Ateş çemberine girerken ve içindeyken

 

Ateş çemberinin içinde yol aldıkça, devlet de kızgın demir gibi harlanıyor, yanına yaklaşanı dağlıyor.  

Bir önceki yazıyı bitirirken “Güvenlikçi, savaşçı-militarist politikalar, demokrasiyi yok ediyor, sistemi otoriterleştiriyorken, ekonomik hayatı da zindana çevirmeye doğru doludizgin gidiyor. Bu ikili sarmal sürdürülebilir mi?” demiştim.

Bölgenin ateş çemberi durumu bugünün, dünün sorunu değil. İslam dünyasında iktidar, mezhep ve egemen devlet olma kavgalarının hiç bitmediği üstüne üstlük üç tek tanrılı dinin kutsal toprakları olması nedeniyle bu bölge halkları uzun süreli huzur yüzü görmediler.

Tarihten gelen bu kırılgan fay hatlarıyla azıcık oynandı mı bölge sallanıyor. Ne siyasal istikrar ne güvenlik sağlanabiliyor. AB’den Avrupa’ya, Rusya’dan İran ve Çin’e kadar herkes bölgenin iç işlerine karışıyor, geleceğine ilişkin senaryolar çiziyor.

Türkiye’nin dengeleyici bölge politikaları Irak’a müdahaleden sonra şakul kaymasına uğradı o gün bugündür sarkaç gibi bir o yana bir bu yana gidip geliyor.

O gün bugündür bölgenin askeri-politik süreçlerine dâhil oldukça dış güvenlik iç güvenlikle bütünleştiriliyor, devlet “güvenlik devleti” olarak tam gaz yola devam ediyor.

Dış güvenlik tehlikesi büyüdükçe ve büyütüldükçe silahlanma, asker sanayi, askeri teknolojiye yatırım her şeyin önüne geçiyor. Birde bakıyorsunuz, tencere tava, kamyon, minibüs üretenler askeri sanayinin parçası oluveriyorlar.

Ekonominin aslan payı askeri sanayiye akıyor.

Bu Türkiye’ye özgü bir durum değil. Politika ve diplomasi ile çözülemeyen sorunlar silah kullanarak çözülmeye çalışıldığında ekonomi askerleşiyor, siyaset milliyetçilik, militarizm zeminine oturuyor. İçerideki en basit sorunların çözümü demokratik tartışma yerine otoriter, merkezi ve olağanüstü kanunlarla; tırnak içinde çözülüyor. Hukuk devleti güvenliğe dayalı kanun devleti oluyor.

Bölgede herkes silahlanıyor. İşin garibi silah satanlar aynı zamanda sahada ve diplomaside sorun çözücü aktör olarak yer alıyorlar.

 

NATO Askeri- Politik Strateji Değiştirirken Türkiye İzledi

Türkiye’yi yönetenler soğuk savaş sonrası değişen NATO ve uluslararası politik stratejiyi görmek istemediler, böyle bir durum yokmuş gibi davrandılar.

Bölgede ve dünyada dengeler değişirken veya dengesizlik sürerken Türkiye’yi yönetenler ve onlara strateji üretenler gelişmenin eğilimini doğru okuyamadılar. Dış politikada kısa, orta ve uzun vadeli strateji oluşturmak yerine anlık duruma göre iç politikada iktidarı sağlamlaştıracak, popülist, militarist söylem egemen oldu ve bu söylem dış politik haline geldi.

İkinci ve bence en önemli mesele, NATO’nun askeri-politik strateji değişimi de kulak arkası edildi. Asker-sivil, asker- politika ilişkisinde vesayet sistemi ulusal güvenlik, dış tehdit gerekçesi üstüne kurulmuştu. Bu dengeyi değiştirmek ve yeni güvenlik konsepti geliştirmek veya bu önerilere kulak vermek yerine 1990’ların “bölünme tehlikesi” adına soğuk savaş askeri yapılanması ve vesayet sistemi korundu.

2000’li yıllar Rusya’nın ve Çin’in yükselmeye başladığı, Ortadoğu’da Irak-El kaide merkezli ısınmaya paralel olarak Yeşil Kuşak konseptinin yerine Büyük Ortadoğu  Projesi olarak tanımlanan otoriter dikta rejimlerine karşı antipatinin büyümeye başladığı ve Türkiye’nin   modernliği, demokrasisi ve ekonomik kalkınmasıyla “örnek  Müslüman” ülke olarak  gösterildiği bir dönem. Türkiye’nin örnek gösterildiği bu dönem en fazla beş yıl sürebildi.

Bunlar olurken devlet aklı bu süreci iki şekilde okudu. Birincisi: AKP takiyye yapıyor, nihai amacı şeriat devleti kurmak. İkincisi: AKP’den daha tehlikeli olan bölgenin haritalarının yeniden çizileceği.Rusya, ABD,  AB, İran ve Çin’in bu bölge üstünden dünya egemenliği savaşı başlatacakları,  Türkiye NATO ittifakı içinde bugünkü  askeri yapısı ve teçhizatıyla bu sürecin aktörü olamayacağı gibi bölünme tehlikesiyle yüz yüze gelecektir.

Ve şöyle düşünüyorlardı: AB süreci denen bu demokrasi masalı bölünmeye meşruluk sağlıyor, askeri güç olmamızı engelliyor. 

Barış Süreci Demokratikleşme Yolunun Sonu

Barış sürecine denk gelen bu tartışma süreci aynı zamanda ayrışma ve siyasi, askeri yeni strateji oluşturulması ve  bununla birlikte devletin yeniden yapılanması için    düğmeye basıldı. Erdoğan ve o zamanki AKP yönetimi ikna edildi,  Ergenekon Davası “kumpas” ilan edilerek, AKP siyasi meşruiyeti üstünden devletin yeniden yapılanması için 16 Nisan referandumu noktasına gelindi.

Devletin yeniden yapılanması güvenlikçi devlet konseptine, merkezi, otoriter yönetime uygun olarak dizayn edilmek zorundaydı.

15 Temmuz darbe girişimi ve Gülen Cemaati bu süreçlerin neresinde diye sorulursa:  15 Temmuz’a kadar her yerinde, her iki tarafının içinde. Hem denge kurucu, hem denge olarak bozucu rol oynuyor.

Oyun dışına çıkartılması  2004 MGK kararının raftan indirilmesiyle oldu.

2004 yılında Başbakan Erdoğan, Abdullah Gül ve Hilmi Özkök tarafından imzalanan Milli Güvenlik Kurulu kararını hükümet kanadından  Abdüllatif Şener, Cemil Çiçek, Vecdi Gönül ve Abdülkadir Aksu da imzalamış. Ayrıca dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün yanısıra kuvvet komutanları Özden Örnek, Aytaç Yalman, İbrahim Fırtına ve Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur’un da imzaları bulunuyor.

 Belge: Sözcü Gazetesi

 

15 Temmuz sonrası dengeyi bozanın devre dışı bırakılmasının ötesine geçilerek, otoriterliğe karşı çıkan, demokratik dengeyi sağlayan muhalefet de devre dışı bırakılmaya başlandı.

Bu dönem de aynı zamanda bölgedeki ateşharlanmaya başlamıştı. Politik, diplomatik aktör olma ile birlikte askeri güç ve aktör olmak için kollar sıvandı.
Davutoğlu’nun  dış politika stratejisi  çöktü.  Askeri güç olmak için 1) komuta kademesinin iradesi 2)  NATO ve ABD’ den bağımsız olarak  “milli silah sanayinin kurulması” ve güçlendirilmesi stratejisi benimsendi.

Güvenlik gerekçesi veya bölgesel askeri güç olmayı önünüze koymuşsanız ekonominin askerileşmesi kaçınılmaz oluyor.

Çok geriye gitmeye gerek yok Milli Savunma Bakanlığının 2017 ödeneği 41.3 milyar liraya yükseldi. Ayrıca 2018 yılı içinde başlangıç ödeneği 40.4 milyar lira. 2015 yılında MSB’nin  bütçesi 22,7 milyar” (Hürriyet, 6.10.2017) idi.

Başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek “ 2018’de Türkiye’nin etrafındaki tehlikelerle baş edebilmesi, caydırıcı bir güce sahip olabilmesi için ilave silah sistemleri gündemde. Bunu karşılamak amacıyla borç yerine vergi tercihlerini tercih ettik” diye açık açık söyledi.

Peki, bu ihtiyaç burada kalır mı?

İki sarmal, silahlanma ve refah bir arada gidebilir mi?

Bu nedenle mi otoriter sistem inşa ediliyor?