Bir adım geri çekilmek bu muydu?


Hüseyin Çakır - 03/05/2008 14:20:43 (477 okunma)


Bir adım geri çekilmek bu muydu?

Ak Parti kapatma davası açıldığında, Erdoğan ve AKP yetkilileri demokrasiden yana duran sert çıkış yapmışlardı. Parti kapatma davasına karşı, anayasa değişikliği tehdidi ileri sürüldü. Yeniden başlayan Ergenekon operasyonu ile ortam bir anda gerilmişti. Bu gerilen ortamda “ herkes bir adım geri çekilsin” önerileri gelmeye başladı. Başta Erdoğan olmak üzere, AKP yetkililerinin sert ses tonları düştü, düştü… bir süre sonra da ses çıkmaz oldu.

1 Mayıs’ın resmi bayram ve resmi tatil olması tartışmaları devam ediyordu. DİSK, Türk-İş, KESK’in 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacaklarını açıklamalarının ardından Erdoğan’ın, kısılan sesinin “baş, ayak” söylemiyle yükseldiğini gördük. Öfke dolu bu ses tonu, Erdoğan’ın yeni duruşunu gösteriyordu. Devletçi, elitist, halkı küçümseyen bu duruş aynı zamanda kışkırtıcıydı.Kapatılma davasına karşı, demokrasi güçleriyle birlikte hareket ederek, parti kapatılması davasını, demokrasinin derinleştirilmesi fırsatına dönüştürülmesi düşünülüyordu. AKP’nin bir süredir geri planda kalan demokratikleşmeyi hızlandıracağı umut ediliyordu.

Bir süredir, demokratik alanla, otoriter devletçi alan arasında gidip gelen, eğilip bükülen, Erdoğan’ın ve AKP’nin tercihini otoriter, devletçilikten yana yaptığını ortaya çıkartan bir çok emareler görülmeye başladı. Erdoğan, her fırsatta halkın iradesinin her şeyin üstünde ve demokrasinin gereği olduğunu söylüyordu. Bu söylem demokratlar tarafından çoğunluk diktatörlüğü olarak eleştiriliyordu. Erdoğan’ın demokrasi konusundaki bu anlayışına samimiyetle ve iyi niyetle eleştiriler yapılıyordu. Her şey son bir ayda ters yüz oldu. Erdoğan soğuk savaş döneminin politikacısı dilini kullanmaya başladı. CHP ve MHP ile amacı belirsiz polemiklerle gerginliği tırmandırdı. DTP’lilere yoklarmış gibi ve düşmanca denilebilecek milliyetçi sert tutum almaya başladı. Erdoğan’ın demokrasi söylemi ile devletçi, milliyetçi söylemleri ve davranışlarına bakıldığında demokrasi demagoji yaptığı açıkça görülüyor. Delikanlı duruşuyla otoriter devletçi, resmi ideoloji duruşu birleşerek, otoriter duruşa dönüşüyor. 

1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması gerginliği tırmandırılarak, AKP’nin devletçiliğini birilerine kanıtlamaya çalışıyorlardı. İşçilere ve sendikalara hakaret ederek krizi çıkartan AKP, daha önceden yaşandığı gibi kendi yarattığı krizi yönetemedi. Bazıların söylediği gibi, İstanbul’da otoriter devletçi güçlerle AKP yeni bir zeminde buluşmanın ilk adımını mı attı? Yoksa AKP kapatılma paniği içinde, öte yandan parti içinden yükselmeye başlayan muhalif sesler ve yeni siyasal yapılanma seslerinin yükselmesi karşısında dağılma korkusuna kapılarak, otoriter devletçi zihniyete teslim mi oldu? 

1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmaması kararı ve ileri sürülen “hassasiyet” in arkasında yukarıdaki sorularda olmalı. Ortaya çıkartılan krizi Başbakan, İçişleri Bakanı, hükümet mi yönet ti? Yoksa dokunulmazlıkları, değiştirilemezlikleri söylenen İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü mü yönetti? Çok geçmeden bu soruların yanıtlarını başka gelişmelerle birlikte göreceğiz. AKP’nin Şemdinli ile başlayan eğilip bükülme manevraları artık politik duruş haline geldi. Çubuğu otoriter devletçilik yönüne çevirerek bu alanda kendine yer açmaya ve bu yeri genişletmeye doğru gidiyor. AKP, milliyetçilik dilini kullanarak MHP’den rol çalmaya başladı. Şimdi de, laiklik, Atatürkçülük, resmi ideoloji dilini kullanarak CHP’den rol çalıp otoriter devletçilikle, devletin “öteki” güçleriyle mutabakat sağlama arayışında. Öte yan dan 301’de yapılan değişiklikle, demokrat kesimlerle de arasındaki makas aralığının açılmamasını sağladığını düşünüyor. Peki, bu kadar çok farklı rolü AKP oynayabilir mi? Bu kadar çok ikirciklilik, "gel git"ler AKP’ye olan güveni zedelemez mi? Parti içinden ilk tepkiler ortaya çıkmaya başladı. AKP MYK üyesi Abdüllatif Şener’in basına yansıyan açıklamalarından görüldüğü gibi, AKP ye seçenek arayışı başlamış durumda. Ahmet Altan, Yasemin Çonğar’ın Anadolu gezileri gözlemlerinde aktardıkları bir nokta çok önemli. “Başı örtülü, AKP’ye oy vermiş olanların, AKP’nin başörtüsü nedeniyle yarattığı krizin sonucu ortaya çıkan ekonomik krizden çok rahatsız oldukları”. AKP’ye oy verenlerin, simgeler, değerler üstünden siyaset yapılması yerine, ekonomik istikrarın, büyümenin ve diğer sosyal politikaların iyileştirilmesini bekledikleri görülüyor. 

AKP iktidara geldiğinde ilk iki yıl Derviş ve İMF ekonomik programını, Ulusal Belge’de belirtilen AB süreci için gerekli demokratik değişiklikler için attığı adımların yarattığı olumlu atmosfer yok mu oldu? AKP değişti mi? Yoksa baştan beri oportünistliğini gizledi mi? 1 Mayıs’ta AKP’nin takındığı tutum, bu partinin Türkiye’nin demokratikleşmesini ve AB sürecinin taşıyıcısı olamayacağını gösteren çok önemli kanıt olmuştur. Demokratikleşme adımları atıldığı zaman AKP’yi destekleyenler hızla AKP’den uzaklaşıyor. Demokratikleşme çizgisinde kararlı duramayan AKP, otoriter, milliyetçi, devletçi çizgiye kayıyor. 



1 Mayıs Polis Devleti Gösterisi oldu

1 Mayıs’ın bayram ve tatil ilan edeceğini söylediğinde demokrasi adına iyimserlik havası yayılmıştı. AKP’nin demokrasi konusunda ikircimli olduğu eleştirilerini haksız çıkartacak bir girişim diye düşünülmüştü. Herkes nefesini tutup atılacak adımı bekliyordu. AKP konusunda negatif düşünenler yanılmayı istiyorlardı. AKP’lilerin de önergeci olduğu 1 Mayıs’ın bayram ve resmi tatil olması TBMM gündemine geldi. Sonuç, 12 Eylülcü bir zihniyetle: 1 Mayıs bayram ilan edildi, ama resmi tatil edilmedi. Başbakan, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlanmasına izin vermeyeceklerini açıkladı. Kasımpaşalılığıyla her fırsatta övünen Erdoğan, ”ayaklar başları yönetirse…" diye açıklama yaparak ortamı gerginleştirdi. Sendikaları kışkırttı. Sendikalar Erdoğan’ın söylerini haklı olarak hakaret kabul ettiler. Taksim’de kutlama da ısrarlı oldular. Sendikaların bu konudaki ısrarını da ayrıca değerlendirmek gerekiyor.

1 Mayıs kutlamaları, İstanbul’da polis devletinin güç gösterine dönüştü. DİSK binasına gaz bombalarıyla saldırıldı. DİSK genel sekreteri telefonla bağlandığı TV’de, “ bunlar bizi öldürecekler” diye şaşkınlığını vahim biçimde ifade ediyordu. İstanbul Emniyet müdürü Celalettin Cerrah bir eli cebinde savaş alanını denetleyen Nazi generalini anımsatan edayla sağa sola emirler veriyordu. Yüzündeki ifade de devlet memurundan eser yoktu. Hrant Dink’in öldürülme ihbarını sumen altı eden Cerrah, Taksim’e çıkmak isteyen işçileri parmağıyla işaret ediyor ve ardından göz yaşartıcı bombalar atılıyor, tazyikli su sıkılıyor, yere düşen genç bir kadının yüzüne tekme atılıyor arkadan gelen polis copluyordu..

Vali Güler “ orantılı güç” kullanmayacaklarını açıklamıştı. Ne demektir “orantılı güç” kullanmak, bu gücü kim kime karşı karşı kullanıyor? Bir yanda İstanbul Valisi ve emniyet müdürünün yönetimi altındaki; hükümet ve devlet adına yönettikleri polisin silahlı, teçhizatlı ve motorize gücü, öte yanda da elleri bayraklı, pankartlı işçiler. 1 Mayıs’ı kutlamak isteyenler sağduyulu davrandılar, devlet şiddetine, şiddetle karşılık vermediler. Yapılmak istenen provokasyon ortamının oluşmasına zemin hazırlamadılar. Devlet adına polisi yönetenler, faşizan devlet terörü uygulanmasını resmen yönettiler.

İstanbul Valisi kararı verirken hükümet’in bilgisi dışında faşist iktidarları aratan devlet terörü uygulanması emrini verebilir mi? 1 Mayıs’taki devlet terörü siyasetini yolunu izleyen AKP’ Hrant’ın öldürüleceği ihbarını sumen altı eden İstanbul Emniyet müdürü hakkında idari ve cezai soruşturulması karşısında tarafsız kalabilir mi? Ergenekon soruşturmasının 1 Mayıs ’77 katliamının arkasındaki derin güçlerin ortaya çıkartılmasının siyasal kararlılığına güvenilebilir mi? Direksiyonu kıran AKP’nin şoför mahallindekiler freninin patladığının farkında değiller.

1 Mayıs AKP’nin duruşunu ortaya koydu. 
Demokratlar, demokrasiden yana olanlar, başkalarının arabalarıyla demokrasi yolculuğuna kararlı devam edilemeyeceğini bir kere daha görmüş olmalılar.


Taraf-3 Mayıs 2008