Başbakanı eleştirmek ya da eleştirmeyenleri eleştirmek


Başbakanı eleştirmek ya da eleştirmeyenleri eleştirmek


Hiçbir şey yapılmadı, yapılmıyor diyen yok.

Reformlar nasıl yapılıyor, nasıl yapılmalı?

İktidar nasıl yönetiyor, yönetim yöntemi nedir?

Başbakan ne söylüyor, nasıl söylüyor?...

Dünyanın her yerinde iktidara ve başbakana, hükümete, bu soruları sormak kadar meşru bir şey yoktur.

Böyle sorular sorulduğunda “Başbakan’ı itibarsızlaştırıyorsunuz” diye karşınıza dikilen “ideolojik büro”üyesi  tipindeki gazeteci ve yorumcular karşınıza dikilip parmak sallıyorlar.

Tarihsel adımların hukuki dayanağı ve kurumsal yapısı oluşturulmalı” uyarısını “Barış süreci karşıtıdarbe yanlısı” görmek, olsa olsa darbe sendromu olabilir.

Korku, hakikatlerin üstünü örter. Yaşanan korkular, yeniden yeniden üretilmeye başlanır.

Zihnin o kadar çok geride yaşamaya başlarsa, o dönemin zihniyetinin bazı cilveleri bugünkü siyaset için çekici gelebilir, geriye doğru konuşmaya başlanır.. Sonra da, konuşma ile yapılan zıtlıklarıyalancı çoban hikâyesine döner.

Ne oluyor diye sorunca..

En iyimser yanıt: “Yapılanlar başka, konuşulanlar başka, politika gereği böyle söyleniyor.

Veya:

O öyle söyler, sonra başka şey yapar” deniliyor.

Yetmiş altı milyonun başbakanıyım diyen birisinin, çelişkili sözleri yediden yetmişe herkesi etkiler. Herkesin de soru sorma, eleştirme hakkı vardır ve de meşrudur.

Sık sık, Yaradılanı, Yaradandan dolayı severiz, sayarız” dedikten sonra, “Gezicileresöylenen nefret sözleri, aşağılama... “Bu insanları da Allah yaratmadı mı” peki.

Yaradılanları, AKP’li, AKP’ye oy verenler olarak mı düşünüyorsunuz?

İnançlı bir başbakan olarak, konuşmalarınızdan sonra, “Allah’ım ben ne yapıyorum, senin yarattıklarına, dolayısıyla sana neler söylüyorum” diye aklınızdan geçmiyor mu?

Mesela, geçen hafta:

Tencere, tavalı protestocuları mahkemeye şikâyet edin” diye meydandan ve bütün TV haber kanallarından çağrı yaptınız.

Bu, Evde tutamadıklarımız dediklerinizi kışkırtmak, apartman komşularını, mahalleliyi birbirine düşürmek değil mi?

Neyse ki bu toplum, o kadar çok, ideolojik, dinî, kimliksel kışkırtıcılık ve kırım/ katliam gördü ki, bu söze itibar eden çıkmadı. Üç gündür, kimse mahkeme kapısına gidip, komşusunu mahkemeye şikâyet etmedi, mahkemelik olmak istemedi.


Memet Ali Alabora
’yı hedef gösterirken, “çok mu abarttım acaba, vebal altına girmiş olmamayım diye aklınızdan geçmedi mi?

Biz demokratlar bu tutarsızlıkları eleştirince, “öteki”, “iç, dış” mihrak oluyoruz.

Partizan gazeteciler, yorumcular, ne siyasi, ne ahlaki, ne de dinî, çelişkilerle dolu bu ve benzeri soruları sormuyorlar, konuşmuyorlar.

Onlar, artık vesayetten, vesayet zihniyetinden, vesayetin “sivil” kurumlarından hiç söz etmiyorlar.

TMSF’nin el koyduğu varlıkların dağıtım mekanizmasıyla ilgili hiç soru sormuyorlar.

Gazetelerden atılanlarla ilgili hiç ses çıkartmıyorlar. Atılmalar oldukça, daha şehvetli, militanca yazılar yazıyorlar. Öfkeli sözler söylüyorlar. Ne olur ne olmaz, bağlılıktan kuşku duyulmasın” diye, “Başbakan yıpratılıyor, Başbakanı indirmek istiyorlar” sloganları eşliğinde, bir tek “Padişahım çok yaşa” demedikleri kaldı


Ahmet Altan
Roboski’nin ne olduğunu sorduğu içinBaşbakan tarafından mahkemeye veriliyor. Ahmet Altan, “Roboski’nin tek mahkûmu” gazeteci olarak tarihe geçiyor.

O gazeteciler ve yorumcular, bunu da görmüyorlar ve sormuyorlar.

İdeolojik gözlükle, partizanca bakmak böyle bir şey!

Biz de biliriz bu bakış zihniyetinin kodlarının nasıl çalıştığını.

İyi ki, vicdan sahibi, Müslüman- muhafazakâr yazarlar ve yorumcular var. Onlar hakikati yazıp söylüyorlar da, “bizi” de vebalden kurtarıyorlar!