"Değişim!" yeni iktidar bloku yarattı


Tanzimat’la başlayan modern olma ve modernizm macerası! Yeni bir mecrada 2015’te yoluna devam ediyor. Modernliğin geldiği durum ve küresel dünyadaki zorunlu veya zorunlu olmayan karşılıklı bağımlılık ilişkileri, Cumhuriyet modernleşmesinin değişmesini! Kaçınılmaz noktaya getirdi. Bütün modernleşme/restorasyon tarihi, devletin kendini zamana uydurma ve toplumu da buna göre şekillendirme projesi olarak gerçekleşmiştir. Bu nedenle yukarıdan aşağı modernleşme, toplumun değişim talepleriyle çelişki ve çatışma içinde olmuştur.

 Siyasal modernleşme ile toplumsal modernlik ve modernleşme çelişkisi, merkez-çevre çelişkisi olarak ya/da devlet- toplum- birey ve kimlikler çelişkisi olarak karşı karıya geldi.

80 sonrası devlet aklını oluşturan bir kesim, bugünün küresel dünyasına uyum sağlamak için “muasır medeniyet seviyesi” nin üstüne çıkma hedefiyle, modernleşmeye, Batı dünyası ile entegrasyonla devam etmek gerekir diye düşünüyordu. Devlet içinde bir kanat, paradigma değişiminin gerekli olduğuna inanıyordu.Darbe dışı yollarla paradigma değişimi için devlet aklı harekete geçti.

ANAP’ın ya/da devlet kapitalizmi dışı sermayenin küresek kapitalizmle entegrasyon için, “Teşebbüs, ifade, inanç” özgürlüğünde ifadesini bulan liberalleşme isteği  devlet içinde bir kesimden destek buldu. AB’ye katılım, Gümrük Birliği modernleşmenin ana hedefi haline geldi. Bu bağlamda temel hak ve özgürlüklerin alanını genişletme, (141-142-163’ün kaldırılması)  devlet kapitalizmi ilişkileri ve kurumlarını özelleştirme yoluyla tasfiye ederek,   piyasa ekonomisine geçiş, rekabeti düzenleyen yapısal değişiklikler için adımlar atılmaya başlandı. Bu süreç karşıtı muhalefeti ortaya çıkarttı. O zamanının solu, laik cumhuriyetçi elitleri, ordu ve bürokrasi içinden çok sert  tepkiler gündeme geldi; devlet içinde fraksiyonların çatışma fitili ateşlemiş oldu.

 Devletin siyaset ve toplum içinde laik cumhuriyeti muhafaza etme refleksi, ‘90’lar devlet şiddetini, faili meçhul siyasi cinayetleri, 28 Şubat’ı, Cumhuriyet Mitingleriyle darbe ortamı oluşmasına meşruiyet zemini hazırlandı.   Devleti/cumhuriyeti korumak:  Neo-liberalizme karşı devlet kapitalizmini savunma  “devrimci” direnişine döndü. Ordu, bürokrasi, iş dünyası, sendikalar, solun önemli bir kesiminin de içinde yer aldığı ANAP karşıtı muhalefet, en nihayetinde liberalleşmeye karşı çıkıyordu ama: Sonuç olarak, Cumhuriyet modernleşmesinin devamını, statükonun korunmasını istiyordu.

Bu statükocu sosyal, sınıfsal, ideolojik toplum kesimi, devletin yeniden yapılandırılmasına karşı çıkarken, Kürtlerin, İslamcıların toplumsal değişim taleplerini “devleti yıkmak” olarak gördüler.  Devleti ve  “rejimi” korumak için, çağdaşlık, sol, laiklik, Kemalizm çıkmaz sokağına saplanarak, toplumsal değişim dinamikleriyle bütün ilişki yollarını tıkadılar. ‘90’lar sendromu bu iklimde ortaya çıktı.   

“Refah partisini yükselişini engelleyeceğiz, Türkiye İran olmayacak”   Cumhuriyeti koruyacağız, neo liberalizmi engelleyeceğiz derken, darbecilerin yoldaşı oluverdiler.

 Laik, sol ve cumhuriyetçi muhafazakârlık, siyasal gericiliğe dönüştü, ulusalcılık adı altında ortaya çıkan siyasal ve toplumsal blok,  değişimin sosyal, toplumsal, sınıfsal dinamiklerinden uzaklaştı, mütedeyyin halkla  karşı karşıya geldi.   O günün solu ve bugünkü devamcısı özgürlükçü, yeni sol (Ortodokslar ayrı) bu dönemle yüzleşmedi, devletin yanında darbecilerle omuz omuza duruşunun özeleştirisini yapmadılar. Bu nedenle değişim dinamiği olamadılar, toplumun seçimlerde neden oy vermediği üstüne hiç düşünmediler. Kürt siyasi hareketine yamanarak, meşruiyet kazanmaya çalışmak gibi kolay yolu seçtiler.

Değişim yarıda mı kaldı?

Devletin siyasal değişim projesine karşın, toplumsal değişimim üç dinamiği yeni bir zihniyetle, yeni bir toplumsal hareket olarak ortaya çıktı. Değişim aşağıda gelen dip dalgasını oluşturuyor, bu dalga, yeni toplumsal hareketler ve yeni siyasal talepler olarak büyümeye başlamaktaydı.

Bu üç dinamik: Siyasal İslamcılar ve mütedeyyinler, Kürtler, Legal Kürt siyasi hareketi ve PKK, liberal, demokrat ve özgürlükçü sol aydınlardan oluşan demokrasi, özgürlük temelinde değişimin sosyal gücünü oluşturmaktaydılar. Geçmişler farlı farklı olan bu sosyolojik kesimler, küreselleşmenin olanaklarıyla kendi değerleri üstünden modernleşen yeni kentliler, yeni kent orta sınıfları olarak,  kamusal alanda, iktisadi, sosyal, kültürel ve entelektüel alanda, modern- post modern kimlik ve görümlerine uygun modernleşme ve modernleşme zihniyeti talep ediyorlardı.  

Üç değişim dinamiği kendi içinde değişirken, dışındaki ilişkilerde değişiyor. Evrensel ve yerel değerler bağlamında kurulan sosyal, kültürel, hak temelli ilişkiler ortak siyasal talebe dönüşmeye başladı. Devlet alarm düğmesine bastı, kırmızıçizgiler çizildi.

Çünkü: Siyasal İslamcılar ve mütedeyyinlerin toplumsal değişim talebi siyasal İslamcı hareketi değiştirdi ve AKP ortaya çıkmıştı. AKP iktidarına ilişkin birkaç senaryo yazıldı aynı anda devreye sokuldu. Birincisi, Statükoyu savunanların senaryosu: AKP’yi kapatmak, siyasal varlığına son vermek. İkinci senaryo, AKP’nin toplumsal meşruiyeti üstünden devletin değişimini tamamlamak; Devlet içindeki fraksiyon çatışmalarını, AKP ile hasımları çatışmasına dönüştürerek, devletin zarar görmesini asgariye indirmek, siyasal faturayı da AKP’ye çıkartmak olarak tanımlamak mümkün.

 2015’’e gelindiğinde, olup bitenler böyle bir devlet aklının işlediğini gösteren çok olgu ve olay sıralanabilir.

Devletin yeni zamanlarda sürekliliğini sağlayacak değişim ve yeniden yapılanma projesini kuran akıl iki şeyi hesap etmemiş olmalı. Birincisi, AKP kadrolarını siyasal deneyimi, ikincisi, eski Türkiye’yi tasfiye edip devletin ihtiyacı olan değişimleri yaparken toplumsal değişim talebinin boyutlarının nereye varacağı, reform sürecinin  “çığırından” çıkarak, devrime dönüşebileceğiyle yüz gelinmeye başladı. Arap Baharı, endişeyi korkuya dönüştürdü.

Devleti tanımadan, anlamadan ne AKP’yi, ne 2007’ye kadar gerçekleşen reformları, ne 2010’dan sonra AKP’nin otoriterleşmesini, ne de AKP mi devlet oldu, devlet mi AKP’yi yönetiyor sorularına gerçekçi yanıtlar bulmak çok zor.

Evet değişim yarıda kaldı. Devletin ihtiyacı olan siyasal değişim bitti.  Kimliklerin özgürleşmesi, bireysel özgürlükler, hak talepleri, “devleti yıkmak, darbe yapmak suçlamasıyla” yasa dışı ilan edildi.  Polis baskısı yeni baskıcı-yasakçı yasalarla demokratik değişim isteyenler mengene içine alınıp sıkıştırılıyor. 

Bugün oluşan iktidar bloku  ( Siyasal iktidar olarak AKP, ordu, sivil bürokrasi, Yargı,  özerk kurumlar, egemen sermaye sınıfı ) toplumun değişim talebi ve değişim dinamiğinin ortaya çıkartacağı reform taleplerinin, “Anadolu Baharına”  dönüşme tehlikesinden çok korkmuş olmalılar. Bu nedenledir ki, özgürlük alanını daraltılması, yeni polisiye yasalar, en küçük protesto eylemlerine karşı devlet şiddetinin fütursuzluğu, iç düşman, dış düşman hezeyanı, yatay iletişim ağ ilişkilerinden korkma… bütün bunlar, “Anadolu Baharı” korkusunun hezeyanları.

Bu hezeyanlara baktığımızda tarihsel süreklilik olduğunu görürüz. Bu hezeyanlar, modern olma,  modernleşmek isteğiyle geleneği muhafaza etme, geçmişle yüzleşerek sürekliliği sağlamak yerine, geçmişin üstünü örterek (gerekli gördüğünde geçmişin araçlarını kullanmak üzere)  devletin ihtiyacı neyse ( Hukuk,  devlet kurumlarını idari siyasi yapılanması, siyaset devlet ilişkisi. Birey devlet ilişkisi gibi)  o kadar modernleşmek. Tanzimat- Meşrutiye- Cumhuriyet modernliği ve modernleşmesinin zihniyeti sürekli olmuştur. Bugün bu zihniyet devam etmektedir. Erdoğan kimliği ve kişiliğinde Abdülhamit’i, Enver Paşayı, Atatürk’ü, İnönü’yü, Menderesi… göre nedeni: Zihniyetin sürekliliği ve bu günkü gerçekleşme pratiğidir.

Değişim süreci bitti demiştik. Doğrusu,  AKP ve devlet eliyle tepeden reform ve demokratik değişim sürecine nokta konuldu. Otoriterleşme, devleti ve siyaseti merkezileştirecek “değişim” devam ediyor.

Değişimin toplumsal dinamiklerinin darbeciler, darbe karşıtları, paralelciler, paralel karşıları olarak kutuplaştırılması devlet aklının ürünü olduğu açık. Yakın ve uzak geçmişte onlarca benzer örnek var. Kutuplaştır, çatıştır, bunu üstünde iktidarı koru, yeni iktidar bloku oluştur. Devlet toplumsal talep için ortaya çıkanlara her zaman “eşkıya” demiş, devlete isyan olarak bakmış ve buna göre davranmıştır. İktidar bloku, Geziciler, Paralelciler ve işbirlikçileri… “düşmanı” karşısında sıkı sıkıya birbirlerine sarılmış durumdalar. AKP’nin oy desteğiyle sağlanan siyasal meşruiyete dayanan iktidar bloku, suç işlemeye, suç biriktirmeye devam ediyor.

Değişim dinamikleri bölündü pasifize ediliyor

Farklı ideolojik gelenek, sosyal kesim, dini inanç ve kimliklere sahip olanlar, ortak taleplerde bir araya gelmişlerdi. Karşı oldukları ortak noktalarda birlikte tepki gösterdiler. İktidarın reform adımlarını destekleyen bu yeni siyasal, sosyal hareketler, daha radikal reform talepler ileri sürmeye başladılar.  İktidarı ve devleti ürküten, kontrol edemeyeceklerinden korkulan gelişmeler olmaya başlamıştı. Başka bir Türkiye tasavvuru boy veriyordu.

Birincisi 2010 Referandumundaki, “yetmez ama Evet” bilinçli tutum takınanlar ile radikal devrimci değişim isteyen “Boykot- Hayır” diyenlerin 12 Eylül’ün yargılanması için bir araya gelmeleri. Bu yeni bir değişim dinamiğinin ortaya çıkışına işaret ediyordu. Devlet bu gelişmeden ürktü. İkincisi, başörtüsü ile kamusal ve resmi alanda kadınların yer alma taleplerine laik kesimden de destek verilmesi. Siyasal İslam’ın ekseni dışında mütedeyyin kesim ile laik kesim arasında gelişen ilişki, devlete ve iktidara dönebilirdi. Bu ilişki de yeni bir sosyal, siyasal dinamiğe dönüşme potansiyeli taşıyordu.

 Liberal, demokrat ve özgürlükçü sol aydınların, AKP iktidarının, demokratikleşmede ayak sürümesi, kutuplaştırıcı, çatışmacı dilin dozajının yükselerek devam etmesine, özgürlük alanlarına hoyratça tecavüz edilmesine karşı AKP’yi eleştirmeye başlandılar, eleştiri dozu arttıkça iktidarla karşı karşıya geldiler. Gerilim yükseldi ve önemli bir aydın kesimle iktidara desteğini çekti ve sert muhalefet yapmaya başladı. 2013’e gelindiğinde AKP ve devlet iktidar blokunu oluşturmuştu. İdeolojik ve siyasal bloklaşma ile AKP’nin oy desteği, yüzde kırk iki yüzde elli bandına oturmuş görünüyordu. İktidar blokunu böyle tutmak için, bütün muhalefet düşman cephe ilan edildi.

İktidar karşı hegemonya oluşturacak araçları devreye soktu, 2010 Referandumu ve öncesindeki reformları destekleyen aydınlar üçe bölündüler. İktidar yandaşı, iktidar karşıtı, hem ona hem ötekine karşı, ama iktidara darbe yapıldığı için iktidar desteklenmeli diyen,  ağırlıklı olarak Marksist sol gelenekten gelen “demokrat” olarak kendilerini tanımlayan aydınlar. Bu aydınlar, yeni iktidar blokunun “kurucu” ideolojisini, "devletin restorasyonupolitikalarını oluşturmak için mesaiye başladılar.  

Bu üç aydın kesiminde içinde iç çatışmayı Gezi süreci, 17-25 Aralık derinleştirdi,  siyasal anlık durumlara göre kopuşlar, birinden ötekine geçişler yaşandı, yaşanmaya devam ediyor. Her alandaki atamizasyon  (en son GS’lılar, AK GS, Anıtkabirci olarak bölündüler) polemikçi siyaset yoluyla yeniden,  yeniden üretiliyor. 

 Günlük siyasal eleştiriye hapsolan aydınlar, siyasal tutum alma pozisyonuna düşerek, iktidar blokunun kutuplaştırdığı dar sokaklara hapsoldular. Bağırarak konuşanlar, entelektüel aydın gibi değil, radikal parti militanı gibi basbayağı kavga ediyorlar. Toplumun zihin seviyesinin de gerisine düşerek, düşünsel dünyayı sığlaştırıyorlar.

Devlet ve iktidar da zaten böyle olsun istiyordu; Aydınlarda değişim dinamiği olmaktan çıkartıldı, birbirlerini boğazlama ile uğraşır oldular.

İstenen: Derinlikli düşünülmesin, sorgulama yapılmasın, taraf olunsun çatışılsın, kavga siyasal olarak büyürse, yeni vesayet araçlarıyla devlet ortaya çıkıp “tarihsel” rolünü oynar, bu nasıl post, bir şey olur, aydınların buna kafa yormasında yarar var.

Son olarak Kürtlerde devre dışı bırakılıyor. Kürtler kimlik talepleri, kendi kimlikleriyle siyasal alanda yer alma istemleri ve siyasal, ekonomik olarak kendi kendilerini yönetme istekleri, bugünkü Kürt toplumsal siyasal hareketini ortaya çıkartmıştı.

Kürtlerin kimlik talebi ve özgürlük direnişi, Cumhuriyet modernleşme ideolojisini, siyasası, devletin kurumsal yapısı ve devlet zihniyetini paramparça eden değişim dinamiği oldu.  Uzatmaya gerek yok. 30 yıl devlete karşı savaşan siyasal toplumsal hareket, devletle masaya oturup sorunu çözme noktasına geldi.

Sorun nasıl çözülüyor? Son söyleneceği baştan söyleyeyim: Kürt toplumsal dinamiği, demokratik değişim talebi, Kürt halkı devre dışı bırakılarak, Devlet ve Öcalan, devletin değişim ihtiyacını son sınırı neresiyse bu sınıra kadar pazarlık yaparak sorunu çözüyorlar. HDP barajı aşacağız hayaline kapılarak, parti olarak seçimlere gireceğini açıkladı.  Buna akıl tutulması denmez ise efsunlanma denir.

Bugünlerde “ AKP ve paralel gericiliğine” karşı “sol” muhalefet adına,   devletin bir fraksiyonuna ( Ergenekon-Balyoz vs) yaklaşma iç içe geçme adımları görülüyor. Benzer “sol” kesim. HDP’yi sonu belli maceraya doğru sürüklüyor. Bu  "Sol" devletle  olan  platonik aşkı dolayısıyla yediği dayaktan  hiç ders almıyor.

Modernleşmeni sürekliliği ve Modern toplumun modernleşme talebi” bir sonraki yazının konu olsun