AYKIRI BİR BAKIŞ: Pardon; Darbe mi yapacaksınız!

 

Artık düşündüğüm ve yakın çevremdekilerle paylaştığım sezgimi yazmak istiyorum.

Yeni Türkiye  mecrası, eski Türkiye'nin, yani devletin kadim ayarlarına doğru rotanın kırıldığı ve post-post bir darbe sürecine doğru doludizgin gidiliyor diye düşünüyorum.

İktidarın otoriter  rejime gidiliyor tezlerine karşı  aykırı bakışla, başka bir  “doludizgin bir darbeye doğru gidildiğini seziyorum. Bazıları şaşıracak ama darbenin aktörlerinin, kadim devletin uyuyan kadim zinde güçleri olacağını düşünüyorum. Bunu nasıl yapacaklar, kanıtın ne diye sorulacaktır. Şöyle açıklanabilir. Birincisi, önce de söylediğim gibi sezgi, ikincisi, bu ülkede yaşayan ,  darbeler tarihini ve mantığını birazcık ta Osmanlı devlet zihniyetini  bilen birisi  olarak: Bir türlü açığa çıkmayan Türkiye Gladiosu, derin devlet, Kontrgerilla… vs /uyuyan/uyutulmuş/zinde güçlerin “araziye uyum sağlayıp” uyurmuş gibi yapmış olmaları...

İkinci aykırı bakış veya sezi:  Post-post darbeyi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın güçlü iradesi/belagatiyle toplumda rıza sağlama kabiliyetini kullanarak yapılacak veya yapılması planlanan bir rejim değişikliği. Bu cümleyi okuyanların büyük çoğunluk, birçok eski yoldaş; Ohaaaa diyecektir. Sahnede ki  otoriter aktöre bakıldığında, Ohaaa mantığa ters gelebilir. Ama: İmparatorluk ve Cumhuriyet kadim devleti tarihine kabaca göz atınca, “siyasi aktörler”in ideoloji/gelenek karşısında  “boyunlarının kıldan ince”  olduğu siyasal geleneği ve gerçeği aşağı yukarı herkes biliyor. Hele ki, iktidar eden olarak, “azıcık” suistimal, kusurunuz varsa… Yandınız demektir. Devlet denen akıl/güç, sizi evirir, çevirir, elinizdeki bütün güç ve güçleri “ devletin ali menfaati” ne amade eder, ya sizi vezirken  ya da rezil eder!!!

Bu kanımı laf olsun diye söylemiyorum. İmparatorluk ve Cumhuriyet tarihinde yaşanmış talihsiz örnekler var:  Mesela,  Menderes iktidarı: Rahmetlinin iktidara geldiği zamanlar gibi olmasa da,  devlet ve iktidar ilişkisinde benzerliklerin tekerrür ettiği  ordu/iktidar ilişkisi ve çelişkisi yaşanıyor. Cumhuriyetin kurucu felsefesi ve kadim devlet aklını değiştirdiğini, “yeni” bir dönem başladığını,  devleti yönettiğini sanan Menderes ve Demokrat Partinin düştüğü yanılgıya Erdoğan'ın da düştüğü veya düşürüldüğü.  AKP demediğim in  altını çizmek istiyorum.  Çünkü bu devlet,  seçimle gelip seçimle gidecek siyasi partilere devleti, devlet yönetimini hiçbir zaman teslim etmedi, bu sisteme/rejime vesayet denildi. Bu  devlet hiçbir zaman demokratik olmadı. Cumhuriyeti kuran kurucu siyasi irade, öteki görüşleri yok ederek, CHP’de somutlaştırılan “millet-devlet” ruhu ve “modernleşme”, “muasır medeniyet”e ulaşmanın yolu   tek parti CHP rejimi ideolojisiyle kuruldu. Bu devlet partisi CHP’nin içinden Demokrat Parti ve Menderes çıktı. DP hareketi, politik olarak CHP’den farklı politik amaçla ortaya çıktı, ancak ideolojik ve devlet kültürü/zihniyeti, kurucu ideolojisinin simetrisiydi.

Devleti ele geçirdiğini sanan Menderes: Orduya, maliyeye, diplomasiye  ve her türlü sivil, askeri, polisi vs. güçleri yönettiğini sanmıştı.

Öyle olmadığı 27 Mayıs Darbesinden sonra ortaya çıktı. Yönettiğini sandığı devlet, Menderes’e ilkel “tuzak” kurdu. 

Devleti Ele Geçirdiğini Sandığın An, Devlete teslim olduğun An Demektir 

 Örneğin, Menderes için toplanan deliller -ki bunların palavra olduğu ortaya çıktı-  17-25 Aralık’ta devletin içinden bir kanat – ki bunun bütünüyle Gülen cemaati olmadığı da ileride ortaya çıkacak-  ve de bilmediğimiz, ama devletin kozmik kasalarında AKP ve Erdoğan hakkında toplanan belgelerin, sezgime göre Recep Tayyip Erdoğan’a ucundan kıyısından gösterilmiş olmalı diye düşünüyorum. Yoksa, Milli Görüş gibi ideolojik onların değimiyle “Kardeş” lik  ve “erdemlilik”  ideolojik ilkeleriyle Erbakan otoritesini “tek adam”lık olarak eleştirip yoldaşlık yapan  hareketinin kurucu  “ata”ları arasına  hangi kara kedi (Bizim Karakaçan olmadığı kesin) girdi sorusu sorulduğunda: Erdoğan’ın  akçeli işleri ve  bu akçeli işleri paylaştığı ve bu işleri işletme haline getirerek, bu işletmeye atadığı CEO ( ya da danışman)larla yapıp ettiklerini NOT eden kadim devletin iyi sıhhatte olsunları… Sayın diye başlayan ve sizin için diye devam eden sunumlarını sunmuş olabilirler ve AKP’nin 2002’de yola çıktığı  “Yeni Türkiye”  yolculuğu 17-25 Aralık ile Erdoğan,  kadim devletin kadim çizgisine, meşhur deyimle “fabrika ayarlarına”  döndürüldü.

17-25 Aralık sonrası Erdoğan ile 2010 öncesi Erdoğan arasında ne ideolojik, ne politik söylem ne de kişilik olarak aynı kişiyi görmek mümkün değildir. Sözü edilen dönemdeki Erdoğan fotoğraflarına ve konuşma mimiklerine bakıldığında, yandaşları ve muhaliflere seslenirken ki aradaki farklılık görülecektir. 

Devletin içinden bir kanat, başta Erdoğan ve AKP’den birilerinin yaptığı yolsuzluk, usulsüzlük, hukuksuzluk… Dosyalarını titizlikle hazırlayıp, mevcut “anayasa ve yasalar göre -eldeki bu dosyaların- bunların suç karşılığı şunlar, şunlardır” diye ön bir yazı ile Erdoğan’a sunmuş olabilirler. Tanıdığım devlet her şeyi kaydeder. Üstelik devletin kaydına bir kere girdin mi, o kayıt en az üç yetkili  tarafından imzalanır  kayıt olur.

Kumpas, pardon denilerek,  Silivri’deki kafesten uçan kuşların önemli bir kısmı Modern zamanların Gladiosu veya İttihat Terakkisi olarak yeniden sahneye çıktılar galiba.... Erdoğan’ın önüne kırk katır mı, kırk satır mı? Dosyalarını koydular, Erdoğan’ın 17-25 Aralık sonrası konuşmalarını dinleyin, okuyun, sonuca siz karar verin. Bugün en zor durumda olan kişinin Erdoğan olduğu görülecektir. Bu onun tercihi. Demokrasiyi derinleştirmek yerine, içine sürüklendiği bataklıktan kurtulmak için, Gladio ve derin devletle pazarlık yapıp, tek adam olacağı hayaline kapıldı, bunun siyasi literatürdeki adı “ içe kapanmak” tır.

Son olarak, Erdoğan’a  “başkan olacaksın, her şeye sen hâkim olacaksın, Cumhuriyeti yeniden sen kuracaksın “ denmiş ve onu buna inandırmışlar sa; aynı zamanda Erdoğan’ın yüce divanda “vatana ihanet” suçuyla yargılanma yolunun taşlarını ve gerekçelerini de hazırlamış,  bir iki dosyanın kapağı açılmış olabilir mi? Bu kadim devlet bunu yapar.   Erdoğan’ın Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi yoldaşlarını bir kenara itmesinin başka açıklaması yok gibi.

İç ve dış tehdit, bölünme ve ”devleti bölüp parçalamak isteyen dış ve iç mihraklar”a karşı sözleriyle başlayan “Güvenlikçilik”  politikalar yoluyla iç ve dış politikada ordunun karar mekanizmalarındaki rolü ve alanı çok ama çok genişledi. Ordu (TSK)  yasa(lar)  yaptırma durumuna geldi; TBMM üstünde belirleyici, görünmez güç olmaya doğru gidiyor. Öyle bir duruma gelindi ki, iktidar mı devleti kuşattı, devletin içindeki bir aparat önce Erdoğan’ı ve onun meşruiyeti üstünden siyasal alanı mı kuşattı henüz belli değil. Ama normal demokratik kuralların işlemediği veya işletilmek istenmediği bir süreç yaşanıyor. TBMM, yasama faaliyetinde konu mankeni gibi. Haziran-Aralık 2015 arasında TBMM'nin ülkeyi yöneten siyasi iradesi  ortadan kaldırıldı.  Siyasi tarih bunu yazacak kuşkusuz. Sorumlularından da bir gün hesap sorulacaktır.  Bütün bunlar olurken bu ülkenin yurttaşlarının hiç mi suçu yoktu diye yazılacak.

Seçilmiş ve meclise gelmiş partiler, vekiller benim 1964 model Volkswagen    gibi hırrr hırrr çalışıp aküyü doldurmayan, yola çıktığında yolda bıraktığı gibi çalışıyorsa, sizin hiç mi suçunuz yok? Öyle veya böyle kağıt üstünde veya altında, tarihe Başbakan olarak Ahmet Davutoğlu , “Başbakanmış” gibi geçecek. Akademik kariyerine duyduğum saygıdan dolayı, kendisine acıyorum. Ülkenin yönetiminin Anayasası “Kırmızı Kitap”, politik programı "MGK Kararları”. O halde meclise ne gerek var diye sormazlar mı adama.

Türkiye’de bildiğimiz ve yaşadığımızın dışında egemenlik, hegemonya, iktidar olma, iktidarı kullanma ve paylaşma bağlamında bir kavga sürüyor. Bu kavgada uzlaşma mı olur, biri ötekini kündeye mi getirir… Öyle görünüyor ki, karşılıklı bagajlar tıka basa dolu, dosyalar raflardan indirilmiş… Terör dolayısıyla veya gerekçesiyle ( Oslo Görüşmeleri Ses Kayıtlarında MİT yöneticisi Afet Güneş’in “Şehirleri bombalarla dolduruyorsunuz…  KCK örgütünüzün il, ilçe, bölge örgütlerinin çoğunda bir numarada bizim adamlarımız var" ses kaydı hala ortadabaşlatılan TSK’yı şehir savaşına çekmek/sürmek acaba kimin aklı! Kim bunu MGK’da istedi veya dayattı. Erdoğan’ mı? Hiç sanmıyorum. Önüne dosyalar konan Erdoğan,  her şeyi kabul etti, etmek zorunda kaldı !  28 Şubat öncesi Erbakan’ın yaşadığı durum post-post olarak mı yaşanıyor acaba…
 Böyle bir şey olursa  felaket olur. Mesele, bunu felaket veya bazılarının fırsat olarak görme meselesi.

Hissettiklerimin bu kadarını söyleyeyim.  Daha ötesini bu yazıyı okuyanlar olarak siz de düşünün…  13 Mart 2016