Değişenler ve değişmeyenler...

Aramızda şöyle bir espri yaparız: Saat Kaç?   14:10... Hımmm, bu saat denilen şey yerinde durmaz...  bir bakmışsın 16:10 olmuş…

Yani...  insan iradesinin hükmedemediği, değiştirip, istediği gibi üstünde tepinemeyeceği  bir gerçeklik var o da zaman.  Başına buyruk akıp giden  kimseye de  nereye gittiğini sormayan  bir zaman , insani varoluş  dünyasında yaşıyoruz. Bu  zaman içinde olan her nesnel ve öznel olan "şey"  değişiyor.
Mesele şu: Ben kimim sorusunu kendine  sorup, kendini  anlama, tanımlama sorusunu, kendine sorup sormama meselesi.

Değişen özne ve nesne, değiştiğinin farkına varır mı?   Bunun özeti:  İnsani İNSAN  ola ile,  Ali-  Ayşe  olarak "tikel"  birey  olma  bilincindeki insanın İNSANİ olmasıdır.  
Bu  insanın ham olma halidir...Her insan hayata  "ham" haliyle yalın kılıç çıkar.

Yaşam denilen şey… Marangoz’un eline düşmüş ağaç gibi, sizi istediği şekle, şemaile sokar: Yamuk yumuk ağaçtan,  harika bir sanat eseri çıkabilir… veya  usta o ağaca odun  muamelesi yapar;  soba da ateş olup, soğukta tir titreyeni  ısıtır, yanıp kül olduğunda da artık o ağaç değil, kül olarak nitelik değiştirmiştir. Ağaç ile odun arasında nasıl fark var ise; sanat eseri olma ile  yanıp kül olma arasında da niteliksel bir değişim var..
“Hiçbir varlık var olduktan sonra yok olmadığına” göre, varlık/ varoluş ve yok oluş niteliğindeki değişimin karakteri değiştikten sonra varoluşun rolü de değişiyor. Varlık anlam değiştiriyor.  Ağaç/odun iken kül olmuş nesne ile yontulmuş ağacın/odunun  sanat eseri  olma  hali arasında özsel bağlam kalmamıştır.

Elbette, ağacın yanıp kül olmasıyla, Hallacı Mansur’un yanıp kül olması arasında diyalektik bir ilişki kurulabilir.  Ağaç yanıp kül olduğunda, toprağa karışıp,  maydanoza hayat verir mi vermez mi bilemiyorum. Ama Hallaç yanıp kül olduğunda yok olan bedeniydi… kuşkusuz onun bedeni de bir buğday tanesine hayat vermiş de olabilir. Ama Hallaç’ın bedeninden daha önemli olan ve zaman kavramı içinde var olmaya devam eden fikirleri olmuştur, zaman fikirleri eskitmeyip, gelecek zamanların katarına bindirip, sonsuz yolculuğa yolcu etmekte.

Bedenleri yok olmuş, düşünen, düşün insanlarının fikirleri yüzler ve binlerce yıldır, yaşadığımız Dünya/küresinde zaman treninde yolculuk etmeye devam ediyor.

Bu yazıya başlarken başlıktaki “Değişenler ve değişmeyenler” i güncel, biraz politik biraz da   “yediden yetmişe”  çevremde olanların “değişim, yenilenme- değiştim, değişmek lazım…”  muhabbetlerine ve yazışmalarına, şöyle okkalı bir yanıt vereyim diye yazmaya oturmuştum. İlk cümleyi kurmak için düşünmeye başladığım da… “ben değişmiş birisiyim, değişmeyenlere şöyle bir kroşe çekeyim” diye düşündüm.

Yazıya ilham veren şu haber oldu:  “TSK'ya yeni yetkiler ve yasal koruma geliyor.”

"Bugüne kadar Başbakanın yazılı emri ile terörle mücadele operasyonlarını yürüten Türk Silahlı Kuvvetleri, teröristle en etkili mücadele için yeni bir yasal yetki ve korumayla donatılacak. Yeni yasal düzenlemeyle askerlere işledikleri iddia edilecek suçlara karşı koruma getirilecek."

AKP iktidarına “hala” destek veren,  Erdoğan’ı “ Demokratik devrimci” Prens Sabahhatin gibi gören, iktidarın ve devletin  “Terörle mücadele”  politikalarını eleştiren, karşı çıkan herkesi, her kurumu “ terör destekçisi, vatan haini…” ilan etmesine rağmen; geçmişin, sosyalist, komünist, sonra liberal, değiştik, “özgürlükçü”, “demokrat olduk” larını ilan edip, kayıtsız, koşulsuz Erdoğan’ı ve “AKP iktidarının politikalarını” destekliyoruz açıklamaları yapan eski yoldaşlarıma öfkelenip!!!, “Değişenler ve değişmeyenler” başlığını koydum.

Alın size “TSK’nın  Nisan 2016  yetkileri…yasası.”  “ Bu vesayet sisteminin devam etmesi değil mi?

Hakiki iktidar kim?

Ne değişti, ne değişmedi?

Herkese soru?