Bütün iktidar AKP’nin olmalı ne demek?

 

 

Başlığa bakan aklı evveller  “ne yani, bütün iktidar vesayetin mi olacak,”    ikinci cümle de  “milletin seçtikleri elbette ki bütün iktidara sahip olacaktır” diyecekler.

Yok, böyle bir yağma…

Demokrasilerde iktidarın güç kullanması ve ideolojik amaçlarını gerçekleştirmesinin sınırları ve sınırlılıkları var. Öyle aklıma eseni yaparım denilemez.  Örneğin, günümüz demokrasi anlayışına göre faşist, ırkçı iktidarlar demokrasi dışı kabul edilmiştir.

Otoriter dikta rejimleri, politik iktidar olma sınırını aşarak, bugünkü ve gelecekteki kuşakların hayatını etkileyecek ideolojik toplum mühendisliği yaparak tek tip toplum yaratmayı amaçlarlar.

Bu anlamda  “bütünüyle iktidar olmak” ile siyasi iktidar olmak iki farklı şeydir. AKP 16 Nisan Referandumuyla siyasi iktidardan, bütünüyle iktidar olmaya doğru yol alıyor. Ve bunu millet iradesine dayalı demokrasi diye anlatıyor.

İnan var mı?  %51 inanmış ki Evet dedi.

Ve yeni durum, yeni süreç başladı.

Tayyip Erdoğan AKP Genel Başkanı seçildiği gün yaptığı konuşmada, AKP’yi ve iktidarını  “demokrat, muhafazakâr, cumhuriyetçi ve de devrimci” ilan etti.

İster inanın, ister inanmayın. Bu sizin fıtratınıza, bilginize, ilginize neyi görüp, neyi görmediğinize kalmış bir şey.

Gümrük kapısında Karadenizlinin bavulundan ağzına kadar dolu saat çıkmış. Gümrük memurları şaşkın “bu nedir böyle” diye sormuşlar,  -haydi gene adı Temel olsun-  Temel’de “Kuş yemüdür da” demiş. “Dalgamı geçiyorsun sen bezimle” diye üstüne yürümüşler.

Temel “Ben kuş yemü diye aldum, önlerine atacağum, yerler mi, yemezler mü onların sorinudur  da”  demiş.

Haziran 2017,  AKP Genel Başkanı, Cumhurbaşkanı “memlekette demokrasi var, AKP devrimci,  demokrat…” diyor,  Temel’in dediği gibi ister yersiniz ister yemesiniz, bu bizim sorunumuz.

Keşke hayat Temel fıkralarındaki gibi gülünecek gerçek dışı kurgular olsaydı.

Oysa ciddi bir süreçten geçiliyor. Kavgaların görünen ve görünmeyen yüzleri var. Demokrasi, iktidar ve hegemonya kurma konuları farklı düşüncelerin gerilim ve muhtemel çatışma alanlarını oluşturuyor.

Parti Devleti Kişi iktidarı bir Rejim ve Sonrası

 

Demokrasiyi, çoğunluğun desteği alındığında, devleti yönetmenin dışında “altın nesil”  yetiştirme gibi bütün toplumu ideolojik olarak yeniden dizayn etmek sanan zihniyetin modern demokrasi ile hiçbir alakası yoktur. Bu otoriter modernleşmeci ideoloji 19.yy da faşizmi, totoliter sosyalizmi, ve askeri diktatörlükleri yarattı. Tarih bu trajediyi acı biçimde yaşadı. Modern demokrasi, faşizmin acılarından çıkartılan dersler sonucu bugünün evrensel ilkeler ve değerlere ulaştı.

12 Eylül darbesi ve 12 Eylül Anayasasında felsefi ve ideolojik vücut bulan rejim, 16 Nisan referandumu “yönetim sistemi”   değişikliği ile 12 Eylül’ ü muradına erdirdi.  Bütün alanlarda  “egemenlik, hegemonya ve mutlak iktidar” Cumhurbaşkanlığı ile iktidar partisi başkanlığının tek kişide toplanmasıyla “parti devleti”, “tek kişi iktidar”  kurulmuş oldu.

Bunun simgesel göstergesi, Cumhurbaşkanının, AKP başkanı olarak, Cumhurbaşkanlığı makam aracı ve forsuyla AKP genel merkezine gelmesidir.  

Vesayet karşıtlığı, bütün güçleri tek elde, tek güç haline getirmek tek merkezde toplamak değildir.  Siyaset biliminde bunu adının otoriter rejim olduğu bilinen bir gerçektir. Bunun da temsili demokrasi de dâhil, günümüz demokratik yönetim yöntemiyle alakası yoktur.

Sosyal ve Kültür İktidarı Ne Demek? 

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın Ensar Vakfının 38. Genel Kurulunda yaptığı konuşmada: “…14 yıldır kesintisiz iktidarız ama sosyal ve kültürel alanda iktidar olma konusunda sıkıntılar var.(Boldlar benim) Siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir, sosyal ve kültürel olarak iktidar olmak başkadır. Her türlü imkân var, tek eksiğimiz bunları hizmete dönüştürecek adanmış kadrolar.  Artık biz 80 milyonun tamamına ulaşmaya çalışan bir kadroyuz, bunun farkında olmamız lazım." “İnsan yetiştirmek her şeyden önce inanç gerektirir, sabır, adanmışlık, süreklilik gerektirir. Büyüklerinizin belki ellerinde yeterince araç gerek yoktu ama davalarına inançları vardı.” Bu konuşma “Siyasal, sosyal, kültürel  bütün iktidar (lar) AKP’nin olmalı”  amacının ilanıdır.  

Bu sözler AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın gelişi güzel sözleri değildir; arkasında toplum mühendisliği ideolojik tasarımı ve planı var. Bu sözler ister AKP Genel Başkanı veya Cumhurbaşkanı olarak da söylensin; özü, toplumu tek tipleştirmeyi amaçlayan toplumsal barışı bozacak, farklı kimlik, inanç ve siyasal düşüncede olanları yok sayan çok tehlikeli sözlerdir.

 “…80 milyonun tamamına ulaşmaya çalışan bir kadroyuz” sözleri aşağıdaki söz olmasa idealistlik olarak okunabilir. Amasosyal ve kültürel olarak iktidar olma”  ile yan yana geldiğinde ürkmemek elde değil.  Bu iki sözden, “80 milyon AKP’li olacak, olmalı” anlamı çıkıyor. Peki, “olmayanlar ne olacak?”  Vatan haini mi? Bölücü mü? Devlet otoritesine karşı çıkanlar mı?... Olacak.

Soruları sürdürmek bile tüyler ürpertici.

Bu sistem sürdürülebilir mi?  Durum böyle devam ederse, evet sürdürülebilir.  19 ve 20 yy. Marksist düşünürü Antonio Gramsci’ye göre “ Egemen sınıfın iktidarını kurmasında hem fiziksel güç, hem de kültürel ve ideolojik aygıtlar kullanılır.” Diyor. Hegemonya kavramı Antonio Gramsci’nin 1920’lerde ve 30’lar dünyasında yazdığı düşüncelerine dayanır. Bugünkü dünya içinde bu analizler geçerliliğini koruyor.  Hegemonya kavramı kültür, iktidar ve ideoloji kavramlarıyla bağlantılıdır. Gramsci’nin asıl merak ettiği elit bir azınlığın toplumun geri kalanına (sayısal olarak çoğunluğa) nasıl hükmettiği ve çoğunluğunda hükmedilmeyi ve yönetilmeyi nasıl kabul ettiğidir. Gramsci bu sorunun cevabını hegemonya kavramında bulmaktadır.  

Hegemonya ve Rıza Oluşturmak 

Gramsci, temelde hegemonya kavramından, toplumu yöneten elit bir azınlık grubun toplumun diğer kesimleri üzerindeki ideolojik ve kültürel kontrolünü anlıyor. “ Hegemonya kavramı basit bir söyleyişle topluma yön veren sınıfın dünya görüşü olarak tanımlanabilir. Egemen sınıfın bu dünya görüşü ideolojik kontrol mekanizmaları ve toplumsallaştırıcı kurumlar sayesinde gündelik yaşamın her alanını etki altına alır (Giusuppe Fiori, 1989).

Gramsci’nin hegemonya kavramı (ve kuramı) medyaya uygulandığında görülür ki medya, okuyuculara/izleyicilere/dinleyicilere iktidar olanların  amaçladığı değerleri aktaran bir araçtır. Toplumun tercihlerini belirlemesini ve yapacağı seçimleri yönlendirir.

Medyada haber değeri olacak olay ve olgular hep iktidarın bakış açısı ile sunulur. Sonuç olarak medya iktidarın ideolojik aygıtı olarak hegemonyayı ve otoriterliğin “meşruluğunu” yeniden üretir.  Bu iktidarın organik insanları ve kurumları yoluyla yapılır ve üretilir. TRT’nin bütün kanalları bu amaç için hem  algı oluşturma, hem de öteki organik araçlara finansal destek sağlama aracı olarak kullanılıyor.

Bu ideolojik araçlar bugün  suç ve suçlu üretmek için kullanılıyor. Yapılan bir gazete haberi, TV’deki bir yorumcunun sözü suçlanacak her hangi birisi için suç kanıtı, delil olarak kullanılıyor.

 İnsanlar herhangi bir toplumsal sorunla karşı karşıya geldiklerinde oluşturulan algı ve ideolojik hegemonya araçlarına kolayca inanıyorlar.  Öğretilmişliğe mahkûm biçimde, sormadan, sorgulamadan iktidarın devletin bakış açısıyla olayları değerlendiriyorlar. “Bu bakış açısı onlara doğal ve sağduyu olarak görülür. Gündelik yaşamlarında insanlar mevcut toplumsal uzlaşılarla fikir birliği içindedirler ve bu, sokaktaki insana sağduyu olarak görünür.” (Perry Anderson, 1988). 

İktidarın söylediklerine, yapılanlara ideolojik hegemonya kuşatması altında bakan insanlar, yapılanlara Rıza/Razı olurlar, onaylarlar.  “Sosyal ve Kültürel iktidar” Rıza/Razı olmayı sürekli kılar.

Küresel ve dijital dünyada bu hegemonik iktidar, Rıza/Razı hali sürdürülebilir mi? Kanımca bunu böyle sürdürmek pek mümkün görünmüyor.  Çatışma, kutuplaşma ile muhafazakârların rızasını sağlamanın da son kullanım süresi olmalı.

Gramsci’ye göre “ Rıza, egemen sınıfın kendi dünya görüşünün ve düşünme biçiminin toplumun bireylerine kabul ettirilmesidir.” Rıza sürekli kazanılmalı ve yeniden üretilmelidir. Çünkü insanların maddi toplumsal tecrübeleri sürekli kendilerine egemenlik altında bulunmanın dezavantajlarını hatırlatır. Eğitim kurumları, dinsel mekanlar, medya ve organik STK’lar  gibi kurumlar insanların düşüncelerini ürettiği kurumlardır. Rıza üretimi buralarda sağlanır

Devletin ideolojik araçları resmi düşünceyi, algıyı hegemonik olarak yeniden yeniden üretir. Hakikatle ilgisi olmayan şeyler doğru olarak algıya ve sonrasında gerçekmiş’e dönüştürülür.  “Yukarı köyde bir yalan söyledim, aşağı köye geldim söylediğime ben de inandım”  atasözü gibi.

Her şey böyle devam ederse durumu değiştirmek imkânsız mı?  Bu muhalefetin performansı, vizyonu ve nasıl bir karşı hegemonya oluşturacağına bağlı?

 CHP muhalefetiyle ilgili Nuray Mert’in Cumhuriyet’te yazdığı“…Bu iktidar ve zihniyetinin yerini, başka türden antidemokratik anlayışlar alacaksa, neyin kavgasını yapıyoruz? Demokrasi yoksunluğundan şikâyet edenin, güçlü bir demokrasi, hak, hukuk ufku olması gerekir, yoksa siyaset güç yarışına döner, güçlü olan diğerini yener, konu kapanır, Türkiye’de olan budur. Vatan Partisi, ideolojisi, Genel Başkanı Doğu Perinçek nasıl bir gelecek vaat edebilir Türkiye’ye Allah aşkına? Benzer bir şeyi Saadet Partisi ve diğer dar ufuklu siyaset çevreleri için de söyleyebiliriz.”  “…Toplum yorgunluğunun bir ucunda yaşanan ve artan baskılar, gerilimler varsa, diğer ucunda da umut vaat edici gelecek umutlarının tükenişi var.” Muhalefet bu kafayla devam ederse, AKP devletin maddi ve ideolojik aygıtlarını kullanarak, bütün iktidarı istediği gibi kurar ve sürdürür.

Rıza ve razı olma durumu değişmeye başladı mı, şiddet bu kere razı olan ve rıza gösterenlere döner. H. Arent, Totalitarizm’in Kaynakları, İnsanlık Durumu, Geçmişle Gelecek Arasında, Şiddet Üzerine, Devrim Üzerine, Kötülüğün Sıradanlığı. ında tam da Türkiye’nin içinden geçtiği durumun tehlikelerine ışık tutan teorik ve dramatik durumları anlatıyor.

 Dip not gibi: “Terörle mücadele” de  “Bir’e  On”  ne demek?  Bu övünç! Olarak söylendi.  On denilen kaç tane on(lar) ve bu on(lar) karşılığı  “bir” lerin ölmeye devam etmesi normal mi?

Bana Tansu Çiller- Doğan Güreş- Mehmet Ağar’lı dönem söylemlerini anımsattı.