"Evet" diyen eski “yoldaşlar"a… (2)


"Yürüdüğün yolu, yoğunluğunla değil geldiğin yer ile anlat"
 

 

Eski Marksist  “yoldaşlar” dan bazıları, 1990’larda küreselleşme, değişim, yenilenme için yeni olanaklar yaratıyor tezlerini insanlığın tarihsel deneyimi/pratiğini, kültür ve zihniyet bağlamından kopartarak bir Türkiye okuması yapıyorlar.

Haklılar mı peki?

Küreselleşmenin yıkıcı ya da bütün kirli çamaşırların ortaya çıkartıldığı bir dönem içinden geçerken, bütün kavramlar  anlam değiştiriliyor.

Türkiye de son 5 yılda iktidar edenler bir dizi evrensel kavramları, eğip bükerek öylesine politik, ideolojik anlamlar yüklediler ki, bu Türkiye içinde milliyetçi, şoven  kesimde hatırı  sayılır karşılık buldu.  Bu söylemin iktidarın sürekliliğini garanti eden bir durum ortaya çıkarttığına kanaat getiren iktidar akilleri; içeride iç düşman, dışarıda dış düşmanları “büyüterek” iktidar için bulunmaz nimet olduğunu keşfettiler ve Almanya ile başlayan çatışmacı dil, Hollanda ile devam etti.

Meşhur atasözünde ki gibi “pire için yorganı yakmak,”  iktidar olanlar; akılsız ve sürdürülmesi mümkün olmayan ve yarın “pardon”  denilecek,  - ki bunun örnekleri, İsrail, Rusya, Suriye … referandumu kazanmak için akıl tutulması çılgınlıklar yapılıyor. 

İktidar olan siyasi partiler, iktidarda bugün var yarın yok. Türkiye’nin yurttaşlarının uzun ve orta vadeli geleceğinin kaderini çizecek kararı verebilir mi?  Bu soruya, iktidar sözcüleri ve iktidarı destekleyen, “sol”dan gelenler, “demokrasi”, “millet iradesi”  diyorlar. Bu zihniyet/düşünme tarzı, küreselleşmenin ortaya çıkarttığı  “değer” aşındırıcına  karşı, ulusalcı/yerelci/milliyetçiliğe dayanarak, demokrasinin birinci aşaması olan seçim ve çoğunlukçuluğu kutsayarak, demokrasiyi bunlara indirgeyerek anlam ve kavram bozumu yapıyorlar. Demokrasinin geldiği anlam ve bağlam, çoğunlukçuluğa indirgenerek, otoriterliği meşru görüyorlar.
 

“Türkiye de " demokratik devrim oluyor” 

Türkiye’de iktidar olanlar kendi politikalarını, ideolojilerini Türkiye’nin bütün yurttaşlarının tamamı, millet iradesi diyerek totalleştiriyorlar. Bu siyaset dili ve  zihniyeti, 19-20 yüzyıl ideolojisi ve  totaliter-otoriter iktidar ve siyaset tarzı olarak yaşandı.

Türkiye’nin son iki yılında iktidarın uyguladığı, muhaliflere karşı yasa, hukuk ve polisiye uygulamaları, o ya da bu gerekçe ile tutuklamalar, devlete ve cumhurbaşkanına hakaret dolayısıyla açılan bin mi, on bin mi davaları…  modern demokratik sistem diyerek içine sindiriyorlar. “Türkiye demokratikleşiyor” diye söylemek, akıl tutulması değilse, demokrasiyi hiç bilmemek değilmidir?

Almanya ve Hollanda’nın  AKP’lilere uyguladığı  yasağı “faşizm”, Nazizm”  olarak  nitelendiren iktidar ve yandaşı yazıp, çizen, konuşanlar; Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Nazlı Ilıcak, Cumhuriyet Yazarlarının... “cezaevi”nde tutulmalarını, binlerle Akademisyenin atılmalarını… ideolojik ve siyasal olarak nereye koyuyorlar?

Eski Marksist yoldaşlar! İse, “Türkiye de " demokratik devrim oluyor”, demokratikleşiyoruz” ve AKP iktidarını desteklemenin en kuvvetli iki argümanı olarak: “Vesayete son veriyor”,  “millet iradesi ile demokrasi uygulanıyor”  tezini savunuyorlar.  Kavramları bağlamlarından kopartarak, hele de demokrasi pratiği olmayan ve demokrasi zihniyetinin özü proletarya demokrasisinin en üstün demokrasi, liberal demokrasiyi, burjuva demokrasisi olarak aşağılayan “ eski yoldaşlar”ın  demokrasi dersi vermeleri: Millet iradesini, proletaryanın tek parti iktidarı  en yüksek temsil olarak gören ideolojik zihniyeti aşamayarak, “yenilendiğini” sanmaları, olsa olsa  reenkarnasyon  yaşmak tan başka ne olabilir?  Ki,  Türkiye’nin içinde yaşadığı, siyasal, hukuksal… durumu demokrasi derinleşiyor olarak tanımlamayı siyaset bilimi nasıl tanımlar, ben bilemiyorum. 

Günümüzde Genel Geçer bir Demokrasi Anlayışı Yoktur 

Çoğunluğu demokratlık olarak gören zihniyet, aslında ulus devleti, halkçılığı savunarak, demokrasiyi savunduklarını sanıyorlar.

Solcu yoldaşların siyasal iktidarın meşruiyetini  savunmayı,  demokratikleşme ve devrim olarak propaganda ediyorlar. Devleti ve iktidarı savunurken solculuğa  ve toplumsal olana yabancılaşıyorlar. Millet kavramı üstünden   ulus devlet  ve milliyetçiliği savunuyorlar.

Bir siyasal, ideolojik görüş veya iktidar,  kısa-orta vadede kendi amaçları, sınıf çıkarları için toplumu ikna edebilir, meşruiyeti olan bu çoğunluk desteğine dayanan iktidar, çoğunluk dışındakilerin (muhalifler) hak ve özgürlüklerini çıkarttığı yasalara dayanarak ortadan kaldırarak  baskı altına alıyorsa, bu iktidar demokratik olamaz, böyle bir sistemin adı çoğunlukçu otoriter sistemdir.

Günümüzde genel geçer bir demokrasi anlayışı yoktur. Birbirinin tam zıttı uygulamalar demokrasi olarak anılmaktadır. Örneğin, Kuzey Kore’nin resmi adı: Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’dir. Devlet başkanının %100 oy alması da insanın tabiatına ve demokrasi uygulamasına aykırı bir sonuçtur. 

 

Demokrasi fikri antik Yunan’a dayansa da birçok farklı demokrasi anlayışı türemiştir. Tarih boyunca monarşi ve oligarşiyle sentezlenmiş ve birbirinden farklı demokratik anlayışlar üretilmiştir. Bunlardan bazıları: doğrudan, sosyal, otoriter,  radikal, dini, müzakereci, konsensus, delegasyoncu, ekonomik, köktenci, liberal, İslami, katılımcı, poliarki, sosyokrasi, Sovyet, totaliter, gibi demokrasi anlayışları tarihsel süreçte ortaya çıkmıştır.

 

12 Eylül Anayasası Dururken Demokratikleşme mi Oluyor mu? 

 

 

Peki, bu anayasa değişikliği yapılırken 12 Eylül rejimi için ne diyorlar? Mesela anayasanın Başlangıcında yer alan, anayasanın ve rejimi-sistemi belirleyen  şu ideoloji yerli yerinde dururken, rejim ve sistem nasıl demokratkleşiyor. “Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;

 

Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

 

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;

 

Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;

 

TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

 

MADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

 

Herkes okuduğu ve yaşadıklarından farklı sonuçlar ve anlamlar çıkartabilir. 16 Nisan Anayasa değişliği teklifi, 12 Eylül Anayasasında Cumhurbaşkanına verilen yetkilerin fiili uygulanmasını, daha da artırması değil mi?. MHP yukarıdaki Anayasanın Başlangıcına sadakatle, sadık kalınması dolayısıyla başkanlık sistemini gündeme getirdi ve destek verdi.

 

12 Eylül anayasasına dayanan rejimi, tek adamda bütün güçleri toplamaya evet diyen “eski yoldaşlara” başka söylenecek sözüm yok.
Hayır diyorum