Bu kafayla gidilirse askerî darbeye davetiye çıkartılır



Bundan beş altı yıl önce bugün yaşadıklarımızı yaşasaydık, “Üçüncü dünya ülkelerinde olur böyle şeyler” diye küçümserdik. Gerçi başta Kürt sorunu olmak üzere, demokrasi, özgürlük, temel insan haklarında yaşanan ihlaller ile “üçüncü dünya” ülkelerinin en geri olanlarında yaşanan sorunları yaşıyoruz. Cumhuriyet’in modernleşme sürecinde çözülmeyen, aynı minvalde üretilen yeni sorunları, demokratik zihniyetle, toplum iradesiyle çözeceğimizi düşünüyorduk. 12 Eylül rejiminden çıkılma ihtimali doğmuş gibiydi.

Ve bu memlekette, beş altı yıl önce, Türkiye’nin küreselleşmedeki yeri, askerî vesayet rejimine son verilmesi, AB süreci ardından yeni dosyaların açılması tartışılıyor, AB uyum yasaları doğrultusunda reformlar yapılıyordu…

Büyü bozuldu! Nasıl mı bozuldu? Bu soruyu herkes kendine sormalı.

1990’lı yıllardan daha kötü bir ortam içinden geçiyoruz. Lümpen politik AKP gençliği ortaya çıktı. Ülkücüleri ve MHP’lileri sokaktan çektiğini, derin güçlerin taşeronu olmayacaklarını söyleyen Devlet Bahçeli, “PKK eşittir terör, eşittir bölünme”, söylemi ile oyunu artıracağına inandığı için, kullandığı dil, ülkücü lümpen gençleri şiddet sahasına çekti. HDP binalarını tahrip edip, yakıp yıkmaya başladılar, yetmedi Kürtlerin işyerleri yakılıp yıkıldı. Bu görüntülerin Suriye’den, iç savaş hâlinden ne farkı var.

NEDEN ÜLKE BU DURUMA SÜRÜKLENDİ?

Soğuk savaş söyleminin öteki aktörü Erdoğan, soğuk savaş dönemi kutuplaşma ideolojisi lideri olarak, kendi siyasal ekseni dışındaki bütün “öteki”leri, devlet düşmanı ilan edip, yalan kara propaganda, ihbar, hedef gösterme, nefret söylemi dâhil her enstrümanı kullandı; üstelik bütün bunları cumhurbaşkanı mevkiinde iken yaptı ve yapmaya devam ediyor.

7 Haziran’dan bu yana ülkede iktidar yok, TBMM tatilde, devre dışı bırakıldı. Yürütme erkini cumhurbaşkanı fiilen eline almış durumda. Siyasal gerilim ve kriz toplumsal krize, çatışmaya sürükleniyor.

130 bin nüfuslu Cizre bir haftadır devlet tarafından “kuşatılmış” durumda, dünya ile bağları kopartıldı. Cizre, Gazze’nin yaşadığı kaderi yaşıyor.

Neden ülke bu duruma sürüklendi? En temel başlıklar şöyle sıralanabilir: İktidarın kudretli, mutlak iktidar olma paranoyası olarak basitleştirilemez. İktidarı bırakmamanın arkasındaki gerçek: İktidar döneminde rüşvet, nüfuz gücüyle sağlanan haksız kazanç, iktidarın yarattığı oligarşik sermaye sınıfı ve siyasi yönetici erk sınıfı, hesap verilemeyecek mali, hukuki suç dosyalarının kabarması karşısında, iktidardan düşüldüğünde kara deliğe doğru yuvarlanma korkusundan Türkiye’yi ateşin içine çekerek “üçüncü dünya” ülkelerinden daha rezil bir ortama sürüklediler.

Bu kafayla giderlerse iktidar boşluğunu yeniden asker doldurur, askere dayanarak iktidarı koruma aklı askerî darbeye çağrı yapmak olur. Olur mu? Erdoğan ve ekibi iktidarı bırakmama uğruna askerî darbenin yapılması ve iktidarı askerle paylaşmayı bile yapabilir.

İçine itildiğimiz bu ortam için “90’lara mı döndük” sorusu soruluyor. Bu duruma kendine özgü bir durum olarak bakmak lazım.

Kimse kusura bakmasın, 2015 yılı Türkiye’sinde yaşanan bu durum, Erdoğan- AKP içindeki ekibi ve PKK- Kandil yöneticilerinin insan aklının ilkel hâlinden başka bir şey değildir. İktidar şehitler üstünden, Kandil operasyon üstünden savaşa haklılık, meşruiyet kazandırmaya çalışıyorlar.

Devlet- AKP- Erdoğan ve Kandil soğuk savaşçılarının arasına sıkışmış X kuşağından HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve HDP, iki soğuk savaş zihniyetine karşı barış ve demokratik çözüm yapılması için seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Demirtaş ve HDP, Erdoğan ve AKP’nin kara propagandası ve provokasyonunu boşa çıkartarak sağduyularını yitirmemek için direniyorlar, iki taraftan şamar yiyip duruyorlar, buna rağmen duruşlarını bozmuyorlar insani söylemi, insani çözümü haykırmaya devam ediyorlar.

Erdoğan ve aparatındakiler her ağızlarını açtıklarında Demirtaş’a, 30 yıldır dinlediğimiz “Terörü lanetle, terörle aranıza mesafe koyun” devlet dili söylemine karşı, Demirtaş’ın Kandil’e “eylemlerinizi, devlete operasyonlarınızı durdurun, silahları susturun”, PKK’ye “amasız, fakatsız silahları susturun” çağrısı gibi onlarca çağrı yaptı. Fakat, Saray ve AKP, iktidar olmak için HDP’yi baraj altında bırakmayı kafaya taktıkları için, Demirtaş ve HDP’nin söylediklerine kulaklarını zaten tıkamışlardı. HDP’yi savaşın sorumlusu göstermek için, ruhlarını, vicdanlarını, inandıkları bütün değerleri bir kenara iterek gözümüzün içine baka baka bizleri kandırmaya çalışıyorlar. Cenaze törenlerinde “burada yatan mevtanın öldürülmesinde suçumuz var mı? Bu savaş neden çıktı, çıkarttık” diye iç sorgulama yapıyorlar mı?

BİR SANİYE, NEDEN SAVAŞIYORSUNUZ?

Neden savaşıyorlar sorusunun yanıtı yok. Hani görüşüyordunuz, MİT- İmralı’da Öcalan’la görüşüyor, Adalet Bakanlığı HDP’li heyeti Öcalan’la görüşmeye gönderiyor, Öcalan Kandil’e mektup yazıyor, MİT mektubu redakte ediyor, HDP’li heyet bu mektubu Kandil’e götürüyordu… Bütün bunlar ayan beyan hepimizin gözü önünde oldu, bitti.

Ne oldu da savaşa tutuştunuz! Elbette her yurttaşın bu soruya yanıtı var. Ama devletin, Erdoğan ve AKP içindeki aparatçiklerin ve Kandil’den konuşanların verdikleri yanıt, hepimizi salak yerine koyan, aklımızla alay eden yanıtlar.

Bunlar demokrasinin ilkel aklından bile daha geri seviyesindeler.

AKP ve PKK  Soğuk Savaş zihniyetinin  iki yanını oluşturuyor. İki otoriter zihniyet (Erdoğan Ekibi ve Kandil partnerleri) bütün toplumu enayi yerine koyarak bilek güreşi yapıyor. Keşke bilek güreşi olsaydı, keşke bu, sanal oyun olsaydı. Maalesef ölenler gerçek, öldürme kararı verenler de gerçek insanlar.

Meseleleri kavga ile çözeceklerini düşünenleri sağduyuya, demokrasi alanına çekmek pek kolay olmuyor.Güç, pazu ile sorunları çözeceklerini, “ötekini” yok edeceklerini dize getireceklerini düşünenleri yola getirmenin yolu; ayaklarını bastıkları sosyoloji, güvendikleri toplumsal desteğin geri çekilmeli, sivil toplumlar  barış için seslerini yükseltmeliler. Savaşanlar arkalarında toplum desteği olmadığında Mehmetçikleri, Kürt çocuğu gerillaları ölüm tarlalarına bu kadar kolay sürebilecekler mi?

Yazı bittiğinde Leyla Zana, “Elinde silah olan bütün taraflara sesleniyorum; kimseye sözümü dinletemezsem de kendime sözüm geçer. Ölümleri seyretmektense ölmeyi tercih ederim, ölüm orucuna yatacağım” açıklamasını yaptı.