“Ayrışıyoruz ey halkım unutma bizi !"

Hüseyin Çakır - 15/08/2010 1:17:38 (972 okunma)


“Ayrışıyoruz ey halkım unutma bizi !"

Hayır diyen solcular : "Darbeye de, AKP'ye de, 12 Eylül ve 12 Eylül tadilatlı anayasaya da hayır " diyorlar. HAYIR,sloganını devam ettirelim. "Kapitalizme, emperyalizme, sömürüye, açlığa, içsizliğe, adaletsizliğe, eşitsizliğe, haksızlığa, ezilmişliğe, dışlanmışlığa, ırkçılığa, faşizme, her türlü otoriter rejime" de hayır. Bütün bunlara "hayır" denildiğinde, reel politik durum ne kadar değişiyor. 

Bütün bunlara karşı duyulan öfke ile 12 Eylül referandumu ÖZDEŞ görüldüğünde, "politik çaresizlik" ten dolayı HAYIR demiş olunmuyor mu? 

Politik seçenek üretememenin aczini yaşan "sol", teorik en mükemmeli bekleyerek-kurgulayarak, "iyi"nin, normalin "düşmanı "olmuyor mu?Normalleşmeyi, "çocuğu yıkadığı leğendeki kirli suyla birlikte atmıyor mu". 

Sanırım kin, öfke, intikam, rövanşizmin yerini, "duygu, vicdan, akıl ve bilgi" nin alması gerekiyor. İNSANLĞIN ORTAK AKIL ile buluşması, hakikatle yüzleşilm zamanı. 

İNSAN olmanın İNSANİ erdemiyle gerçekler anlaşılmaya çalışıldığında, “öğretilmiş”, ezberlerin zincirlerinden kurtularak hakikatle yüz yüze geliniyor.

Marx'ın söylediği, mealen "yabancılaşmış insandan hakiki insana geçiş, yabancılaştırıcılardan kurtulmak, nesnel olanı olduğu gibi anlamak ve görmektir". Sloganlarla ancak ezberlenmişleri tekrarlamaktan öte "yeni" bir şey söylenmiş olmuyor. Bu ezberleri bende biliyorum. Bu ezberleri söylemek benim ruhumu rahatlatmaya yetmiyor. Çünkü toplumsal, sosyal gerçeklerle, ideolojik ezberler birbirine yabancı olarak duruyorlar.Bu nedenle de ezbere konuşan sol ile toplum birbirinin dilini anlamıyor. Sol kendi içine konuşuyor. Sol gettosuna konuşuyor. Toplum ve bireyler ise, gerçekçi, pragmatik tutum alıyor. Kendi çıkarına kim daha yakınsa politik tercihini öyle yapıyor.

Yoksa: ANAP'ı yükseltip düşürmesi, DSP'yi yükseltip indirmesi, MHP'yi yükseltip düşürmesinin ideolojik tuturlalığına aramak abes olur. Şimdi de AKP'yi yükseltiyor. 

Topluma başka birileri başka bir seçenek sunuldu da toplum onu görmedi mi? Kendi çıkarını çok yönlü koruyan yeni bir seçenek çıkarsa AKP'de merkeze oturup, üç maymunu oynarsa akıbeti, ANAP, DSP; DYP, DSP'den farklı olmaz. 

AKP'ye soldan seçenek var mı? Şimdilik yok. Olabilmesi için ezberleri bozan, öncelikle değişimden yana olan, toplumun içinden konuşan siyasal bir dile sahip olmak gerekiyor. Eşitlik ve Demokrasi Partisinin (EDP) referandumda altığı evet tutumuyla, sol adına umut filizi olarak çıktığı söylenebilir.

Değişimin iki toplumsal dinamiği: Kürtler ve İslamcılar

Özgürlükçü, demokrat sol ve evrensel sosyal demokrat değerleri savunan bazı Sosyal Demokratların ; "bu anayasa değişikliği 12 Eylül anayasasının yeniden onaylanması" gibi, ucuz demagoji yapmaları, siyasetin seviyesini düşürüyor. Solun böyle düşünen kesimi, Türkiye'nin değişimini anlamıyor veya anlamak istemiyor.

Türkiye Cumhuriyetinin iki geleneksel muhalefeti; İslamcılar ve Kürtler Türkiye'nin değişim dinamikleri olarak siyaset dahil toplumsal yaşamın bütün alanına çıkıp "görünür" oldular: Soğuk savaş zihniyetini, askeri ve Yargı vesayet rejimini çözülüşünün değiştirici öznesi oldular. Bu dinamikler AKP’nin reform yapma isteğini aşan ve AKP’yi zorlayan taleplerle ortaya çıktılar. 

İslami kesim; AKP’ye büyük umut bağlamıştı. AKP’nin başörtüsü sorunu hemen çözeceği bekleniyordu. Ne kuş ne deve misali bir yasa ile bu süreç donduruldu. Müslüman kimliğiyle siyasal alanda görünen kesim, AKP’nin kendi içlerinden çıkmış siyasal parti olarak sorunları çözeceği beklentisi, hayal kırıklarına yol açtı. Zaman içinde AKP ile Müslümanların yabancılaştığı ve Müslümanlar arasında derinleşen sınıfsal yabancılaşma, son birkaç yıldır, Müslümanlar arasındaki sınıfsal çelişkilere dönüştü.

Müslümanlar özgürlük mücadelesi alanını başta Kürt sorunun çözümü olmak üzere toplumun diğer mağdurları, dışlanmışlarına doğru genişlettiler. Ve siyasal mücadele alanında değişmeden yana, özgürlükçü, demokratlarla birlikte demokrasi mücadelesinde yer almaya başladılar. Demokrat, özgürlükçü solla bu İslami kesim, demokrasi mücadelesinde her yerde görünmeye başladı. Referandumda “yetmez ama evet” kampanyasını birlikte yürütüyorlar. 

Bu görünüm Türkiye’nin değişimden toplumsal, siyasal 
yeni bir dinamiğine işaret etmektedir.

Bu durum, Sol” un ideolojik sınırlılığını aşan, Türkiye’nin yerelliğinin ortaya çıkartmış olduğu değişimci siyasal ve sosyal dinamiktir. Bu görünümün genişleyerek devam etmesi demek, Türkiye’nin sosyal, sınıfsal gerçekliğinin siyasal sahneye doğru yürümesi demektir.

Uzunca bir zamandandır Türkiye’nin birinci toplumsal değişim dinamiği Kürtlerdir. Kürt sorunun demokratik çözümü demek, Türkiye’nin demokratik yeniden yapılanması demektir. Kürt toplumsal hareketi, demokratik talepleri, başta yeni bir anayasa olmak üzere, devletin idari, kurumsal yeniden yapılanmasını şart koşuyor. Bundan dolayı Kürt hareketi Türkiye’nin değişiminin ana dinamiği olmuştur.

Maalesef Türkiye solunun neredeyse tamamı, Türkiye’nin bu iki toplumsal değişim dinamiğini doğru okuyamamıştır. İslami talepli hareketlere karşı “zamanında “ne şeriat ne darbe” demiş. Başörtüsü konusunda, “özgür olsun ama… Kamusal alan vs” denilmiştir. 

Kürt sorununa yaklaşım ise, “ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı” Marksist tezi tekrarlanmış. Kürtlerin devlete karşı direnci “devrim doğudan başlayacak” devrimci romantizmi içinde alkışlanmış veya, “Kürt sorunu Kürtlerin sorunudur, onların iç işlerine karışmak ezen ulusun solu olarak bizim hakkımız değildir” gibi pasif tutum alınarak, izleyici olunmuştur.

Aynı sol referandumda “çizgisini değiştirmeden” genel geçer şeyler söyleyerek politik süreçlerin dışında kalarak pasif tutum almaya devam ediyor.

Korku solu Kemalist, Kemalizm’i de “sol” yapıyor

Referandumda hayır diyen bir kesim, örneğin CHP halk iradesine güvenmeyen açıklamalar yapmış bir parti. “Bu meclis anayasa yapamaz” sözü ile TBMM'nin iradesini, kendi varlığını redden bir parti. “ "CHP, millet bir kilo makarna için AKP’ye oy verdi” diyerek toplumu aşağılamıştır. 

Sosyalist solun bir kesimi ise; sokağa, büyüyen kentlere bakıp, yeni yerleşim alanlarındaki camileri başörtülüleri görünce Laikci damarı kabarmıştır. İnançları gereği yaşam tarzını sürdürenleri hayatın bütün alanlarında görünce, “Türkiye muhafazakarlaşıyor, AKP Türkiye'yi dincileştiriyor diye feryat etmeye başladılar.

Müslümanları gerici yobaz olarak gören sol, Avrupa’daki yabancı düşmanlarının göçmen Müslümanlara karşı gösterdikleri tepkinin benzerini kendi ülkelerinin insanlarına gösteriyorlar. 

Laikçiler ve sol, başı örtülü her kadını, camiye giden, oruç tutan her erkeği AKP’li sanıyorlar. Onların bakış açısıyla sokaklardaki bu görüntü “dehşet” verici. Sokakların üstlerine, üstlerine geldiğini düşünerek korku histerilerine kapılıyorlar. Bu nedenle, “Barış isteyen” İslamcılarla, özgürlükçü-demokrat solcuların yan yana yürümelerini, birlikte slogan atmalarını anlayamıyorlar. Bu görüntüyü gördüklerinde ilk akla gelen İran veTUDEH oluyor. Korku bin kat artıyor. Ezberletilmiş ne kadar tarihi korkunç katliam varsa, kabus olarak zihinlerinde canlanıyor. Ve karşı (devrimci direniş) cihat ruhunu bu korku üstünden sürekli güncelleniyor.

Oysa ne İran’ın tarihsel, toplumsal özgünlüğü üstüne düşülüyor. Ne de, İran'daki din ve toplum ilişkisini mollalar sınıfı aristokrasisi ve onlar arasında hem dini hem dünyevi iktidar kavğasının tarihselliği hakkında bilgi üstünden konuşulmadan, TUDEH ve sol- İran ve ve Şariat ikilemi korkusu tekrarlanıyor. 

Ali Şeriati'ye ne olduğunu anlamadan, bilmeden, Cumhuriyet gazetesi haberleri ve beyaz Türk Sünni-Laikçi felaket senaryoları üreten propoğandistlerin üfürüklerini gerçek sanıp , solu koruma ve kollamak kayğısı adına korku histerisi yayılmaya çalışıyorlar.

TUDEH partisinin üyelerinin büyük çoğunluğunun abdestinde namazında olduğunu bilmeden ortaya atılan TUDEH katliamı sendromu üstünden; Sivas, Çorum katliamları, Kanlı Pazar, 1 Mayıs '77, Uğur Mumcu vs cinayetleriyle paralellik kuruluyor. Bu katliam ve cinayetleri işleyen derin devlet perdeliyor. Bu korku psikolojisini solcu Aleviler, Kerbela sendromunu güncelleyerek, Sivas üstünden yeniden üretiyorlar. ( ki Pis Sultan tarihi bilgisi ve bilinci var) Derin devletin operasyonlanırı sünni müslamanların gerici ayaklanması ve laik Cumhuriyeti yıkma girişimi olarak görülüyor. Bu gericiliğe karşı durduğunu düşünen bir kesim "sol" , devletin yanında laik cumhuriyeti korumak adına statükocuların safında yer alıyor.

Bu senaryolar Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde devlet politikası olarak kabul edilmiştir. Şeriat birinci sırada iç tehtid kabul edildikten sonra, yaratılan psikolojik harekâtla korku bulutları her tarafı sardı. Ergenekon operasyonları başladığında, “, korku içinde olanlar " beklenen an gelip çattı” ve "şeriat geliyor önündeki tek engel orduydu onu da yok ediyorlar" diye düşündüler. Sokaklara baktıklarında, gördükleri başörtülü, badem bıyıklı, hiç kedilerine benzemeyen ama aynı apartmanda oturup aynı arabaya binen bu insanlar, onların yaşam alanını içine girmişler ve onlarla eşit haklara sahipler...

Sol, takkeli ve başörtülü işçilere, emekçilere yabancılaştı

Oysa ne güzeldi, Türkiye’nin kentlerinde nüfusun yüzde yirmisi yaşarken. “Orada bir köy var uzakta gitmesek de, görmesek te o köy bizim köyümüz” şarkısı söyleniyordu. “Köylü milletin efendisidir” sözüyle uzaktan o köylülere hayranlık duyuluyordu. O köylüler kentlere gelip önce, Alibeyköy, Küçükköy, Firuzköy… ü oluşturdular, zamanla sınıf atlayıp, Kadıköy, Yeşilköy, Ataköy…lü lerin arasına karışınca "kentin asıl köyüleleri"rahatsız oldular. İşte o beyaz …köy’den saf bir kız çıkı, “benim oyum bilmem nerenin çobanının oluyla eşit olamaz” deyiverdi. Uzaktaki köy yakına gelince, köylünün oyu iktidar olup “ seçkin beylerin” karşısına çıkınca bütün taşlar yerinden oynadı. Akıllar karıştı. Kent hayatında çoğunluk oldular ve hayatın her yerinde hem görünür, hemde temsil yetkisine sahip oldular. Türkiye 30 milyonken şöyle böyle görünüyorları. 70 miyon olunca ve kentlerde yaşamaya başlayınca her yerde oldular. 

Sol, bu sosyolojik yerel gerçekliği anlayamadığı için, modernizme ve "ilericiliğe" uymayan bu görüntü karşısında şaşırdı. Cuhuriyet, laiklik, Kemalist modernleşme saflarına kademeli olarak geçmeye başladı. Sol, Laiklik, Cumhuriyetçilit ve Kemalizm üstünden "gericiliğe karşı" çıkan ve yeni anti-emperyalizm politikaları üstünedn ulusalcığı-milliyetçiliği devletçiliği üretti.

Oysa; 60’lı ve 70’li yılların solcuları kasketi solculuğun ve halktan yana olmanın simgesi olarak görüyorlardı. Kasket aynı zamanda devrimci modernliğinde simgesiydi. Oysa köylerde yaşayanlar günlük hayatlarında takke giyerler, şehre indiklerinde başlarına kasket takarlardı. Sol için, Takke gericiliğin simgesiydi. Simgeler ve yaşam biçimi üstünden ideoloji politika kuran sol, takkeli ve başörtülü işçilere, emekçilere yabancılaştı. O takkeli ve başörtülülerin seçtiği partiyi iktidardan indirmek için darbecilerle kol kola girildi, statükonun yanında yer alındı. Geçici 15. Maddenin kaldırılmasına karşı çıkar konuma geldi. Eyyy korku, sen nelere kadirsin. Ve o korkuyu yaratan laikçi, Kemalizm’e de helal olsun demek gerekiyor. Yaratılan bu korkuyla, Kemalizm’i-darbecileri sol, solu da, Kemalist ve darbeci yaptılar.

Referandumda 26 maddenin konuşulmamasının zihin arkasında böylesi korkular yatıyor. 

Hayır diyen sol, " bizi anlamayan halkımız, ayrışıyoruz ey halkım unutma bizi" diyecektir. Boykot'la hayır arasında "üçüncü yol" öneren sol,"sandığa gidin, sandıkların önünden kitleler halinde geçerek biz buradayız" mesajı verin çağrısı yaptılar. Bu referandumda seçimlerde yüzde bir ile bir buçuk oy alan "sol"un "kitle tabanı" nı tespit etmek mümkün olmayacak. Referandum sonrasında Türkiye solunun, değişim ve mevcut durum merkezli ayrışması başka bir zeminde devam edecek gibi görünüyor.