Bu "Savaş" Değil Cinayet

 Hüseyin Çakır - 15/07/2011 15:33:06 (1090 okunma)


Bu "Savaş" Değil Cinayet

Biz bu filmi daha önceden çok kere gördük” sözü bile durumu açıklamak için yetmiyor artık. Sözüm ona asker ve gerilla savaşıyor. Savaş 'etiği' kuralları dahi işlemiyor. Savaşmanın asıl nedeni çoktan unutuldu. Literatürde "savaş siyasetin silahlı yoldan devam" diye yazar ama, olup bitene bakıldığında "kirli siyaset" oyunu oynanıyor. 13 asker öldürüldü! haberi düştüğü andan “gene yapacaklarını yaptılar” yorumları düşmeye başladı. Hemen ardından kimin kimi öldürdüğü karmaşası ortaya çıktı. Ve neden şimdi bu olay oldu sorusuna hemen herkes tereddütsüz biçimde bunun provokasyon olduğu düşünüldü ve açıklandı.

Öcalan’ın devlet heyetiyle yaptığı görüşmede, “Barış Konseyi” mutabakatının sağlandığını açıkladığı ve BDP’nin boykotunun AKP ve meclis başkanıyla görüşüldüğü, demokratikleşme ve normalleşmenin yeni evreye yöneldiği ve iyimserlik havasının yükseldiği, barış ve çözüm ortamının gelişmeye başladığı bir zamanda, hemen herkes “ vallahi billahi ben bunun olacağını düşünmüştüm” diyor. Hemen herkes “olanın” olacağını ve nedenini biliyorsa ve de bunun önüne geçilemiyorsa; birincisi siyasal irade de sorun var demektir. Siyasal irade, TSK’nın operasyon planlarını bilmiyor ve bilgi verilmiyor demektir. İkincisi, PKK’nın Öcalan’ın geliştirdiği siyaset ve devletle yaptığı görüşmeyle mutabık olmadığı noktalar olmalı. Üçüncüsü, BDP’nin meclis zemininde oynaması gereken siyasal rolünün önemini yeterince fark edememiş olmasıdır. Bu zayıflıklar dolayısıyla demokratikleşme ve Kürt meselesinde sorunun çözümü yolunda kalıcı adımlar atılmaya başlandığında eli tetikle olanlar tetiğe basıyor ve kaos yaratmaya çalışıyorlar. Silahlar patladığında “gene yapacaklarını yaptılar” denilmesi de gösteriyor ki, bunun adı öyle veya böyle savaş değil, cinayettir.

13 askerin ölümüyle kim kime ne mesaj gönderildi?

Savaş’ın nedenlerinin konuşulması ve çözüm yolu arayışıyla, cinayetin kriminolojisi ve çözüm yolu kuşkusuz aynı olamaz. Savaşın ortadan kaldırılması için siyasal çözüm yolları arayışında Öcalan-devlet görüşmesinde çok önemli ve güven verici siyasal iradenin ortaya konulduğu bir noktaya doğru gidiliyordu. Meselenin çözümünün “güvenlik” yoluyla değil, uzlaşma-mutabakat yoluyla demokratik yöntemlerle çözümü yoluna girilmiş ve bu sürecin yeni bir anayasa ile sonuçlanması konusunda siyasal irade ortaya konulmuşken, TSK’nın arama tarama, operasyonu0 yapması, PKK’nin cadde ortasında asker öldürmesi ve adam kaçırması eylemlerinin masum, “savunmaya yönelik, rutin faaliyleler esnasında olur böyle şeyler" gibi açıklamanın inandırıcı hiç bir yanı bulunamayacağı gibi bunu savunmanın ne insani- ahlaki-etik yanı vardır.

14 Temmuz olayı, bundan öncekiler gibi demokratik siyasal çözüme karşı yapılmış bir eylemdir. Toplumda gerilimin yükseltilmesi ve militarist, milliyetçi, şovenist tepkileri kabartma amacındadır. Daha derin amaç ise yeni anayasa yapım sürecini provoke etme, engelleme provaları denilebilir. 

Yüksek Askeri Şura toplantısı ve askeri bürokraside terfilerin görüşülme arifesinde, savaş uçaklarının devreye girerek operasyona katılması hiç kuşkusuz daha önceki operasyonlardaki hava kuvvetlerinin “beceriksizliğini” anımsatıyor, bu “becerikliliğin” arkasında ne var sorusunu sordurtuyor. 13 asker’in ölümü/cinayeti, terfi, emeklilik için pazarlık ve Ergenekon sanıklarına “sıcak” mesaj göndermek mi acaba diye düşünmekten insan kendini alıkoyamıyor.

Çatışmasızlık ortamı devam ediyorken, çatışmanın tırmandırılması; hükümet, TSK’yı denetleyemiyor mu sorusunu gündeme getiriyor. Durum böyle ise, TSK Hükümetin siyasal idaresine karşı “kendi siyasal amaçlarına” uygun olarak çatışmacılığı tırmandırmaya devam ediyor ve hükümeti zor durumda bırakacak, Kürt sorunun çözümü arayışında çatışmacılığı tırmandırarak çözümsüzlük sürdürülmek isteniyor demektir. Ya da daha kötüsü, TSK içinde Ergenekon’un uzantıları TSK’nın emir ve komutası dışında siyasal iradeyi zor duruma sokacak eylemler yapıyor olmasıdır. 

13 Askerin ölmesi ardından Genelkurmay Başkanına bölgeden "verilen bilgi" ve yapılan açıklamada “el bombasıyla saldırıldı ve el bombası yanığın çıktı” bilgisinin inandırıcı olmadığı konusunda anında tepki geldi. Çok doğal olarak Aktütün ve Dağlıca da yaşananlar hatırlandı. Sözü geçen çatışmayı anlatan bir korucu şöyle diyor. "Çatışma iki ayrı yerde çıktı. Şelima'ya yakın yerde bir asker öldü. Daha sonra birlikler sevk edildi. Öğleden sonra 3-4 sıralarında ise iki savaş uçağı mevzileri iç içe geçen gerillaları ve askerleri bombaladı, büyük yangın çıktı. Yanan yeri gidin görün, el bombası böyle yangın çıkarmaz. …sorumluları kimse yargılansın. Gerekirse bizler ve diğer korucular da ifade veririz"diyor. Telsiz konuşmalarında 15-20 kişiden bahsedildiğini söyleyen korucu, telsiz görüşmeleri deşifre edildiğinde olayın nasıl olduğunun anlaşılacağını söylüyor. Hiç kuşkusuz olayın nasıl gerçekleştiği TSK’nın Heron hikâyesinde olduğu gibi savaş uçaklarının asker-gerilla iç içe geçmişolduğu alanı bombalayarak yangın çıkması sonucu askerler yanarak ölmüş ise, hastaneye getirilen iki gerillanın yanarak öldürülmüş, bu cinayettir. Bu cinayeti soruşturmak ve emir verenleri bulup yargı önüne çıkartmak hükümetin görevidir. 

Başbakan ne zaman gerilla analarına Kürtçe “sere we sağbe” diyecek

Meselenin başka bir boyutu ise, ölen ve öldürenlerin Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olmasıdır. Daha önce burada yazdığım birkaç yazımda da sözünü ettiğim gibi. Ölen askerler şehit ve ailelerine başsağlığı dileyen, siyaset ve devlet erkânı, ölen gerillaların ailelerine ne zaman baş sağlığı dileyecek noktaya gelecekler. Dağdakileri dağdan indirme planları yapıp, yurttaşlık haklarından eşit biçimde yararlanmaları için politikalar geliştirmeye çalışanlar; Diyelim ki, 10 Temmuz da bir anlaşmaya varılsaydı. Dağdakiler TC yurttaşı Kürtler olarak aramızda olacaklardı. Yanarak ölen gerillaların yüreği yanan analarına “başınız sağ olsun” diyecek iktidar, muhalefet partisinde yürekli siyasetçiler çıkamadığı sürece; Kürtlere “ sizin sorununuzu çözeceğiz, kardeşiz “ sözünü söylemek havanda su dövmek olarak kalır. Böyle sözlerin hiç bir inandırıcılığı, güven vericiliği olmaz. “Buzdağı kıranı” Başkbakan Erdoğan, ölen gerilla ailelerinden birisinin evine gidip Kürtçe “başınız sağ olsun - sere we sağbe” deme cesaretini gösterdiğinde, Kürt meselesini çözecek iradeye sahip olduğunu herkese göstermiş olacaktır. İktidar partisinin ve Başbakanın bu hassasiyeti “ biz yaratılanı, yaratandan ötürü severiz” sözünü ölen Kürt gerillalar içinde söylemesidir. Erdoğan çok tekrarladığı "ON EMİR"'deki"öldürmeyeceksin" sözünü TSK'ya geçiremiyor mu acaba?

Selahattin Demirtaş ve Hasip Kaplan sorumlu siyasetçiler olarak bir süreden beri sağ duyunun sesi olarak konuşuyorlar. AKP, CHP ve BDP kendi tabanlarının “hassasiyetlerini” öne alıp konuşmaya devam ettikleri sürece, sorun çözücü olma vasıflarından da uzaklaşıyorlar. Milliyetçilik zehir’i, kanser tedavisinde kullanılan ilaçlar gibi kullanılıyor ve sağlam ve taze hücrelerde yok ediliyor, sakat bırakılıyor.

Kürt meselesinin çözümü, silahların susması, savaş haline son verilip cinayet işlenmesinin önüne geçilmesi için tartışılması gereken hemen her konu, her yönüyle hemen her kesimin katılımıyla yapıldı. TV’lerde "o tartışma bu tartışma" programlarında söylenenler, gazete köşe yazıları, araştırmalar, yazılan kitaplar vs ile var olan durumunu aşmak için bütün sözler söylendi. Bu durumu aşmak ve yeni durumun dilini kullanmak için cesaretli duruş sergilemek gerekiyor. 12 Haziran sonrası meclis %95 temsil ile her şeyi adıyla konuşma cesareti göstermez, demokratikleşmenin yeni evresine geçemez –yeni anayasa yapma başta geliyor- ise demokratikleşme karşıtlarının sahneye çıkmasına davetiye çıkartmış olur. 14 Temmuzbunun provası olarak düşünülmeli. 

Öcalan’la çözüm sürecine destek verilmeli

Ve sivil toplumun, aydınların tümel düşünüp, tümel radikal tutum alma zamanıdır. Artık “Biz bu filmi daha önceden çok kere gördük” sözünün tekrarlanması bayat, kokuşmuş laftır. Yapılması gereken analizler yapıldı. Şimdi asker ailelerine “başınız sağ olsun” gerilla ailelerine “sere we sağbe” deme zamanı. AKP, TSK’yı siyasi iradesine amalıl ve haberim olmadan parmağın tetiğe dokunmasın demeli. BDP, DTK, PKK-KCK Öcalan’ın yürüttüğü çözüm sürecinin ruhuna uygun hareket etmeliler ki, barış süreci derinleşebilsin.Sivil toplum Kürt-Türk yurttaşlar ve aydınlar parmakları tetikte olanları tetiğe kolayca basamayacaklarını gösterecek etkili kitlesel toplumsal tepki gösterilmelidir.

Olacak olanı biliyorduk, biz bu filmi çok gördük…. Demek” artık yetmiyor. Silah kullanan ve cinayet işleyenleri caydırmak için Kürt ve Türk toplum vicdanının birlikte isyan etmesi ve çığlığın duyulması gerekiyor. 

Bir yandan silahlar devreye sokulurken öte yandan, Demokratik Toplum Kongresi(DTK)'nin 14 Temmuz toplantısında "Demokratik Özerklik" ilan etmesini, yeni anayasanın Türkiye'nin siyasi-idari yapılanması tartışmasına katkı sunabilir diye düşünüyorum.

Ya demokratik çözüm için diyalog, ya da demokratik ortam oluşuncaya kadar savaş Öcalan Eğer çözüm gelişmezse devrimci halk savaşı gelişebilir. Devrimci halk savaşının esasları bellidir. KCK bunu yapabileceğini söylüyor. Eğer böyle bir savaş gelişirse büyük bir savaş ve kaos ortamı doğar. AKP çözüme yanaşmıyor. Hükümet Kürtlere karşı çok acımasızca hukuku, kanunları devreye koyarak onları tasfiye etmeye çalışıyor. Bu çok tehlikeli bir durumdur Hatip Dicle  KCK 

Murat Karayılan Hasan Cemal “AKP, Türkiye toplumundan yüzde 50 oy aldı, teveccüh gördü. Toplum AKP’ye Türkiye’nin sorunlarını çöz diye büyük sorumluluk yükledi. Şimdi siyasal irade gerekiyor Kürt sorununu çözmek için. Yüzde 50 oy almış olan bir parti, bir lider bu siyasi iradeyi göstermeli.” ve “Bizim 12 Haziran sonrasıyla ilgili olarak, barış konusunda beklentilerimiz vardır”  Erdoğan’Ama Hatip Dicle‘nin milletvekilliğinin düşürülmesi derken, KCK tutuklusu milletvekilleri derken yaşanan gelişmeler, barışa ilişkin bu beklentilerimize büyük, ağır darbe vurdu. Kürt sorununun çözümü noktasında kritik bir kavşağa gelinmişken, biz barış beklerken, Bekir Bozdağ’ın (Ak Parti Meclis Grup Başkan vekili) açıklaması geldi. Dicle’ninkiyle Erdoğan’ın 2002 durumu arasında benzerlik yoktur diye... Biz bunu şöyle anladık: Kürt siyasetini hizaya getirmek, burnunu sürtmek niyetindeler” Şimdi toplumsal barışın kapısını açmak Başbakan Erdoğan’ın elindedir. Hem milletvekili krizini çözmek, hem Kürt sorununda köklü bir çözümün kapısını açmak Ak Parti liderinin elindedir. Bugün böyle bir tarihsel liderliğe ihtiyacı var Türkiye’nin. Bunu gerçekleştiren lider, tarihe geçer.”





BDP ve bağımızlar bu ortamda demokratikleşme sürecine ve yeni anayasa yapımına en güçlü destek veren katılımcı olacak diye düşünüyorum.Erdoğan’Ama Hatip Dicle‘nin milletvekilliğinin düşürülmesi derken, KCK tutuklusu milletvekilleri derken yaşanan gelişmeler, barışa ilişkin bu beklentilerimize büyük, ağır darbe vurdu. Kürt sorununun çözümü noktasında kritik bir kavşağa gelinmişken, biz barış beklerken, Bekir Bozdağ’ın (Ak Parti Meclis Grup Başkan vekili) açıklaması geldi. Dicle’ninkiyle Erdoğan’ın 2002 durumu arasında benzerlik yoktur diye... Biz bunu şöyle anladık: Kürt siyasetini hizaya getirmek, burnunu sürtmek niyetindeler”Şimdi toplumsal barışın kapısını açmak Başbakan Erdoğan’ın elindedir. Hem milletvekili krizini çözmek, hem Kürt sorununda köklü bir çözümün kapısını açmak Ak Parti liderinin elindedir. Bugün böyle bir tarihsel liderliğe ihtiyacı var Türkiye’nin. Bunu gerçekleştiren lider, tarihe geçer.”





BDP ve bağımızlar bu ortamda demokratikleşme sürecine ve yeni anayasa yapımına en güçlü destek veren katılımcı olacak diye düşünüyorum.