Baskı ve şiddeti meşrulaştırma aracı olarak terör


Yeni Dünya Düzeni
’nin, ülkelerin karşılıklı çıkarlarını gözeten, pozitif bağımlılık ve eşit ilişki biçiminde gelişmesi bekleniyordu.

Kapitalist ve sosyalist devletlerden oluşan iki kutuplu dünyada, sosyalizmin çözülmesi/ yıkılmasıyla, dünya “kutupsuzlaştı”. Batı ve Doğu, piyasa ekonomisinde, tek pazar oldu. NATO askerî gücü yeniden yapılandırılırken, Doğu Avrupa ülkelerine doğru genişlemeye başladı. Eski sosyalist Doğu Avrupa ülkeleri AB’ye katılmaya başladı.

Batı’da gelişen, demokrasi, insan hakları, bireysel kimlik temelli özgürlükler evrensel değerlerini ülkelerin ne kadar kabul edip etmedikleri, ülkelerin demokrasi karnesi olarak kabul edilmeye başlanmıştı.

Gelişmiş ülkelerle az ve orta düzeyde gelişmiş ülkeler arasındaki eşitsizlik, ekonomik faaliyetlerdeki haksız rekabetin piyasa ekonomisi ve demokrasinin gelişmesiyle daha adil olacağı, bölgesel işbirlikleriyle, gelişmiş ülkeler karşısında güç dengesi yaratılarak… Dünya barış içinde yaşayacaktı.

Avrupa ve AB’nin, ABD’nin ekonomik gücüne karşı, denge unsuru olabileceği düşünülüyordu. Bir kutuplaşma olacaksa en güçlü ihtimal ABD ve AB olabilir tezleri ileri sürülüyordu.

Küresel boyutta, iki kutup olmayınca, askerî harcamalar kademeli olarak düşecek, silahlanma yarışına gerek kalmayacaktı. En fazla sürmekte olan bölgesel anlaşmazlıklar dolayısıyla, çatışmalar, devam eden veya yeni ortaya çıkacak iç savaşlar olabilir, bu lokal çatışmaları, sorunları Birleşmiş Milletler, arabulucu devletler devreye girerek çözer, diyordu teorisyenler.

Bir kişi, başka bir şey söyleyerek, Yeni Dünya’da başka bir çatışma ve tehlikeye dikkat çekiyordu.

 

İSLAMİ TEHLİKEDEN İSLAMİ TERÖRE

Medeniyetler Çatışması” teorisi… Harvard Üniversitesi’nde görev yapan siyasal bilimler profesörüSamuel Huntington, tarafından hazırlanan makale 1993 yılında Foreing Affairs dergisinin Yaz Dönemi sayısında yayınlandı. Huntington’un bu tezi, Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezine karşılık olarak dünyada yeni hareketlenmelerin olacağını ve 21. yüzyılın Medeniyetler Çatışmalarına sahne olacağını öngörmekteydi.

Huntington, makalenin özünü şu şekilde özetlemektedir:

Benim faraziyem şudur ki; bu yeni dünyada mücadelenin esas kaynağı öncelikle ideolojik ya da ekonomik olmayacak. Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hâkim mücadele kaynağı kültürel olacak. Milli devletler, dünyadaki hadiselerin yine en güçlü aktörleri olacak fakat global politikanın asıl mücadeleleri, farklı medeniyetlere mensup grup ve milletler arasında meydana gelecek.” (Huntington, 1995:22(*))

Huntington’a göre; bundan sonra dünyadaki mücadelenin esas kaynağını ideolojik veya ekonomik faktörler değil de kültürel nedenler oluşturacaktır. Milli (ulus) devletler, az da olsa önemini yitirecek ve dünyadaki mücadelelerin temelinde, farklı medeniyetlere sahip milletler (gruplar) yer alacaktır.

Huntington, ‘Medeniyetler Çatışması’ kavramı ile önümüzdeki dönemde uluslararası ittifakların kurulmasında medeniyetlerin belirleyici olacağı ve dolayısıyla olası çatışmaların farklı medeniyetler arasında gerçekleşeceğini ifade ediyordu.

Medeniyet kimliği, gelecekte artan bir şekilde ehemmiyet kazanacak ve dünya büyük ölçüde, belli başlı yedi veya sekiz medeniyet arasındaki etkileşimle şekillenecektir. Bunların içine Batı, Konfüçyüs, Japon, İslam, Hint, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve muhtemelen Afrika medeniyetleri giriyor.” (Huntıngton, 1995:27)

Tamamen masum gibi görünen bu sınıflandırmayı biraz daha dikkatlice incelenecek olursa, bu uygarlık sınıflandırması temelinde birtakım dinsel ayırımların olduğunu görülecektir.

Huntington, İslam ülkelerinin güçlendiğini ve Batı’nın göreli etkisinin azaldığını belirtmektedir: “Medeniyetler arasındaki güç dengesi değişmektedir. Göreli etkilik bakımından Batı gerilemekte; Asya medeniyetleri ekonomik, askerî, siyasal güçlerini genişletip yaymaktadır. İslam, Müslüman ülkeler ve komşuları için istikrarsızlığa neden olan demografik bir patlama içine girmiştir. (Huntington, 2006:23)

İslam ülkelerindeki hızlı nüfus artışı, İslam dininin daha hızlı yayılması ve İslam ülkelerinin silahlanışı, Batı’nın İslam’ı düşman olarak görmesinde başlıca nedenler olarak gösterilebilir.

Batılılar, İslam ülkelerinin geri kalmışlığını, hızlı nüfus artışını, bu ülkelerdeki açlığı bahane ederek, bu faktörlerin, Müslümanların Batılılardan nefret etmesine neden olduğunu söylemektedirler. Çünkü Batı’da gelişmiş, modern devletlerde yaşayan zengin, aç olmayan ve insan haklarına tamamen saygılı vatandaşlar yaşamaktadır.

 

GÜVENLİKÇİ DEVLET POLİTİKALARI

11 Eylül 2001 Amerika’nın karabasana uğradığı, afalladığı, acizleştiği bir tarihtir. Çünkü bu tarihte Amerika, tarihinde ilk kez kendi toprakları üzerinde yabancı bir saldırıya şahit olmuştur. Üstelik ABD’nin soğuk savaş döneminde, “Yeşil Kuşak” teorisi doğrultusunda yarattığı, silahlı siyasal İslamcı örgüt(ler) kendi yarattığı kişi(ler) tarafından dünya kapitalizminin kalbi olan İkiz Kuleler'in, uçakla vurulmuş ve yaklaşık 3500 kişinin ölümüne neden olmuştur.

11 Eylül saldırısıyla birlikte, dünyayı tehdit eden küresel yeni bir düşman, “terörizm” ortaya çıkmış oldu. Hayalet gibi dolaşan, dolaştırılan terörizme İslami terör kimliği adı kondu. Müslümanlık inancı, teolojik ve siyasal olarak sorgulanmaya başlandı. “İslam ve demokrasi, İslam ve modernleşme” birarada olabilir mi? “Ilımlı- demokrat İslam mümkün mü?” teorik tartışmalarıyla aynı zamanda, Batı’da göçmen veya  yaşadıkları ülkenin yurttaşı olmuş Müslümanlara potansiyel terörist olarak bakılmaya başlanılan bir döneme girildi.

Huntington’un kehaneti, gerçek olmaya başladı. Ya da Huntington’un tezleri birileri tarafından senaryolaştırılıp, İslami terörizm Batı ve Hıristiyan dünyasını küresel olarak tehdit ediyor algısı, korkuya dönüştürülmeye başlandı. 11 Eylül saldırısı sonrası ABD’nin “Güvenlikçi devlet” politikalarını, terör saldırısına uğrayan her ülke uygulamaya başladı. Özgürlük alanları daraltılırken, hayalî terör düşmanına karşı yeni silahlanma ve güvenlik konseptleri oluşturuldu.

Paris saldırısını El Kaide veya başka bir radikal silahlı siyasal İslamcı terör örgütünün intikam eylemi  ve cinayeti lanetlemenin ötesinde, Huntington’un tezlerini içine alarak bakarsak: Ekonomik, siyasi ve askerî güç olarak büyüyen Çin ve yeni eksen yaratmaya çalışan Rusya, etkisi artan Hindistan… “Medeniyetler Çatışması”na doğru gidildiğine veya bu gidişin hazırlandığına ilişkin çok sayıda emareler görülüyor. Rusya’ya, Ukrayna iç savaşı dolayısıyla uygulanan yaptırımların veçhesi değişmeye başlayabilir.

Paris saldırısıyla Avrupa yeni bir sürece doğru sürükleniyor…

Dünya artık daha az güvenlikli, Barış Güvercini’ni taşlamaya başladılar.

(*) C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 8, Sayı 1, 2007.