Algı ile hakikat arasına sıkışmış insanlık

 

Bugün ne oldu?  Kim ne söyledi?  neden söyledi?... yaaa, haaa, ahhh, vahhh... ve de bu akşam kim neyi tartıştı... Tartışma programları, Twitter notları, Facebook yorumcuları (bende dahil)  Post Modern teorisyenlerin “dünya küçük bir mağaza” veya  “post modern zamanda  herkes  jön, herkes  çok önemli” olacak diyorlardı.

Babalarına ve kendilerine rahmet,  bu teori kırk yılı bulmadan gerçek oldu.

 Karagöz- Hacivat perdesine bakarak,  perdede gördüklerimizin zihnimizde oluşturduğu kurguların benzerleri ile karşı karşıya kaldığımız gerçekle, hayal dünyasında yaşıyoruz.

Herkes perdedeki gölgeyi yorumluyor ya da ahkam kesiyor, kimse perdenin arkasındaki “gerçekliğe” bakmıyor.

Hayallerimiz ve gerçeklerimizle birileri epeyce bir zamandır fena halde oynuyor ve kullanıyor.
Belki hep böyleydi.

Bir başka şey:  Hız denilince aklıma ilk gelen, hayatın ve düşüncenin hızı. İkincisi, otobanda giderken, mesela aracınızın katran üst sınırı göstergesi 240 km, trafik levhasında hız sınırı 90 km yazıyor.  Arabayı tasarlayan kuramcı teorisini gerçekleştirmiş ancak onun gerçekliği pratiğe uymuyor, pratikte uygulanamıyor.

Sonuç olarak; hayatın hızı ve pratiği ile düşüncenin teorisi ve pratiği bütün durumlar ve zamanlarda üst üste düşmüyor, çakışmıyor.

 Özetle, teori ile pratik çok ender üst üste ve iç içe olabiliyor.

Bıçkın solculuk zamanımızda iki kitap okuyup, afili üç beş teorik laf öğrendiğimizde   “her şeyi bilen” dik. Onlardan birisi de “teori olmadan pratik olmaz, pratik olmadan teori olmaz” dı.  Bu deyimi herkes kendi keyfine göre eğip, büker,  işine geldiği gibi kullanırdı. Zaten solun bütün tarihi bu deyimi yorumlama, buna göre kendini tanımlama kavgasıyla geçti. Bütün fraksiyonlar bu terimi yorumlamadan doğdu demek doğru olur.

Algı”ların hazırlanıp önümüze konduğu ve bunun üstünden ne kadar düşünürebiliyorsak, düşünüp kanaat oluşturup karar verdiğimiz bir dünyada yaşıyoruz.

Gömlek, ayakkabı almakta ne kadar özgür isek, siyasal tercihlerde de o kadar özgürüz.

Teori, pratik, kuram, felsefe, mantık... gibi kavramlar Marx’ın tanımıyla “değişim değeri” olmayan, halkın tabiriyle  “beş para etmez”  ŞEY’ler oldu; ama araçsallaştırılıp , bağlamlarından kopartılarak “kullanışlı” hale getirilip meta haline getirildi.

Hayatın anlamı ne?

Tarihe bakıldığında çoğu zaman teori ya çok önde koşmuş  ( ütopya) ya da çok geride kalmıştır ( doğma).  Her iki durumda felaketler getirmiştir, tarih örneklerle dolu.

Makul olan ya da normal olan; insana, doğaya zarar vermeyen teori ve pratik ilişkisini kurabilmek ama aklının sınırlarını zorlayan insan, sınırları zorladıkça makul ve normal olandan uzaklaşıyor, Marx’ın söylediği gibi kendine yabancılaşıyor, insan-i insan olmaktan, vicdanlı, gönül gözüyle âlemi görmekten çıkıyor, yarattığı mekaniğin parçası haline geliyor.

Hayatın anlamı ne? Ben kimim sorusunu soramadıktan sonra: Ne materyalist ne metafizik ne tasavvuf dünyasına ait olmayan: Bütün gayesi güdülerine teslim olmuş, “hiç ölmeyecek gibi hırslı” kendinden geçmiş bir yaratıklar âleminde sörf  yapmak oluyor  hayat.    

Hayatın hara, güresinden geri çekilip âleme bakıldığında, karıncalar dünyasını, çakallarla, kurtların kavgasını izler gibi oluyor insan.

Sanki bu zamanda yaşayanlar olarak bizler daha kötü olacak günlerin iyi günlerini mi yaşıyoruz? Ya da, insan olmak başka bir şey olmaya başladı da, biz, insan-i  insan’ın son kuşağı mıyız yoksa diye düşünüyorum.

Algı sanatı !: Şapkadan tavşan çıkartmak

“Doğru”,  selpak mendili ile aynı işleve sahip oldu. Sümkürmen mi geldi, sümkür ve at.  Geriye dönüp de “Yahu ben düne doğru diyordum, bugün niye doğru demiyorum”  diye sormak o insan(ların)  aklına gelmiyorsa, böyle insan(lardan)  korkmak, kendimizi korumamız lazım.

Doğru” kavramı ve bilgisi bir kere aşındı mı, her şeyi yapmak meşru ve haklı hale geliyor.  Okullarında felsefe ve mantık okutulmayan canım memleketimin güzide insanları, meseleleri akıl yürütme, mukayese yapma, soru sorma yerine, kas  ve iman gücüyle çözmeyi “hak” sanıyorlar. Böyle insanlardan korkulmaz da ne yapılır.

 Teorik doğru ile pratik doğru bir düşünme metodoloji ile karar verme meselesi. Teorik doğru: Nesne(ler)  üstünde teoriyi kuran irade(ler) tarafından sınanması,  deneme yapılarak doğrulanması gerekir. Pratik doğru: İster teoriye bağlı veya kendiliğinden doğal akışı içinde, deneme sınama yoluyla doğrulanmaktadır.

Teorik ve pratik doğrular bazen birbirlerini yönetir veya yönlendirirler, bazen de ters yönde birbirlerinden zıt yönde ilerlerler. Her ikisine de belirleyen özne, öznel olan fiildir/pratiktir. Teori ile pratik arasındaki ilişki bütünlüğü: Düşündüğünü yapabilme iradesi ve gücüne sahip olabilmekten geçmekte. Siyasal ve sosyal hayatta, bireysel hayatta – iş, aile, eş, dost vs.-  iradi karar vererek yaşanıyor. Mesele  iradenin nasıl kullanıldığında: Demokratik, adil, eşitlikçi veya otoriter... Veya iradeyi algılar yaratarak,  algıları hakikatmiş gibi kullanarak araçsallaştırıp kullanmak. Küresel dünyanın “başarılı!” siyasetçileri böyle yaparak başarılı oluyorlar. Mesela, demokrasiyi, insan haklarını, özgürlükleri söz olarak sık sık kullanıp pratikte hiç de böyle davranmayarak başarılı oluyorlar; buna ön adında siyaset ve sosyal bilimci olanlar “algı yönetimi”  başarısı diyorlar. Eskiden bunun adı sahtekarlık, yalancılık, iki yüzlülüktü...

Zamanımızda teorik gerçekliğin yerini söylem gücü ile algı yaratma aldı. Pratik gerçekliğin yerini ise pazarlama, marka yaratma, hakikati çarpıtma sanatı! olarak, şapkadan tavşan çıkarma, tabutta yatan adamı ikiye bölme... becerisi aldı.

Kavram muamelesi gören “algı”: Teorik ve pratik gerçekliği çarpıtma, göz boyama sanatı olarak entelektüel, aydın ve siyaset dünyasının, analiz ve yorum kavramı haline geldi. Aristo’nun meşhur gerçeklik ne sorusuna yanıt ararken,  mağaranın önünde durup arkadan güneş ışığı ile mağaranın içine yansıyan gölgeye bakarak, hangisinin gerçek olduğu sorusu ile bugünün algı yaratıcılarını karşılaştırdığımızda kim gölge kim nesne diye bakıldığında ortada nesne diye bir şey görmek mümkün değil. Hepsi öznesi olmayan gölgeler. Işıkla (güç ve iktidarla) var olan nesneler, aslında tek nesneler.

Sonuçta, algıyı yaratanlar, algıyı hakikatmiş gibi satıyorlar. Algının hakikatle hiç bir alakası yok. Algı: Olmasını istediğiniz düşünceyi, hakikat gibi gösterme ve bunu pazarlama ve inandırma, ister sanat, ister cambazlık diyelim, budur. Her şeyi algı yoluyla ( ister, din, ister gelenek, ister inanç, ister ideoloji...)  akılcı, inandırıcı, gerçek haline sokmak mümkün.

“Algı”  kurmacası, gölge oyunu yaratma, el ve parmak hareketleriyle perdede tavşan veya kuş yapmak ve sonra eli tavşan ve kuş diye yutturmak gibi bir şey. Bu akılsal ve akılcı gerçeklik yerine geçti ve  siyasetin elverişli, verimli temel malzemesi oldu. Post modernlerin “en kullanışlı olanı seç”  olarak tanımladıkları araçsallaştırılmış pratik aklı kim iyi kullanıyorsa, malını da iyi satıyor, siyaseten de başarılı oluyor.

 Bugün siyaset ideolojik veya pragmatik algı üstünden yapılıyor.  Ahlak, erdem,  adalet, hukuk gibi, gibi insan-i, insanların kavramlarının yerini “algı” almış durumda.

Başarılı siyaset olarak övülen şey: HERŞEYİ algıya dönüştürüp kullanılır hale getirmek olarak görülüyor.

Tarihe bakıldığında, hukuk, adalet, erdem, ahlaktan uzaklaşıldığında, insan pratiği çok tehlikeli, vahşi dramların, katliamların yaşandığı olaylara sahne olmuş; günümüzde daha tehlikeli olanı, algı yaratma yoluyla her şey hukuka, adalete, ahlaka uygunmuş olarak kabul ettirilerek yapılmaya başladı.

“Tavşan kaçtığı için koşmaz, korktuğu için kaçar”  11 Eylül İkiz Kuleleri sonrası dünya algılar üstünden yönetilen dünya oldu. İnsanlar korktuğu/korkutulduğu için,  otoriter, anti –demokratik bir tünele doğru sığınmak için koşuyorlar.

Bir sonraki yazının konusu “bu tünel" olsun