AKP demokratikleşmeyi istiyor mu, mecbur mu?

AKP demokratikleşmeyi istiyor mu, mecbur mu? 

Demokratikleşme paketi, iktidarın içte ve dışta imaj değiştirmesi, İslamcı ideolojik siyasetten, reel politiğe dönüş yaparak demokratikleşme/normalleşme, yolunun izlenmesi için dönüm noktası olabilir mi?

 İkinci soru: AKP iktidarı, devletten bağımsız, devletin istemeyeceği siyaset yolu  izleyebilir  ve reformlar yapabilir mi?

Türkiye’nin soğuk savaş sonrası değişen dünyaya uyum sağlayacak arayışlara girdi. Devletin asker, sivil, bürokrat ve iş dünyasından önemli bir kesim devleti yeniden yapılandırılması, İktisadi devlet teşekkülü, ithal ikameci politika, devlet destekli  kalkınma, sübvansiyonlar, sabit kur, sisteminin  değiştirilerek küresel kapitalizmin parçası olmak istiyorlardı.

 
Özal’lı ANAP’ın birinci dönemin de tabular eğilip bükülmeye başladı. Tarihsel reformların ve değişimin yolu açıldı, serbest piyasa, para politikası, serbest kur,  ithalat- ihracat rejimi, özelleştirme gibi ekonomide liberalleşme ilk adımlar oldu.

Bireysel haklar ve özgürlüklerin genişletilmesi; düşünce ifade ve inanç özgürlüğü, Kürk kimliğinin tanınması gibi sorunlar, iç dinamikler  -toplumsal değişim talebi-  bütünsel reform talebi olarak ortaya çıkmadığı için Avrupa Birliği üyeliğinin “şartı” ve Türkiye modernleşmesinin –muasır medeniyet seviyesinin- gereği olarak ifade edilmeye ve gündeme getirilmeye başlandı.

Değişim sürecinin  dönüm noktasına, Aralık 1999’da “AB Helsinki Zirvesinde”  “tam üyelik” adaylığı kesinleştiğinde girilmişti. Üyeliğin tamamlanması, “siyasi, ekonomik… kriterlerin yerine getirmesine bağlıydı. 

Ve BM, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi  (1948’de imzalandı)  “Kişisel ve Siyasal,  Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’ 2000 yılında,  Ana sol ( ANAP- DSP-MHP)  iktidarı döneminde imzalandı. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, (1953’de imzalandı) “bireysel başvuru hakkı” 1987’de ANAP hükümeti zamanında kabul edildi.

 Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, 15 Ekim 1985 tarihinde imzaya açıldı, Türkiye,  21 Kasım 1988'de imzaladı. Şart’ın, özerklik, yerinden yönetim gibi bazı madde ve paragraflara çekince koyuldu.  

Bu anlaşmaların imzalanmasıyla, devletin, 
Tanzimat’la başlayan, devlet kontrolünde ki değişim zihniyeti  devam ettiğini görüyoruz.

“Komünizm gerekliyse onu da biz getiririz” diyen devlet, “devletin bekası” nın gerektirdiği kadar yapma geleneği devam ediyor.

 Devlet iradesi ve devlet aklına rağmen değişim gerçekleştirmek bu topraklarda çok zor.

Çok partili sisteme geçiş, devlet partisinin “ortanın solu partisi oluşu”  veya dini eğitim, din işlerinde devletin uygun gördüğü mezhep’in devlet dini haline getirilmesi gibi…

 Özal’la başlayan değişim adımları, Özal’ın ölümü sonrası, durakladı. Demirel’in tanımıyla, “Devlet rutin dışına çıktı.”  Ana yol ( RP- DYP koalisyonu)   ve Ana sol  (DSP-ANAP- MHP koalisyonu)  hükümetleri döneminde,  değişim  karşıtları bütün güçleriyle, “şeriat geliyor, bölünüyoruz, cumhuriyet elden gidiyor”a sarılarak direnmeye başladılar.

 Türkiye’nin makas değiştirme adımları sert dirençle karşılaştı.  Gladio yapıları harekete geçerek kanlı cinayetler  işlediler, psikolojik harekatla toplumu sindirmeye çalıştılar.

Sivil askeri bürokrasi, devlet kapitalizminden beslenen iş dünyası, devletçi basın-medya, mafya, Cumhuriyeti savunma cephesi oluşturdu.

Karşı cephe için İslamcı partinin yükselişi bulunmaz fırsat olmuştu. Şeriat düzeni görüntülü senaryolar sahneye konuldu. Laik, cumhuriyetçi, modern, Türklerin, “yaşamları, hayat tarzları ve canlarının tehlikede” olduğu korkusu pompalanarak, değişime direnişin toplumsal tabanı yaratıldı.

 PKK ile savaş, faili meçhuller, siyasi suikastlar, Kürt şehirleri ve kasabaları askeri kuşatma altına alındı. Ölen asker cenazeleriyle Kürtlere karşı milliyetçilik öfkesi körüklendi.

 Devlet içinde değişime karşı direncin dışa vurumu,  28 Şubat ve 2002’den sonra  AKP’yi iktidardan indirme darbe planlar, statükoyu koruyan Yargı kararları… Türkiye’nin değişim sürecini durdurmayı amaçlıyordu.

  Cumhuriyet mitingleri, başında emekli generallerin bulunduğu “sivil toplum” örgütleri, basın ve medya, yeni kurulan TV’ler,  gazeteler, internet siteleri vs… devletin rota değiştirmesini durdurmayı amaçlıyordu.

 Demokratikleşmenin sınırı neresi? 

Yukarıda belirttiğim, “Kişisel ve Siyasal,  Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’  imzalanması,  Kemal Derviş’in, ekonomik istikrar programıyeni devlet aklının ekonomiye ve siyasete  yeni rota çizmesi olarak değerlendirilebilir.  MHP'nin şiddetten uzak durması,  CHP'de Baykal operasyonu... bunlar değişen devlete   göre siyaseti dizayn etmektir. 

 2002’de iktidar olan AKP, değişim isteyen devletin yeni Milli Siyaset  politikalarına göre  kendi politikalarını uyumlaştırarak,  reformlar yaptı. Anımsayalım: AKP 2002'de derinlikli reform paketiyle  ortaya çıkmadı. 12 yıllık iktidar döneminde, devletin  sınırlarını çizdiği kadar, "paketler", " torba" yasalar hazırlayarak, reformları yaptı. 

AKP, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ‘le 2002-2007 yıllarında zorlu geçen beş yıl çalıştı. Buna rağmen bu dönemde, AKP'nin yaptığı bazısı "devrim" niteliğindeki reformlar  (Yargı, medeni kanun, ceza kanunu …) "12 Eylül'den çıkış" geçirilebileceği konusundaki umutları güçlendirdi.

 Demokratikleşme adımlarına toplumdan ve liberal aydınlar, demokratlar ve özgürlükçü soldan verilen siyasi destek, iktidarı cesaretlendirdi.

Bu reform adımları, değişim karşıtları tarafından "rejim değiştiriliyor, cumhuriyet elden gidiyor"  tezleriyle direnişe geçildi. 

 Direncin kırılma tepe noktası, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi olmuştur. Darbe planlarının ortaya çıkartılması, yeni devletin operasyonudur. Böylece, statükoyu koruma  fiili direnişi, moral psikolojik olarak kırılmıştır.

                                                  Demokratikleşme paketi ve değişim 

Demokratikleşme herkesi değiştiriyor. AKP'nin siyasal parti  olarak tarih sahnesine çıktığında,  bugüne kadar yaptıklarını hayal  ettiğini sanmıyorum.  AKP'nin Milli Görüşten koparak değişim arayışı ile,  devletin değişim arayışı üst üste düştü.

AKP toplumun değişim taleplerini dile getirerek kendine meşruiyet sağladı. Değişim isteyen devlet'de AKP'nin islamcı kimliğine karşı çıkarak statükoyu korumak isteyenlerin açığa çıkmasına zemin hazırladı,  çatışma kurumlar arasında  değil de AKP üstünden oldu.

 2010 Anayasa referandumu ve 2011 genel seçimlerinden sonra devlet ve AKP'deki otoriter değişim, yeni devlet statükosunun  artık  geri döndürülemeyecek biçimde yerine oturduğunun göstergesidir.

AKP iktidarı ve devlet, “değişim dedik ama bu kadar da demedik” dercesine 2011 den sonra, tıngır, mıngır giden reform aracının el frenini çekti.

 Demokratikleşme,Barış Süreci’ne kilitlenerek,  Kürlerin bölgede yeni statülerine karşı savaş tehdidi, Kürt siyasi hareketiyle pazarlık adına temel hak ve özgürlükler siyasi şantaja dönüştürüldü.

 Gezi eylemine karşı sert tutum ve polis şiddeti marifetiyle yaratılan gerilim ve “rejim tehlikede”  yaygarasıyla: İmzalanan uluslararası sözleşmelerdeki, bireysel hak ve özgürüler, azınlık haklarının tüm gereklerini yerine getirmemek için, “sentetik darbe” senaryoları devreye sokuldu. Bütün muhalif gösteriler, “provokasyon, marjinal, darbe eylemi” olarak “suç” işleme olarak ilan edildi.

 Özgürlükler alanının sınırları devlet ve AKP tarafından Milli Siyaset Belgesi olarak yeniden belirlenmiş her halde. 

 Devlet daha çok konuşmaya başladı: Valiler,  siyasetçi gibi,  AKP adına konuşanlar devlet memuru gibi konuşuyor.

 Yeni demokratikleşme paketi AKP iktidarını lütuf’u gibi takdim ediliyor.  Paketin içine ne var tartışmasıyla seçim PİAR’ı yapılıyor.

 Anayasal ve hukuki değişiklik için hiç acele edilmiyor. Çok sayıda hak, fiili durumlar sonucu kullanılıyor,  yasalara göre bu fiili durumlar suç! Durum böyle olunca, iktidara, silahlı bürokrasiye ve yargıya keyfiyet! Çifte standart uygulama fırsatı yaratılıyor. 

Hazırlanan paketler, fiili durumların "vicahiye" çevrilmesi oluyor.

AKP iktidarı Demokrasi Paket(ler)ini,  demokratlığının ölçütü olarak kullandı, temel insan haklarını, siyasi pazarlık haline getirdi.

Bugüne kadar yapılan reformlarda AKP’nin gösterdiği siyasi iradenin Saiklerini derilikli bakılıp, analiz edildiğinde, eski devlete karşı mücadele, statükonun değiştirilmesinin amacının, “modern demokrasinin” kurum ve kurallarının tümüyle kurulması, demokrasi, insan hak ve özgürlüklerinin Batı dünyası düzeyine çıkartılması hedefinin temel hedef olmadığı, dış politikada Mısır, Suriye olaylarıyla “İslamcılık”: Sünni İslami inanç değerler ve ahlaka dayalı ideolojik siyasal ve toplumsal düzen amaçlandığı ortaya çıktı. Bu ideoloji neo Milli Görüş olarak tanımlanabilir; demokratikleşme, devletin AB standartlarından yeniden yapılanması görüşünde birçok çelişkili önemli noktalar bulunuyor. Bu çelişkileri en başka Abdullah Gül sık sık ifade ediyor. Erdoğan Kahire, Şam, Riyat.. gibi Sünni İslam  dünyasına bakarken, Abdullah Gül, Bürksel’e , AB  ülkelerine, Batı demokratik değerlerine bakıyor.

 Demokratikleşmeye bu iki bakış açısı, demokratikleşmenin sınırlarını da belirliyor. Büyüme, kalkınma için demokrasinin olmazsa olmaz koşul olmadığı fikrini AKP içinde dile getirenler, AKP’nin bugünkü politikalarını belirliyorlar. Bu kesimin görüşleriyle,  yeni devletin askeri, bürokratik güçler, devlet medyası, askeri sanayi  alanına girenler başta olmak üzere AKP iktidarı döneminde  büyüyen iş dünyasının görüşleri bütünleşiyor gibi...

Ekonomik büyüme! için demokrasi  şart değil. Çin demokrasi olmadan büyüyor. Rusya otoriter rejimle  süper güç olmaya doğru gidiyor...

 “Yeni” siyaset ve devlet statükosu, özgürlüklere yeni sınırlar konularak oluşturulursa, yeni yeni kutuplaşmalar kaçınılmaz olur. Yeni anayasa tadilat anayasası olarak kalabilir, nasıl 30 yıl 12 Eylül anayasası ile idare edildi ise, toplumdan büyüt talep  gelmediği sürece, bu haliyle  anayasa devam edebilir. "Yeni" devlet bundan çok mutlu olur. 

Yeni paketle,  demokratikleşmede son durak anonsu yapılabilir.

"Yeni" devletin bekası için bu kadar değişim yeter denilebilir.

Daha fazla özgürlük, demokratik hak gibi  “icat çıkartmayın”

“Bu kadar hak, özgürlük yeter.”

Allahtan belanızı mı istiyorsunuz.

“Bu memlekette Kürt diyemiyordunuz.”

Ermeni Soykırımının 100.Yılı zaten başımıza bela olacak!

Bu noktadan sonra söylenen her söz, yapılan her muhalif hareket, devlete karşı, devlet düşmanlığı suçudur sözlerini duymaya başladık, daha sık duymaya başlarsak şaşmamak lazım.

Bu zihniyet ve bu dil, uygulamalar süreklilik kazanırsa, değişim süreci  kendi dinamiklerini ortaya çıkartarak devam eder.