Dildeki şiddet sokak şiddeti olarak geri döndü

 

 KOBANİ’yle Dayanışma,IŞID’ın Kobani’yi kuşatmasına karşı  iktidar ve devletin  duyarsız, ayak sürüyen politikalarını protesto eylemleri, 6 Ekim'den sonra “iç savaşa” döndü. Takvim 10 Ekim 2014’ü gösterdiğinde: 31 kişi öldürüldü, onlarca yaralı, yakılmış yıkılmış mekânlar,  kanayan ana yürekleri, korku, acı, öfke ve tedirginliğin kol gezdiği, karabulutların ortalığı kararttığı, uyku halindeki “renkli güçlerin” uykudan uyanıp sokağa fırladığı günler yaşandı. Allah daha kötü günler göstermesin temennisinde bulunmak isterim, ama: Sokağa çıkma yasağı ile tanklar yürütüldü,  sokak başlarına yerleştirilen askerler hayatımıza geri döndü.

Olup bitenlere başka bir pencerelerden bakalım:

“Yeni Türkiye” nin mimarı AKP iktidarı ve “yeni devlet”in “sorun çözme” yöntemi, en nihayetinde sokağa çıkma yasağı, tankları sokağa çıkartmak, orduyu köşe başlarına yerleştirmek oldu.

Yaşanan bu “iç savaş” durumu hiç şaşırtıcı değil. Devlet ve iktidar dilindeki şiddet, nefret, aşağılama, Gezi protesto eylemlerine karşı sert polis şiddeti, işlenen cinayetler ve eylemcilere yönelik dönemin başbakanının nefret dili, kutuplaştırma… İktidar ve devlete karşı biriktirilmiş öfke olarak sokak şiddetiyle geri döndü.

AKP iktidarı ve devlet, toplumsal protesto eylemlerine,  geleneksel devlet dili ve yöntemleriyle yanıt veriyor. Gezi eylemlerinde olduğu gibi, Kobani ile dayanışma eylemcilerini kışkırtan sözlerle yangına benzin döktüler. Türkiye Kürdistan’ının hassasiyetini hesaba katmadan sokağa çıkan protestocuların karşısına TOMA’larla çıkıp, göz yaşartıcı bombalarla dikildiler.

Kandil' in dili de iktidarı ve devletin  savaşı diliyle yarışıyor. Elinde silah olanlar her problemi, güç kullanarak, güç gösterisi yaparak, tehditle  çözmeye çalışıyorlar. Kandil'in  savaşçı dilini ve politikalarını benimseyen hatırı sayılır  kentli, kasabalı, köylü, sivil ve siyasetçi var. Savaş halinden savaşsızlık haline geçmek için  "Barış Süreci" devam  ediyor. O halde tarafların hassasiyet içinde olmaları  gerekirken, biraz iş yokuşa sardı mı devlet de, PKK'de elini beline atıyor.

Türkiye Kürdistanı  sosyolojik, ve siyasal olarak her zaman  şiddet yüklü oldu. Şiddetin nesnel ve öznel koşulları her zaman patlamaya hazır olarak  zaten var. 
Kürt gençler, 30 yıllık savaş döneminde ne zaman sokağa çıksalar devlet terörüyle karşı karşıya kaldılar, eylem biçimleri sert ve şiddet yöntemi oldu. TOMO’ların şiddetine karşı taş atan çocuklar, bira şişelerine benzin doldurup Molotof atmaya başladılar. İçlerinde biriken bütün öfkeyi yakıp yıkarak dindirmeye çalıştılar. Şiddet, yakıp yıkma eylemciliği, kendilerini yeniden var etme, yeni bir kimliğe sahip olma cazibesi yaratmıştır. Bugün Kürdistan gençliği savaş koşullarının yarattığı hafıza ile her tür toplumsal-siyasi talepler için sokağa çıktıklarında, polis şiddetiyle karşı karşıya kaldıklarında şiddet eylemlerine kolayca yöneliyorlar. Şiddet ortamı provokasyon ortamı yaratıyor, şiddet boyutu iç savaş görünümüne dönüşüyor. Faili meçhul cinayetler  dizisi başlıyor.

Kürdistan sosyolojisi ve psikolojik ruh halini anlamadan, mesele asayiş, güvenlik kamu otoritesini sağlama gibi beylik devletçi yaklaşımlarla duruma yaklaşıldığına, iç savaş görüntüleri kaçınılmaz oluyor. 6 Ekim ilk değil, geriye doğru bakıldığında onlarca benzer şiddet eylemi  görürüz. Şiddet eylemlerini başlatanlar, kışkırtıcılar, devlet ajanlarını ortaya çıkartmak için hiçbir şey yapılmaz. Halkalı’da  askeri servis aracına bomba atan kişinin yakalanıp MİT elamanı  olduğu gibi tesadüfen ortaya çıkanlar oluyor, onların da üstü kapatılıyor.

Kürdistanlı gençler  kendilerini sürekli savaş ortamı içinde hissediyorlar. Kürt
 gençlere göre Türkiye Cumhuriyeti devleti ve “bütün ötekiler” onlara yaşam alanı bırakmıyor, onları köşeye sıkıştırıyor, aşağılıyor, yok sayıyorlar.  Sokağa çıkıp, şiddet eylemleri yaptıklarında, yakıp yıktıklarında, “onlardan” söz ediliyor olmasından "haz" duyuyorlar. Nasıl söz edildiğinin bir anlamı yok onlar için. Fark edilmeleri, kendilerinden söz edilmesi, kendilerine olan güveni artırıyor. Şiddet yöntemine  başvurduklarında içlerindeki öfke boşalıyor,  başını ve sonunu düşünmeden şiddet fırtınasının içine kendilerini bırakıyorlar. Bu nedenle, bir ajan-prokovatör yüzlerçe kişiyi şiddete kolayca yöneltebiliyor. (1990’lı yıllarda, hazır giyim işçisi olarak çalışan genç bir Kürt 10 yaşındaki kardeşi ile birlikte Molotof kokteyli hazırlayıp bir bankanın ATM’sine attıklarını anlatırken küçük kardeşinin gözlerindeki öfkeyle karışık başarı kazanmanın anlamını tanımlamak çok zordu. Ya kardeşine bir şey olsaydı siye sorduğumda;  “her Kürt çocuğu ve genci TC’ye karşı savaşta bu yoldan geçerek gerillalaşacak” demişti. Beş yıl sonra o abinin dağa çıktığını ve öldürüldüğünü öğrenmiştim. Küçük kardeş üniversiteyi bitirdi, şimdi orta yaşta bir iş adamı)

Kürdistanlı  çocuklar için, ölüm, cenaze, asker- polis şiddeti, işkence-dayat hayatın parçası haline gelmiş. Çocuklar, polise veToma araçlarına taş atarak içlerinde büyüyen öfkeyi dışa vuruyorlardı.  Eylemlerde yakalanan çocuklara terörist muamelesi yapıldı, işkence gördüler, onlarca yıl hapis cezası aldılar.
Bu ülkede  “Taş atan çocuk suçlular”  diye suç yaratıldı.

Barış sürecini, Öcalan, Kandil görüşmeleri olarak sınırlarsanız, bu görüşmeler yılan hikayesine dönerse, içeriğinin ne olduğu bilinmezse... Kürt gençlerinin güvensizlik duymaları  kaçınılmaz olur.

İktidar ve devlet hiçbir zaman şiddet eylemlerine katılanlara ne sosyolojik ne psikolojik bağlamda bakmamıştır. Şiddet sarmalında yetişen çocukların rehabilitasyonu gibi bir dert de olmadı.
 

 

Devlet aynı devlet, iktidar aynı iktidar

İçişleri Bakanı, eylem yapanları kastederek “misliyle karşılık verilecektir” diyor. Başbakan Davutoğlu, Bingöl/Genç ilçesinde polise yönelik suikast eylemcilerinin, polisle çatışma sonucu öldürülmesini, “Güvenlik güçlerimize yönelik saldırıyı yapanlar cezalandırıldı” gibi rövanşist  dil kullanıyorsa, hukuk devleti adına durum çok vahimdir.

İktidar ve devlet yetkilileri, Batı’da ve Doğu’daki her toplumsal protesto eylemine “kamu güvenliği”, “asayişin sağlanması” zihniyetiyle yaklaşılıyor. Eylemcilerin tümü, serseri, çapulcu, hain, maşa, vandal en hafif tabirle küfür manasında marjinal olarak niteleniyor, suçlu olarak ilan ediliyorlar.

Bir başbakan, Dışişleri bakanlığı yapmış, diplomasi dilini bilmesi gereken kişi, çatışmada öldürülenleri, -suçu ne olursa olsun-  “cezalandırıldılar”  diye açıklarsa, bu zihniyet hiçbir sorunu, hukuk ve demokrasi kuralları içinde çözme zihniyeti değildir. Devlet pazusunu göstermektir.  Şiddet karşısına devlet şiddetiyle çıkılması, şiddeti kışkırtmanın ötesinde hiçbir işe yaramaz.

AKP’li yöneticiler, devletin tek sahibi olarak yalnızca kendilerini görüyorlar. AKP politikalarını eleştiren muhalefet partileri, hain, provokatörlerle işbirlikçi ilan ediliyor. Toplumu AKP’li ve devlete sahip çıkanlar, geri kalanları hain olarak kutuplaştırmaya devam ediyorlar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trabzon konuşmasında AKP genel başkanı gibi kutuplaştırıcı ve kışkırtıcı konuştu. Daha önceki konuşmasında da   “IŞİD’le PKK arasında bir fark yok, ikisi de terör örgütü”  demişti. Bu konuşma Kürt gençlerin öfkesini körükledi. Bir yandan PKK ile Öcalan’la görüşüp, öte yandan PKK’lileri IŞİD’ciler gibi terörist olarak ilan edilmesi yaşanan şiddet ortamına zemin hazırlamıştır.

İktidardakilerin şiddet dili, geleneksel devlet refleksi,  Kürdistan’da sokak şiddeti olarak geri döndü. Bu yol demokrasiye çıkmaz.Sokağa çıkma yasağı, derken sıkıyönetim yolu açılır… Asker- sivil otoriter rejimine yol açılmış olur.

Şiddet ortamının devamı AKP iktidarının daha da otoriterleşmesine, özgürlük ve siyasi alanını daraltılmasına fırsat yaratır.