Fiili durumların sonuna gelindi

Hüseyin Çakır - 27/06/2011 21:27:23 (657 okunma)




Fiili durumların sonuna gelindi

Demokratikleşme sürecine eşik atlatılacak en yakın noktaya gelindi. Demokratikleşmeye eşit atlatacak olan ise; Kürt meselesinde gelinen noktanın aşılması ve demokratik cumhuriyet evresine geçme anının son noktasına gelinmesidir.Tan yerinin ağarma noktası gibi. Karabulutlar, gök gürültüleri ve şimşeklerin çaktığı günler geride kaldı, yeni gün ve günler başlıyor. Zihinler o kara günlerin acısı, öfkesi, korkusu ve tedirginliği içinde. Artık gece bitti yeni bir gün başlıyor. Otoriter, vesayetçi, tek tekçi, inkârcı cumhuriyetin karanlık gecesi sona eriyor. “Ol”deme dönemi bitti. “Varım” dönemi başlıyor. Resmi tarih yazımı, resmi tarihin resmi Türkiye sayfası kapanıyor. Devlet aklının yerini toplumun aklı alıyor. Devlet otoritesinin yerine toplum vicdanı geçiyor. Yıllarca “ vatanın, milletin, devlet’in bekası için” diyerek toplumu cendereye sokanların ipliği pazara, rozetleri, nişanları, takdir belgeleri, madalyaları bitpazarına düşüyor.

Gelinen nokta son nokta değil, yeni başlangıç

İnkâr politikaların ortadan kalmasıyla birlikte, Kürtlerin KÜRT gibi İNSAN olduğu, bütün insanlar gibi“insan olmanın hak ve özgürlüklerine sahip olma” istekleri, tek tekçi cumhuriyetin fiyakasını bozdu. Kürt adına ne söylenirse, ne yapılırsa, ne istenirse 12 Eylül zihniyetine, 12 Eylül anayasası ve yasalarına takılmaya başladı. Kürtlerin "kuyruğunun" olmadığı ortaya çıktı; ama tek tekçi cumhuriyetin kuyruğunun sıkışması bir yana kofrası attı. Kürtler kamusal alana çıkıp, siyasal, kültürel haklarını kullanmaya başlayınca ve kendi kendini yönetme hakkı istediğinde, devletin kuruluş felsefesi, Cumhuriyetin temel ilkeleri zangır zangır sallanmaya başladı. “Türkiye Türklerin” dir, “bir Türk dünyaya bedeldir”, “ne mutlu Türküm diyene”, “Türküm, doğruyum, çalışkanım”, “Anadolu Anavatanımızdır” “özlü” sözleri karşısında “ha kurban biz de varız”, “biz mutlu, çalışkan değil miyiz, bizim yurdumuz yok mu” diyen Kürtlere, Hukuk Fakültesi okumuş üstelik de savcı olmuş, yakasında rozeti, üstünde cübbesi olan Cumhuriyetin savcısı “anayasa sizin için yok diyor, siz yoksunuz” diyordu. Sonra birileri çıkıp “Kürt realitesini tanıyoruz” dedi. Ne kadar aşağılayıcı ve aşağılık bir şey.Siz varsınız diye mi biz yoktan yarolduk?

Metafizik dille söylemem gerekirse, “Tanrının yarattığı insanı, sen tanısan ne olur tanımasan ne olur”. Sen kendini ne sanıyorsun da beni tanıdığını söylüyorsun. Ben seni tanımıyorum dersen sen yok mu olacaksın. Pozitivist akıl böyle bir şey. Kendini tanrı yerine koyar, seni bilimsel ve hukuki olarak yok sayar,

Modernleşmeci, tek tekçi, pozitivist cumhuriyetin, toplum mühendisliğiyle yaptığı bina çöktü. Cumhuriyet ideolojisinin kimyasal bulamaçla oluşturmayı amaçladığı “son Türk devletinde yaşayan herkes Türk’tür” hikâyesi Kürtlerin “ bir saniye biz Kürdüz” sözüyle Cumhuriyet laboratuarı patladı. Sonuç, 30 bin can kaybı, 300 milyar dolar maddi hasar, 17 bin fail meçhul, 3 bin 688 köy boşaltma. Otoriter cumhuriyet 90 yıl sonra demokratik cumhuriyete dönüşmek zorunda kaldı.

Gelinen nokta geri dönülemez nokta. Erdoğan balkon konuşmasında bunu kabul etti, ya da itiraf etti ne dersek diyelim. “İnkâr bitti, asimilasyonda bitecek” dedi. O halde bunun gereğini yapacak güven verici söz ve davranışları sık sık göstermeli. Bu sözleri söyledikten sonra, meselenin çözümü zamana yayılamaz, böyle yapılmaya çalışılırsa Kürtler “ gene kazık yiyeceğiz” diye düşünmekte haklıdırlar. Çünkü tarihte bu oldu. Öcalan, Özal, Erbakan, Ecevit hükümetleri döneminde “aldatıldıkları”nı uyarı olarak söyledi.

Fiili durumların sonuna gelindi 

Türkiye son yirmi beş yıldır resmi hukukla fiili hukuku bir arada yaşıyor. Bir zamanlar bu hikâye sosyal hayattan bir örnekle şöyle olurdu: Gecekondu yapmak yasak, ama gecekondunu yaparsan, devlet/belediye elektrik suyu getirir, sana makbuzunu keser, parasını alır. Bir gün gelir ‘senin gecekondunu yıkıyoruz; Çünkü tapun yok’ derler. Bu hikâye, Hatip Dicle’ye milletvekili olabilirsin, seçime gir, mazbatanı da al… Amaaaaa sen milletvekili olamazsın diyen aynı devlet aklı zihniyeti. Birileri hala, köprülerin altından çok suların aktığının farkında değil galiba. BirileriAndersen’den Masallara kendini kaptıranlar gibi resmi ideoloji hikâyelerinin bittiğini hala anlamış değiller. Benim tavsiyem, torunlarıyla daha yakın ilişki içinde olsunlar. 

Ya geçmiş yeni bir zeminde devam edecek, ya da her şey yeniden başlayacak 

Fiili durumlar 12 Eylül anayasası ve yasalarını kadükleştirmeye devam ediyor. Her gün bir yerlerde bazı savcılar dava açıyor, bazı hakimler artık abuk kabul edilen kararlar veriyorlar. Çünkü verilen karar ile hayatın meşru hale getirdiği durum arasında çağ farkı var. Hatip Dicle olayı yaşananan tam bir saçmalık, ama birileri bunu ideolojik kavga cephesinde son kaleyi kurtarma olarak görüyor olmalı. Hatip Dicle'yi mahkum eden mahkeme heyeti; " Öcalan’ı PKK’yi övdüğü" için 1 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılıyor. Devlet Öcalan’la görüşüyor. Başbakan bu görüşmeyi her yerde söylüyor.“Yürekli “ bir savcı çıkıp “Başbakan PKK'yi ve Öcalan'ı övüyor” diye dava açamadı! Ama başka bir savcı, İsmail Beşikçi ‘Q ‘ harfini kullandığı dava açtı ve mahkeme Beşikçi’ye 13 ay hapis ceza verdi. Bu ve benzeri olup bitenler Türkiye’de ana eğilim mi derseniz elbette ki değil. Mithat Sancar’ın tanımıyla bu “Araf” durumunda uzun süre kalınamaz. Atlanacak/geçilecek taraf belli. Yeni anayasa ile başlayacak olan demokratik cumhuriyet.

İktidar olmanın hegemonik gücünü elinde tutan AKP hakikaten demokratikleşme sürecini tamama erdirmek istiyor ve gerçekten bu süreçte rol oynamakta samimiyse daha radikal olmalı. “mişşş gibi, muşşş gibi “ yaptığında güvensizlik dalgaları saçıyor. Ve karşıt olduğunu söylediği statükocular, vesayetçiler bu tutumdan başka sinyaller alıyorlar. Erdoğan "ben olsam Öcalan'ı asardım"derse, YSK ve ceza mahkemelerinin aldığı kararlar, Erdoğan'ın söylemiyle uyumlu ve üst üste düşer.

Oysa yasaların sınırladığı, yasakladığı siyasal içerikli her şey konuşuluyor. Bu fiili durumlar artık meşrulaştı bir çok yargıç ve hakim bu durumu 12 Eylül anayasasını ve hukukunu bir kenara iterek “zamanın ruhu ve evrensel hukuk” değerleri üstünden yorumluyor. Bu fiili durumun radikal biçimde hukuki ve yasal hale gelmesi gerekiyor. Hükümet olan AKP bu meseleyi en kısa zamanda Meclis gündemine getirip çözmediği sürece, 12 Eylül rejiminden nemalanıyor suçlamasından kurtulamaz. 

Bu meclis Kurucu meclis gibi çalışmalı 

Yeni meclis seçmenlerin yüzde 95’ini temsil ediyor. Bu meclis Kurucu meclis gibi çalışabilecek toplumsal iradeye sahip. Bu meclis yeni bir anayasayı yaparak meşru olanı hukuki ve yasal hale getirmek zorunda. Seçim sonuçlarının meşruluğuna, toplum iradesine YSK ve KCK tutuklularının serbest bsırakılmasına karşı çıkan Ceza Mahkemelerinin kararı, Yargının siyasal sürece ideolojik bir müdahale ederek kriz yaratma çabasıdır. Siyasal krize yol açan yargı mensupları da biliyorlar ki, TBMM onların Yargısal faaliyetlerinin alanının çerçevesini belirliyor. YSK ve Ceza mahkemeleri kendilerini TBMM’nin de üstünde görerek toplumun siyasal iradesine müdahale etme, cesareti ve meydan okuma gösterileri ideolojik yargı mensubu olduklarını gösteriyor. 12 Eylül zihniyetinin ve Anayasanın başlangıcında yazılan; “Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda” diyor .Ve Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez 2.Maddesi; “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan..” diye devam ediyor. Bu ideolojik anayasa da kuvvetler ayrılığı (Yasama, Yürütme ve Yargı) mümkün mü? “Atatürk milliyetçiliğine bağlı” deniliyor. Siyasal çoğulculuk bu ilke varken nasıl olur. Bir Savcı iddianame hazırlarken , “Atatürk milliyetçiliğine bağlı” olmadan nasıl iddianame hazırlar. Bir Hâkim “Atatürk milliyetçiliğine bağlı” olmadan karar verebilir mi? İpliği pazara çıkmış hukuk ve adalet sistemini daha fazla rezil etmek istemiyorum. Ama bu coğrafyada bazı savcılar resmi ideoloji ve ideolojik anayasaya bağlılık yemini ettikleri için can havliyle statükoyu korumaya çalışıyorlar. Ama bu yol bitti.

Türkiye’nin fiili siyasal ve siyasal aktörleri şöyle; TBMM yer alan siyasi partiler, artı Kandil, artı Öcalan, artı laik Kemalist-Sünni inanca sahip geleneksel Cumhuriyetçi-modernist-ittihatçı orta sınıf, artı geleneksel Turanist-Türk milliyetçisi, ittihatçılar, artı ve Marksist sol gelenekten gelen solcular. Bütün bunların, Türkiye’nin demokratikleşmesi, değişimi sürecine özgürce katılıp bu süreçte yer almaları sağlanacak mı sağlamayacak mı?2011 TBMM yeni anayasa yapımına herkesi katacak mı katmayacak mı? Demokrasi sınıf ve eşik atlayacaksa bu kesimlerin sürece özgürce katılıp, özgürlük alanlarının genişletilmesinde “biz de tuzumuzu serpmek” istiyoruz diyebildikleri zaman demokratik cumhuriyete ilk adım atılmış olur. Cumhuriyetin demokratikleşmesi için Kürk meselesinin, Kürtlerin talepleri doğrultusunda çözümü olmazsa olmaz koşuldur.

Kürtlerin güvensizliğinin tarihi temelleri var 

Kürtler tarihlerinde defalarca, defalarca tuzağa düşürüldüler, ihanete uğradılar. Bugün söylenen sözler karşısındaki tavır alışları ve tepkileri tarihte yaşanan güvensizliklerdir. Tarihsel deneyimlerinden yola çıkarak kerelerce düştükleri çukura düşmek istemedikleri için her uzatılan ele güvenle ellerini uzatamıyorlar. Bunu anlamak lazım. Karayılan ve Öcalan’ın son açıklamaları bu tedirginlik ve güvensizliği gösteriyor. “Ya demokratik çözüm için diyalog, ya da demokratik ortam oluşuncaya kadar savaş” sözünü tehdit değil gerçekliğin ta kendisi olarak anlamak gerekiyor. Öcalan 24 Haziran tarihinde yaptığı avukat görüşme notlarında şunu söylüyor “Eğer çözüm gelişmezse devrimci halk savaşı gelişebilir. Devrimci halk savaşının esasları bellidir. KCK bunu yapabileceğini söylüyor. Eğer böyle bir savaş gelişirse büyük bir savaş ve kaos ortamı doğar. AKP çözüme yanaşmıyor. Hükümet Kürtlere karşı çok acımasızca hukuku, kanunları devreye koyarak onları tasfiye etmeye çalışıyor. Bu çok tehlikeli bir durumdur.” Birileri yargı yoluyla, Hatip Dicle ve diğer KCK tutuklusu milletvekillerinin durumu şantaja dönüştürülerek Ergenekon’u kurtaracak yollar arıyor. AKP 330 sayısını bulmak için bu durumdan yararlanma hesabı yapıyor olabilir. Öcalan’ın söylediği gibi, gelinen bu nokta ahlaksızlığın daniskasıdır.

Murat Karayılan’la görüşen Hasan Cemal, son gelişmelerle ilgili Karayılan’ın görüşlerini aktarıyor: Karayılan şöyle diyor: “AKP, Türkiye toplumundan yüzde 50 oy aldı, teveccüh gördü. Toplum AKP’ye Türkiye’nin sorunlarını çöz diye büyük sorumluluk yükledi. Şimdi siyasal irade gerekiyor Kürt sorununu çözmek için. Yüzde 50 oy almış olan bir parti, bir lider bu siyasi iradeyi göstermeli.” ve “Bizim 12 Haziran sonrasıyla ilgili olarak, barış konusunda beklentilerimiz vardır” diyerek Erdoğan’a çağrıda bulunan Karayılan, şöyle diyor: “Ama Hatip Dicle‘nin milletvekilliğinin düşürülmesi derken, KCK tutuklusu milletvekilleri derken yaşanan gelişmeler, barışa ilişkin bu beklentilerimize büyük, ağır darbe vurdu. Kürt sorununun çözümü noktasında kritik bir kavşağa gelinmişken, biz barış beklerken, Bekir Bozdağ’ın (Ak Parti Meclis Grup Başkan vekili) açıklaması geldi. Dicle’ninkiyle Erdoğan’ın 2002 durumu arasında benzerlik yoktur diye... Biz bunu şöyle anladık: Kürt siyasetini hizaya getirmek, burnunu sürtmek niyetindeler” Karayılan şöyle devam ediyor: Karayılan, Erdoğan’a şöyle sesleniyor: “Şimdi toplumsal barışın kapısını açmak Başbakan Erdoğan’ın elindedir. Hem milletvekili krizini çözmek, hem Kürt sorununda köklü bir çözümün kapısını açmak Ak Parti liderinin elindedir. Bugün böyle bir tarihsel liderliğe ihtiyacı var Türkiye’nin. Bunu gerçekleştiren lider, tarihe geçer.”

AKP’nin yapması gereken; öncelikle yeni anayasa, demokratikleşme sorunu ve bununla bağlı olarak Kürt meselesinin çözümünün tartışılacağı demokratik ortamı sağlamalı. Hükümet ve iktidar olmanın gerektirdiği güven verici siyasi iradeyi göstermeli.

Yeni meclisin sorunların demokratik çözüm yeri olması için, olağanüstü durum ve koşullar meclisi gibi çalışmalı ve hükümet ve iktidar partisi bunu ortamı hazırlamalı.

BDP ve bağımızlar bu ortamda demokratikleşme sürecine ve yeni anayasa yapımına en güçlü destek veren katılımcı olacak diye düşünüyorum.

Erdoğan’Ama Hatip Dicle‘nin milletvekilliğinin düşürülmesi derken, KCK tutuklusu milletvekilleri derken yaşanan gelişmeler, barışa ilişkin bu beklentilerimize büyük, ağır darbe vurdu. Kürt sorununun çözümü noktasında kritik bir kavşağa gelinmişken, biz barış beklerken, Bekir Bozdağ’ın (Ak Parti Meclis Grup Başkan vekili) açıklaması geldi. Dicle’ninkiyle Erdoğan’ın 2002 durumu arasında benzerlik yoktur diye... Biz bunu şöyle anladık: Kürt siyasetini hizaya getirmek, burnunu sürtmek niyetindeler”Şimdi toplumsal barışın kapısını açmak Başbakan Erdoğan’ın elindedir. Hem milletvekili krizini çözmek, hem Kürt sorununda köklü bir çözümün kapısını açmak Ak Parti liderinin elindedir. Bugün böyle bir tarihsel liderliğe ihtiyacı var Türkiye’nin. Bunu gerçekleştiren lider, tarihe geçer.”





BDP ve bağımızlar bu ortamda demokratikleşme sürecine ve yeni anayasa yapımına en güçlü destek veren katılımcı olacak diye düşünüyorum.