Darbeciliğin ‘sağ’ı ‘sol’u olur mu?

 Hüseyin Çakır - 11/07/2008 12:36:54 (771 okunma)


Darbeciliğin ‘sağ’ı ‘sol’u olur mu?

Ergenekon operasyonları Türkiye’de darbe yapmanın suç olduğunu, darbe yapanların, darbe öncesi neler tezgâhladıklarını ortaya çıkarttı. Bu bile demokratikleşme yolunda başlı başına önemli bir adım.

Ergenekon soruşturması dikey ve yatay olarak nereye kadar gidecek sorusu çok açık değildir. Çünkü; Özel Harp Dairesi, Türkiye Gladiosu, Derin Devlet… yapılarının tümüyle ortaya çıkartılması kolay bir iş değil. Keşke bütün derin yapılanmalar ortaya çıkartılabilse, Cumhuriyet tarihiyle yüzleşebilirse: demokratikleşme çok sağlıklı ve sağlam temeller üstüne inşa edilmiş olur. Böylesi derin hesaplaşmaya gidilebilmesi için toplumun demokratikleşme doğrultusunda kararlı biçimde iradesini ortaya koyması gerekiyor. Bu iradeyi doğru okuyan siyaset(ler), ilkeli, kararlı biçimde devletin yeniden yapılanması ve değişimin siyasal taşıyıcısı olabilir. 

Değişimin siyasal taşıyıcının sol olması beklenir (di). 28 Şubat’tan bu yana Türkiye solunun ezici çoğunluğu darbe mi, demokrasi mi gibi politik ve ideolojik ilkesel konuda tutum belirleyememiştir. 28 Şubat’ta ÖDP, “Ne Refah Yol, Ne Hazır ol” gibi ilkesiz politika izledi. Ergenekon soruşturması başladıktan sonra da, darbe girişimi için ortaya çıkan kanıtlara rağmen “ egemenlerin iktidar savaşı” olarak kenarda maç izleyicisi gibi yorumlar yapmaya devam ediyorlar. Hayat devam ediyor. Toplumsal ve siyasal süreçler boşluk tanımıyor. Boşluklar bir biçimde dolduruluyor. Sol, yirmi beş yıldır, ilkesiz birleşme girişimleri denendi. Dünya görüşü ve temel ilkeleri olmayan, “süper solcu/sosyalistleri” bir araya getirerek “seçenek” olunacağı sanılıyor.

Türkiye değişmeye devam ediyor

Türkiye’de değişim sürecinin politik taşıyıcısı başka alternatif çıkmadığı için AKP, iç dinamikler ve dış süreçlerin dayatmasıyla değişimin siyasal aktörü oldu. Aldığı yüzde 47 oyu ve arkasındaki seçmen iradesini kendisine göre okuyarak yapabileceklerinin sonuna geldiğini görüyoruz. “Değişimci” AKP, dümenini statüko ya devletle bütünleşmeye yöneltmiş durumda. Bu yönelişin kapatılma davasıyla ilişkisi yok. AKP ‘nin temsil ekonomik ve siyasal ve sosyal, sınıfsal kesimler kısmi değişikliklerle birlikte değişimin yavaşlayarak devam etmesini ve yeni bir statükonun oluşturularak devletle bütünleşmeden yanalar. Çünkü değişimden yana aktif tutum alındığında çatışma ve gerilim ortaya çıkıyor. “Uzlaşma” ve “geri adım” attığında, kendi istemedikleri statüko’ya, devletçiliğe yaklaşıyor. Statüko ve devlete yaklaşan AKP, siyasal olarak muhafazakâr sağ mevkide yerini sağlamlaştırmaya çalışıyor.

Devletin yeniden yapılanması ve siyaset-devlet ilişkisinde değişimin yeni bir aşamasına gelindi. Bu sürecin siyasal taşıyıcısı AKP olabilir mi? AKP ile devletin “öteki” güçlerinden bir kısmı AKP ile bu değişim sürecini kontrolleri altında alarak demokratikleşme için mutabakat mı oluşturdular acaba? Çok uzun zaman geçmeden bu görülecektir. Darbecilere yönelik operasyona TSK’nın onay veren tutumu ulusalcı/sol-milliyetçi ittifaka karşı tutum olarak da okunabilir. Umarız ki, Ahmet Altan’ın “ herkes mesleğini en iyi biçimde yapmalı” uyarısını TSK ciddiye almış olsun.

“Değişime” karşı oluşturulmaya çalışılan direnç: Ergenekon

Demokratikleşme ve değişimin yeni bir aşamasının kuşkusuz en temel mesele anayasa meselesi. Rejimin zırt-pırt tıkanması, işlemez hale gelmesi, herkesin kendi meşrebine göre yorumlamasana müsait olan ’82 anayasası. Anayasının kısmen veya tamamen değiştirilmesi, devletin asker sivil bürokratik kesiminde de kabul ediliyor olmalı. AKP’nin “yeni”, “sivil” anayasa değişikliği çıkışı özellikle “değiştirilemez ve değiştirilmesi daha teklif edilemez” maddelerin gündeme gelmesinin ardından, “rejim tehlikede” feryadı başlamıştı. Ergenekoncu darbecilere kan veren, cesaretlendiren ve açık alana çıkmalarını sağlayan “yeni”, “sivil” anayasa tartışması oldu. Bu süreç aynı zamanda AKP’nin kapatılma davası açılmasını da tetikledi. Siyasal kriz, AKP’nin kapatılması merkezli rejim ve demokratikleşme tartışmasına dönüştü. Ergenekon operasyonları, AKP’nin kapatılmasına bağlı veya bağımsız siyasal krizi başka bir noktaya yöneltti. Kafaları karıştıran, AKP ile, Kemalistler/ulusalcılar arasında iktidar kavgası görüntüsü öne çıkartıldı. AKP’de bunu körükledi. Zaten rejim yapısı ve işleyişi, 12 Eylül anayasanın kurucu iradesine bağlı kaldığı için, iç hukukta abuk sabuk uygulamalar yaşanıyordu. 367, Cumhurbaşkanlığı seçimi, 301, Vakıflar yasası gibi. Hükümet, başbakan ve TBMM ile Genel Kurmay başkanlığı her kritik olayda karşı geldi. İç güvenlik dış güvenlik konseptiyle iç siyasal ve dış siyasal politikalar birbirine karıştı. Siyasi otorite ile askeri otoritenin yetki ve sorumluluklarını belirleyen anayasa, Cumhurbaşkanı, başbakan, meclis başkanı ile, Genel kurmay başkanını ve anayasa mahkemesi başkanını karşı karşıya getirdi. Kuvvetler ayrılığına dayandığı söylenen rejimin hiçte öyle olmadığı ortaya çıktı. AKP hükümeti, siyasal iktidarın verdiği yetkileri kullanmaya kalktığında, rejimin sivil, askeri bürokratik kurumları ve yargı güçleri arasında “asıl iktidar” ve yetki çatışması ortaya çıktı.

Rejimin kurumlarının kendilerini ideolojik olarak bağlı gördükleri resmi ideoloji ve devletin Milli Siyaset Belgesinin çizdiği sosyal, ekonomik iç ve dış politika konsepti “devlet politikası” olarak hükümetin karşısına dikiliverdi. Ve birileri Milli Siyaset Belgesi ve “devlet politikası” na itaat etmeyen AKP’yi rejim karşıtı ilan ettiler. 

Esas mesele, Türkiye’nin yaşadığı “değişim” süreci ve ona karşı olanların çatışmasıydı. Hükümet’te AKP’nin olması rejim yandaşlarının söylemeni ilericilik-gericilik ve ulusalcı/sol söyleme oturttu. Bunun kanıtını Ergenekon çetesinin Cumhuriyet gazetesine bomba attırması, Danıştay baskını, Hrant Dink siyasi suikastıyla gördük. Cumhuriyet mitingleri de “değişime” karşı oluşturulmaya çalışılan direnç noktasıydı. Görüntü ve propaganda söylemi ise, “yaşam biçiminin değiştirileceği”, “Laiklik elden gidiyor” , “cumhuriyet tehlikede” vs. Dünya’nın içinde geçtiği küresel dalganın yarattığı demokratikleşme değişiminden Türkiye’nin kaçması mümkün değildi. Bu süreci AKP değil de, sol siyasal güçler yönetiyor olsaydı, Ergenekon gene olacaktı. O zaman da sağ söylemle, ırkçı –milliyetçi, belki de şeriatçı-dini söylemlerle direnme noktaları oluşturacaklardı. Tıpkı Komünizmle Mücadele Derneklerinin kurulduğu gibi. 

Üçüncü yolcu” sosyalist/sol” 

Son Ergenekon operasyonu sol’da özellikle de kendilerini “sosyalist/sol” diye tanımlayan “abi” pozisyonlular görüşlerini açıklamaya devam ediyorlar. Girişte de belirtildiği gibi, darbecilikle demokrasiyi, demokratik rejimi politika ve ilke düzeyinde politik tutum alışı birbirine karıştıran, ilkesiz ve dünya görüşü bulanık “üçüncü yolcu” tutum sergilemeye devam ediyorlar. Darbe yoluyla otoriter, militarist rejim kurmak için legal, illegal ve silahlı örgütlenmeler kuranları “küçümsüyor” lar, ortaya çıkan belgeleri abartı olarak “görüyorlar”. Böylesine şaşı bakışın adı solculuk olabilir mi? Bu bakış açısı, DİSK ve meslek örgütleri olmak üzere birçok emek ve emekçi örgütüne de hâkim durumda. Aynı bakış siyasal alevi kurumları, cemaat yapılarından da seslendiriliyor. 

BirGün gasetesi (4 Temmuz 2008) “Türkiye solu Ergenekon operasyonu’nu değerlendirdi” manşeti altında “ Türkiye sosyalist solu’nun önde gelen isimleri , Ergenekon süreci’ne ilişkin bir noktada birleşiyor:” ‘Olan, devletin zirvesinde, faydacı bir iktidar kavgasıdır’. Deniliyor. Görüşlerini açıklayanlardan: Oğuzhan Müftüoğlu, “ kimse bu kavganın bir demokrasi kavgası olduğu yalanını bize yutturmasın”. Ertuğrul Kürkçü, “Biz yoksullukla mücadele için bir yoldayız ve bu gelişmeler o yaldan geçmiyor Levent Tüzel, “ Ergenekon Çete Operasyonu iktidardaki çatışmanın bir konusu olarak kullanılıyor Veysi Sarısözen, “Her devlet zirvesi çatışmasında demokrasi açısından ne gibi riskler doğuruyorsa, bu çatışmada da aynı türden riskler ve tehlikeler var.”diyor. Doğan Tılıç, ( 2 Temmuz 2008 BirGün) “darbecilerin üzerine sonuna kadar gidilmeli. Ancak, memleket bir polis devletine dönüştürülmeden! “darbe darbeye karşı” halinde taraf olmak, taraflardan birinin yanında olmayı değil, ikisine de karşı üçüncü, bir sol taraf yaratmayı gerektiriyor.” 

Demokrasi bilinci ve demokratlıkla ilişkisi olmayan bu politik bakış(lar)ın, militarizm, otoriter rejim ve darbeciliğin yanında yer alınmasını salık veriyor. Tarafsızlığın [b]“sol”
 olarak lanse edilmesi, solu etkisiz hale getirmenin başka bir yolu. Zaten rejimin zinde ve derin güçleri“bu solu” tehlike olarak görmüyor. Orduya, militarizme, rejimin resmi ideolojine laf söylenmiyor. Demokratikleşme, reformlar, AB sürecine ilişkin “üçüncü yol[/b]”, diyerek sonuçta hiçbir şey söylememiş oluyorlar. Bu “sol” zihniyet, kendini nasıl tanımlarsa tanımlasın tarihe darbeciliğe ve darbeciliğin getireceği rejime destek verenler olarak geçecektir.