  bomba ile  öldürüldü.  Suikastı, İran bağlantılı, İslâmî Kurtuluş Örgütü, İBDA - C, İslami Cihat gibi çeşitli örgütlerin işlediği açıklandı. .  Mumcu’nun öldürüldüğü yıllar, “karanlık yıllar” olarak anılan, faili meçhullerin ve savaşın yoğun yaşandığı dönemdi.  İktidarda, DYP-SHP hükümeti, askeri vesayetin her şeye egemen olduğu,  Milli Siyaset Belgesinde, irtica’ın iç tehdit olarak büyüdüğünü “tespit edildi bir dönem. Uğur Mumcu’nun cenaze töreni, “lâik Türkiye’yi savunma”  askeri vesayete  destek  mitingine dönüştürüldü. Cenaze töreninde askerler üniformalarıyla yürüdü..  Özal’ın başta Kürt sorunu, yeni anayasa ve demokratikleşme adımlarında karşı, “Cumhuriyeti koruma, lâikliğe sahip çıkma”  adına, Demirel’in deyimiyle,   “Devletin rutinden çıkması” olarak tanımladığı karanlık dönem başladı. Sonra neler oldu anımsayalım. 17 Şubat 1993, Eşref Bitlis’in uçağı düşürülüyor, 17 Nisan 1993, Özal’ın sır dolu ölümü,  24 Mayıs 1993, Bingöl’de 33 askerin infazı,  2 Temmuz 1993 Sivas’ta Madımak Oteli katliamı ve 1993- 1995 yılları arasında Kürt işadamları öldürüldü, binlerce faili meçhul cinayet işlendi.  TBMM faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu bu cinayetlerin “Devlet politikası” olduğunu saptadı. Uğur  Mumcu cinayetiyle başlayan süreç 28 Şubat’a uzandı ve sonrasında da devam etti. Uğur mumcu cinayeti,  Türkiye  demokratik değişimine karşı direncin işaret fişeği olarak kullanıldı.

Üçüncüsü, Hrant Dink  cinayeti, 19 Ocak 2007.  Hrant Dink cinayetinin  Uğur Mumcu cinayetini organize edenlerin uzantısı  olduğu  MİT raporuyla ortaya çıktı. Ancak  Gladio’nun  oyunu bozuldu. Hrant, bu toplumun vicdanın sesiydi. Resmi ideolojinin Ermeni düşmanlığına karşı, bu toprakların ayrılmaz parçası olarak kardeşlik diliyle buz kıran gibi yürüdü.  Hrant, barışın, kardeşliğin,  demokratik direnişin, özgürlüğün sembolü oldu.  Gladio’nun bütün parçalarının, Hrant cinayetinin üstünü örtme çabalarına karşın, 6 yıl sonra “ bilinen” gerçekler ortaya çıktı. 

Paris’te PKK’li üç Kürt kadınının öldürülüşü sonrasında ortaya çıkan durum,  Kürt Türk, toplumsal zihniyetin nasıl değişebileceğini gösterdi. Devlet ve siyasi iktidar- siyasiler,  Medya olumsuz müdahalede bulunmadığı zaman, acının acı gibi yaşandığı, toplumun vicdanıyla hareket ettiğini gördük. Kürtler, cinayete kurban giden üç Kürt kadını, onların siyasi kimlikleriyle, siyasi simgeleriyle uğurladılar. Diyarbakır cenaze töreni, ölenlere saygının yanı sıra, barışın nasıl bir şey olduğunun somut göstergesi oldu.  Barış içinde, özgür ve eşit  birada yaşamanın “işte böyle bir şey” olacağını gösterdi.