Aydınların taraflılığı ve muhalefet

 

 

Aydınları otoriter-totaliter iktidarlar hiç sevmezler, varlıklarından tüyleri diken diken olur, bir kaşık suda boğmak, seslerini kesmek, “sürüm sürüm süründürmek”  isterler. 

Hangi aydınlar bunlar: Kelimenin tam anlamıyla aydın olanlar. 

Hakikat peşinde koşan aydınlar, eleştirel düşünen ve düşündüklerini her koşulda söyleyenler. 

Aydının en genel tanımı:Kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli (kimse), münevver, entelektüel”.  Bu genel tanım hayatın içinde ya dimdik duruyor veya eğilip bükülerek şekilden şekle giriyor. Böylece  karşımıza birden çok aydın tipi çıkıyor.

Tanıma uygun aydın hakikatin tarafında yer alıyor, hakikati çarpıtan, kendi doğrularına indirgeyen kim olursa olsun onlara karşı çıkıyor.

 Bu özelliklerinden  dolayı  bu aydının, statüko ve dogmatizm içinde yer alması tabiatıyla çelişiyor. Bu aydına “aydın  olarak aydın” diyebiliriz.

Aydın olan aydınlar, Kral çıplak diye bağıran çocuk gibi gerçekleri olduğu gibi söylerler. Böyle aydınları birileri severken, başka birileri!  Hele ki, krallar ve kralcıklar hiç sevmezler, nefret ederler.

Bu ülkenin aydın gibi  aydınları önce devletten çok çektiler ardından  sağ veya sol siyasal bir örgüte ait olmayanlar bu örgütlerden de çok çektiler.

Yeni kaybettiğimiz Şerif Mardin’de dâhil, Cemil Meriç, Ahmet Hamdi Tanpınar   sağcılar solcu, solcular sağcı olarak tanımladıkları için yerden yere vuruldular.  Hatta  Aziz  Nesin’e “Büyük Grev” yazısı dolayısıyla “Aziz Nesin sen  nesin” deme densizliği bile yaşandı.

Partili olanların da başına gelmeyen kalmadı. Onlar her şeye rağmen gerçekliğin peşinde koşmaya, hakikati söylemeye devam ettiler ve ediyorlar.

Toplumda “başka bir değişim” talebi kıpırtısı uç vermeye başladığında bunu ilk gören aydınlar oluyor.  Aydınlara kulak veren siyasiler bu değişim talebine siyasal yön verebiliyorlar. Aydınlar,  statükoya  (kurulu sistem) karşı olmaları,  sosyal ve siyasal  ideolojilerin   topluma verdiği zararları  eğip bükmeden söylemeleri ve değişim  seçenekleri sunmaları nedeniyle bütün iktidarlar tarafından hoş karşılanmazlar. Otoriter sistemler elitizm, entelektüelizm  düşmanlığı yaparak, toplumu aydınlara karşı kışkırtırlar. 
 

AYDIN VE DÜŞÜNÜR OLMANIN ORTAK "KADERİ"

Sistemler otoriterleşirken ilk yapılanların başında aydınları susturmak geliyor. Yasalarla oynanarak özgürlük alanı daraltılıp suç alanı genişletiliyor.  Dün suç olmayan eleştiriler, düşünceler  yasa değişikliğiyle suç ilan ediliyor. Bunun  doğrudan hedefi düşünenler oluyor.

Bunun somut örneğini  “Barış Akademisyenleri”  ve  “gazetecilerin Tutuklanması”nda gördük.  

Cumhuriyet tarihinde Nazım Hikmetler kuşağı ve  Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes, Sertel’ler, Behice Boran, Abidin Dinoların …  “kaderi”  ne ise,  12 Mart, 12 Eylül ve 15 Temmuz sonrası Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan,  Ahmet – MehmetAltan’lar… Cumhuriyet gazetecileri, Kürt gazeteciler de aynı “kaderi” paylaşıyorlar.

Ortak “kaderleri”  iktidarın   evrensel hak ve özgürlükleri çiğnemesini eleştirmek; devletin ve iktidarın özel “suç” ilan ettiği alanların içine girerek doğruları söylemektir.  Bu nedenle olaylar, olgular karşında taraf olurlar.
 

AYDININ TARAFLILIĞI VE TARAFSIZLIĞI

Elinde hukuksal olarak şiddet kullanma hakkı olan devlet ve onu yöneten siyasal iktidarlar  bu şiddet hakkını  topluma ve bireylere karşı kullandıklarında,  aydınlar buna karşı çıkarlar. Devlet toplum ilişkisinde  ortaya çıkan karşıtlık  durumunda  aydınlar, toplumun ve bireylerin haklarını savunarak taraf olurlar.  

Türkiye de “ aydın tarafsız olmalı” demenin anlamı iktidarın ve devletin yanında olmalı demektir.  Bu indirgemecilik, “aydını” bir ideoloji ve politikanın militan savunucusu olmaya zorlar. Buna teşne olan  “aydın” kişi her dönemde epeyce çıkmıştır, bu dönemde de hayli fazla çıktı.  Bunda garipsenecek bir durum yok; kişi bir tercih yapıyor, aydın gibi aydın olmak yerine  “organik  aydın” olmayı tercih ediyor.

Mesele şu: “Organik aydın” olarak, içinde yer aldığı veya almadığı partili siyasette  etik değerleri koruyup, eleştirel, özgür düşünmeye devam edip edememe meselesidir. Benimkisinin saf bir soru olduğunu biliyorum ama “aydın” etiketi taşıdıkları için bu soruyu soruyorum.

Elbette dünyada ve Türkiye’de iktidarı ve muhalefetiyle siyaset kültürü ve parti disiplini içinde, özgür düşünerek aydın etik değerlerine bağlı kalmak mümkün değil. Otoriter, totaliter rejimlerde hiç mümkün değil.

Partizan  / organik aydınlara bakılarak  “tarafsız aydın” kavramıyla suya sabuna dokunmayan, her şeye boyun eğen tipoloji tanımı yapılıyor.

Olağan üstü sosyal, siyasal olaylarda, kamu yararı ve çıkarlarının birileri, bir grup, sınıf adına kullanılması durumunda aydınlar taraf olurlar.

Tıpkı Edward Sait’in İsrail’in Filistinlilere zulmüne karşı taş atması gibi. Türkiye’de akademisyenler de Barış Bildirisine imza attılar. 

Aydın tarafsızlığı demek statükonun kurallarına evet demektir. Bunun anlamı, siyasal olaylara karışmayacak, eleştirmeyecek, düşünce belirtmeyeceksin demektir. 
 

PARTİLERİN AYDINLARA BAKIŞI

Türkiye’de bütün partiler derin düşünmeden aydınların tarafsızlığı  (HDP kısmen hariç) konusunda mutabakat içindeler.  

Parti disiplini/tüzüğü içinde aydın’ın, aydın olarak düşünme hareket etme alanı yoktur. Bu nedenle liderin hattının dışına çıkmayan “organik” aydın olmak zorundadır, bunu zaten kabul ederek orada olmuştur.

Aydınların siyasete yol göstermesi gerekirken, tam tersi oluyor, siyaset (parti-lider) aydını kendilerine benzetiyor ve kendileri gibi olmasını istiyor.

Pratikte karşımıza “iktidar  aydınları” ve muhalif aydınlar olarak iki aydın tipi çıkıyor.

“İktidar aydınları” için söylenecek çok şey yok. Yukarıda belirtildiği gibi, parti disiplinine girenler zaten “aydın” anlamını gönüllü olarak terk etmiş oluyorlar.

Gramsci’nin tanımıyla “organik aydın” lığı kabul edenler iktidarın ve devletin ideolojik ve propganda aygıtının parçası olmayı kabul ediyorlar. İster üniversite de  rektör, hoca olsun, ister bir düşünce kuruluşunda çalışsın veya gazeteci, yazar olsun… Entelektüel, akademik vs alanlarda iktidarın eli olarak işlev görmekteler.

“Eskiden düşünüyorlardı. Şimdi yapıyorlar. Düşünmek, yapma imkânından mahrum kalanların harcıdır. Galipler, hükmedenler eylemle meşgul olur. Mağluplar, mazlumlar düşüncelere duçar olurlar. Eylem yapanların durup düşünmesine ihtiyaç yoktur. Yapıyorlar, oluyor. Eylem felsefesi ve dünyayı dönüştürme cehdi açısından baktığımızda İslâmcı entelektüellerin başarılı olduklarını görüyoruz: Reis danışmanlıklarından parti üst düzey yöneticiliklerine kadar bir dizi makamda âleme nizam verdiklerini söyleyebiliriz. Bazıları hikmetli kitaplar bile çıkarmaya devam edebiliyor. İşin bir bu tarafı var. Acı ama gerçek.

Öbür taraftan, titiz fikir işçisi bildiğimiz insanların, sığlık bezirgânı olarak nasıl yapış yapış hamaset ve yalan performansı gösterdiklerini gözlemliyoruz. Menfaat (buna ister ikbal deyin ister yapısal anlamda ekonomi deyin) son tahlilde entelektüelizmi alıp çöpe atıyor(muş). Bu insanların belki yüzleri kalmıyor ama cepleri doluyor. Bu sadece İslâmcı aydınlar, akademisyenler için değil, emekliliğini yalakalık yapmaya tahsis eden ağır adam havasındaki kimi tarihçiler için de geçerli. Türkiye’de entelektüel kamu eğer dindar, laik, Kürt, Türk vs. gibi parçalı bir gök kubbeye sahip olmasaydı belki adı geçen İslâmcı entelektüeller daha büyük bir mahcubiyet ve suçluluk hissederlerdi. Şimdi herkesin arkasına saklanacak iyi bir politik mazereti ve kaçıp saklanacak duvarlarla çevrili bir mahallesi var.

İslâmcılık menfaat karşılığında devlete namusunu satmış bir fikirdir. İslâmcılık ile Türk milliyetçiliği yekdiğerinde eritiliyor ve yeni devletin ideolojik malzemesi bu çimento ile karılıyor. Bu devlet, yeniden kişi kültü ve devlet bekası çerçevesinde inşa edilirken İslâmcılık iktidarın tetikçiliğine gönüllü yazılmış görünüyor. Seyyid Kutub’un radikalizmini Türkçeye tercüme etme işini bile sivilliğe bırakmayacak kadar İslâmcılığı içeriden kavramış olan devletin bugün açıktan İslâmcıları kendine asker ve militan yazması artık bizi şaşırtmamalı.” (Mücahit Bilici)
 

AYDINLAR VE MUHALİF HAREKETLER

Muhalif aydınlar’a gelince olağanüstü dönemlerde onların işleri çok zor. Her şeyi göze alarak eleştirel zeminde kalmaya çalışırken, bütün baskıları da göğüslemekle yüz yüze kalıyorlar. 

Muhalif  hareketler  aydınların taraflılığı ve tarafsızlığı ikilemine düştüklerinde aydınlarla anlamlı ve doğru ilişki kurmakta zorlanıyorlar.

Böyle dönemlerde siyasal ve toplumsal muhalefet ilişkilerinde kopukluk olur veya muhalifler günün, gündemin sıcaklığının ruh hali içinde aydınları dinlemezler hatta küçümserler.

Siyasi düşünce tarzının iki temel problemi var; biri soyut düşünme yetilerinin zayıflığı yani teorik düşünme zafiyeti, ikincisi ise bir paradoks gibi görünse de somut düşünememek, varolanı değiştirme yetersizliği. 

Muhalefet en nihayetinde var olan durumu  değiştirmek  ister. Nasıl bir değişim olacağı ve bunun  “toplumsal  en iyi”  olarak hikayeleştirilmesinde  siyasetin zayıflık ve zafiyetinin ortadan kaldırılmasında aydınlar çok önemli rol oynarlar.  Siyasetin , alternatif bir sistem oluşturmak , gelecek tasavvuru- hikâyesi-kurgusu olacaksa bu soyutlama için aydınlar ve sanatçılarla iç içe olması ve  onlara kulak verip  dinlenmesi gerekiyor.

Türkiye  siyasetinin bütünü ,aydınları  amaçlarının aracı olarak görüyorlar. Siyasetçinin kulağına hoş gelen sözler söyleyen, “yaşa varol,  sayın başkan”  diye methiyeler düzen aydınlar isteniyor. En genelinde bu aydınlar  genellikle dekor olarak  kullanılıyor.

Bunları yazarken akılıma  TİP’li aydınlar geliyor…