HASSASİYETLERİMİZ VE HASSAS NOKTALARIMIZ

 Hüseyin Çakır - 07/06/2006 0:33:26 (1076 okunma)

HASSASİYETLERİMİZ VE HASSAS NOKTALARIMIZ 

Türkiye Cumhuriyetinin “hassasiyetleri ve hassas noktaları” tartışılamaz-değiştirilemez ideolojik temel kurallar olarak tanımlanır. “Toplum Sözleşmesi” (toplumsal mutabakat) olması gereken Anayasa’da, kurucu iradi-akıl, mililer-otoriter bir zihniyetten yola çıkarak, toplum iradesini ve devleti koruduğunu ve kolladığını varsaymaktadır. “Koruyan-kollayan” irade ve güç olarak bu iradenin millet adına ordu’da olduğu ve değiştirilemez anayasa hükmü gibi alğılanması askeri darbecilerin darbeciliğini meşrulaştırmaktatır. Ordu devleti-cumhuriyeti koruyan silahlı güç olmanın ötesinde, ekonomik, politik güç olarak, devletin terazisinin bir kefesinde ağırlıklı olarak her zaman yerini almıştır.

Cumhuriyeti kuran, asker-sivil-bürokrat ve aydınlar, ‘Türkiye modernleşmesinin sürekliliğinin ebediyen kalıcı olmasını düşündükleri 
için, değiştirilemez kurallar olarak “hassasiyet içeren, hassas” kurallar belirlemişler. 

1980 darbesini yapanların yaptırdığı 1982 anayasası yukarıdaki zihniyetin bire bir tezahürüdür. Darbe anayasası olmasına karşın, orasından burasından tırtıklansa da “zihniyeti”, 26 yıl boyunca yerli yerinde duruyor. Değişen dünya ya karşın 82 anayasası küresel dünya da "otoriter" "baskıcı" cumhuriyetçi ve Bonopartist özellikleriyle, "demokratik" sistem adına varolmak için direniyor. 

Kendisini demokratik ve AB ‘ye katılmaya aday bir devlet olarak gören Türkiye, devlet sınırı içinde yaşayan çok dinli, çok dilli, çok kültürlü bu çoğulculuğu, monolitik ideolojinin - ulus-devletçi zihniyetinin- sınırları içinde nasıl tanımlayabilir? Yasa koyucu kuralları öyle koydu, bu kurallar değişmez, mutlaktır diyebilir mi?

Hemen her şeyi ile küreselleşen bir dünya da yaşıyoruz. “Hassasiyet içeren, hassas” noktalarımız var diyerek, Türkiye Cumhuriyetini kuran, kurucu ideolojinin sürdücüleri, asker-sivil-bürokratik aktörleri, Türkiye’nin gerçekliğini; sosyal, siyasal, kültürel ve inançsal çoğulculuğu görmeme aymazlığı içinde olmaya devam edebilirler mi? 

Hem Cumhuriyet’i kuran otoriter, totaliter zihniyet mantığından kapmamak, aynı zamanda da AB sürecinin içinde yer almak için helak olduğumuzu biliyoruz. AB demokrasisi kriterlerinin bizim “Hassasiyetimizdir, hassas notlarımızdır” diyerek kabul etmemek gibi lükse sahipmiyiz?

82 anayasasının değiştirilemez ilkeleri, cumhuriyeti kuran zihniyetin, devlet-devletçi-milliyetçi-ırkçı zihniyetinin 2000'li yıllarda otoriter, totaliter devlet egemenliği önceliği anlayışı yerli yerinde durması savunulurken nasıl AB kriterlerine uygun bir devlet-toplum-yurttaş ilişkisi ve sistemi oluşturulacak? 

Yani, Cumhuriyetin klasik, modernleşme, batılılaşma, ilericilik “devrimcilik” ideolojisi aşılmadan AB’ne, bugünkü dünya’ya nasıl uyum sağlanacak?

Hem 19.yy cumhuriyet zihniyetinde durup hem de AB gibi küresel kapitalizmin içinde yer almak , “Alaattinin lambasındancin çıkartmak" daha kolay görünüyor.

Öncelikle, “ Hassasiyetlerimiz, Hassas noktalarımızı” normalleştirmek, dünyevileştirmek ve güncellemek gerekiyor. 

Anayasanın değiştirilemez ilkeleri: Neden ve niçin değiştirilemez? Önce bu soruyu sormanın ve tartışmanın meşruluğunu kabul etmek ve eleştirel düşüncelere kulak vermek lazım. 

Mesela;


“ Türk Vatanı ve Milleti’nin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;….. “ diye Cumhuriyeti tanımlıyor. 

MADDE 2 – “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.”
MADDE 3 – “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.”
diye devam ediyor.

IV. Değiştirilemeyecek hükümler 

MADDE 4 – Anayasanın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez

GEÇİCİ MADDE 15 – 12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Millî Güvenlik Konseyinin, bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa eden Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz." 


82 Anayasanın yukarıdaki maddelerinin niyetini, amacını ve arkasındaki ideolojiyi-felsefeyi hemen herkes anlayabilir. 82 Anayasası bir metin olarak bile okunduğunda, bu ülkede yaşayan bir insan olarak, insanı rahatsız-huzursuz edecek birçok madde ile karşılaşılıyor. 

Mesela:

Kürtsünüz, Ermeni siniz, Rum sunuz, Keldani, Süryani siniz … binlerce yıldır bu topraklarda, bu coğrafyanın hemen her yerinde yaşamışsınız. Cumhuriyetin yurttaş kabul ettiği yurttaşsınız. Ya da bu coğrafyanın Alevi, Suni, Hıristiyan, Yahudi gibi farklı dini inançlı yurttaşlarısınız… Veya, Sosyalist, Komünist, Sosyal Demokrat, Liberal, Sağcı, Siyasal İslamcı… gibi farkı siyasal düşünen yurttaşlarısınız… 
Ama…….;

Yukarıdaki anayasa maddeleri sizleri bu özelliklerinizle bu ülkenin “yurttaşı olarak” kabul etmiyor. Sizleri tanıyor. Sizler bu dini, tarihsel, kültürel özelliklerinizi söylediğiniz anda, bu “ülkeyi” bölen, “dış mihrakların kışkırtıcısı” olmakla suçlanıyorsunuz. Ve devlet ve devletin “zinde” güçleri,“koruyucu” kalkanı denilen yapılanmalar ( mesela dün Komünizmle Mücadele Dernekleri- Ülkü Ocakları) “doğal refleksle” harekete geçiyorlar. Kimlerin MHP ve Ülkü Ocakları harekete geçirdiğini MHP-Ülkü Ocakları davalarındaki itiraflar da görmek mümkün. 

Herkesi bir arada tutması gereken “ toplum sözleşmesi” ‘ANAYASA’nın hukuki kapsamı: bu ülkede yaşayan: dili, dini-inancı, siyasal ve kültürel faklılığı olanların farlılıklarını kabul etmiyor. 

82 anayasasını yapan otoriter-ideolojik irade; 12 Eylül darbesini yapan otoriter-diktacı irade. Başka bir ifade ile bu irade; Cumhuriyeti kuran ideolojik-politik akılsal iradenin 80 ‘li yıllarda ortaya çıkmış olan diktacı-militarist iradesi. 

Fakat; 

Dünya 90’lı yıllarda, ulus-devlet ideolojisi ötesi, küresel denilen bir değişim süreci içine girdi. Tekilci ulus-devlet modeli, yerini çoğulculuğa, çok kültürlülüğe bıraktı. Kapitalizmi model seçmiş veya seçmek zorunda olan bütün ülkelere, neo-liberalizmin yeni dalgası olarak ortaya çıkan, çoğulculuk, çok kültürlülük “özgürlüğünü” modern demokrasinin olmazsa olmaz kuralı olarak dayattı.

Türkiye’de; 

Son beş-on yılda çok ilginç şeyler yaşanmıyor mu? 

Mesela, Anayasanın aşağıdaki maddeleri;

MADDE 3 – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”

MADDE 4. – Anayasanın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” 


Bu maddeler bu haliyle dururken siyasal iktidara kim gelirse gelsin, yüzde kaç oy alırsa alsın Anayasanın bu maddesini değiştirmeden, Kürt meselesini çözebilir mi? 

Ya da, Anayasanın başlangıcında çerçevesi çizilen : “Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;… “ diye devam ederken. Küreselleşen dünyaya Türkiye’nin nasıl uyum sağlayacak sorusu akla geliyor. 

Kaçınılmaz olarak, bizim “hassasiyet ve hassas noktalarımızı” içte ve dışta birileri kaşıyabilir. 

Üstünde durulması gereken nokta Hukuk felsefesi vs.nin ötesinde, Cumhuriyeti kuran akıl ve bu aklın modernleşme, ulus devlet, sanayileşme- Batılılaşma ideolojisinin toplumun siyasal zihninde nasıl tezahür ettiğidir. Öteki deyişle: Türkiye’de kendini sağ, sol, İslamcı diye ideolojik tanımlayanlar hatta Abdullah Öcalan bile savunmasında kendisine Kemalizm’i örnek aldığını söyledi. Türkiye’nin sağı, solu, İslamcısı, Kürdü - Türkü – Ermeni si – Rum u (ki, Ermeniler, Rumlar gibi “azınlıklar” hep CHP’ye oy vermişlerdir.) Kemalizm modernleşmesini- çağdaşlığını savunmuşlardır. 

Buradan gelmek isteğim nokta: Danıştay 2. Dairesine yapılan saldırı ve sonrası: 

Danıştay saldırısı:“Hassasiyetlerimiz ve Hassas” noktalarımızı, yumuşak karnımıza basılarak bir nabız yoklaması niteliği taşıyor diye düşünüyorum. 

Mesela bir süre önce de: başka bir “Hassas ve hassasiyet” notasına, yumuşak karnımıza basılmaya başlandı!, " Kürt’lerin yeniden azdığı bölücülüğün sahneye çıktığı" imasını içeren bir dizi eylemler ve olaylar oldu, olmaya da devam ediyor.

Ne oldu da yeniden silahlı çatışma başladı? Sorusu Türkiye'nin demokratikleşmes için çaba sarf edenler kadar Kürt meselesini Kürt kimliği ile politik ifade edenler içinde düşündürücü olmalı? 

Kendi yaramızı tedavi etmek onun ilacını kullanmak yerine, tırnaklayarak iyileşmemesi için kendimiz kanatıyormuşuz gibime geliyor. 
Ya da çıbanın başının üstünü örtüyoruz ki azsın, kangrene dönüşsün isteniyor. 
Çok klasik bir söylemi herkes bilir. "Bu ülke, bu coğrafyanın stratejik konum çok önemli." olduğu hep söylenir. Bunun doğru olduğunu kabul edelim ve şu soruyu soralım. 

Bu önem kimin için önemli bir önem?

NATO ve onun derin örgütü GLADİO için soğuk savaşı döneminde sosyalist ülkeler ile en geniş sınıra sahip olan Türkiye çok önemli, jeopolitik, jeo stratejik-askeri öneme sahip olmalı. Ve mantıken en iyi GLADİO yapılanmasının da Türkiye olması gerekiyor. 

Fakat:

NATO üyesi bütün ülkelerde GLADİO ortaya çıktı. Türkiye de ortaya çıkmadı! 

İtalya’da ve Yunanistan’da ortaya çıktığı kadarıyla; GLADİO: Para-militer, askeri, kontr-gerilla yapılanmasının yanında, sivillerden oluşan gerilla destek gurubu olarak; sivil toplum örgütlenmeleri… Mali destek sağlayan iş adamları… Siyasetçiler, bürokratlar… devlet memurları.. Din görevlileri… Mahalle muhtarlar, bakkallar, kasaplar… Yazarlar, bilim adamları, aydınlar… Gibi hayatın bütün alanlarında yer alan sosyal, sınıfsal kesimlerin içinde yer alanlardan oluşturulmuş. Yeri ve zamanı geldiğinde “karşı direnişi”, “ toplumu ayaklandıracak” “derin bir örgüt” oluşturulmuş. 

Türkiye’nin “hassasiyetleri ve hassas” ‘ konumu’ gereği, Türkiye’nin GLADİO’su “ortaya çıkmadı”. Çıkartılmadı, çıkartılmak istenmedi. Çünkü; Türkiye’nin “derin devlet” yapısı ile GLADİO yapısı iç içe geçmiş bulunuyor. Siyaset, iş dünyası, üniversiteler, hatta orta örgenim, bürokrasi, ordu, polis, devlet kurumları, esnaflar, Kürtler, Türkler, Lazlar, Ermeniler, Rumlar.. içinde GLADİO’ örgütlerinin olduğunu söylemek kehanet olmaz. Mesela, ASALA, İBDİA-C, Hizbullah… sol kimlikli bilmem hangi örgütler… GLADİO yapılanması ile, cumhuriyetin otoriter, totaliter zihniyeti, iç ve dış düşman fobisi üstü üste düşen görüşler olmuştur. 

Derin iktidarın egemenliği ve sürekliliği için, “her şey mubahtır” mantığı ile, herkes zamanı gelince kullanılmak üzere bir yerlerde durmalarına izin verilmiştir. Zamanı gelince de kullanılmışlardır. Ulvi idealler, ülke, millet vatan için diyerek… suikastlar, terör eylemleri, iç infazlar vs… her şey yapılmış.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir gün içten veya dıştan gelecek bir saldırı ile yıkılacağı panaroyasına öyle inanılmış ki, GLADİO yapılanması hiç zorluk çekmeden, toplumun her kesimden kendisine eleman ve hücre örgütlenmesi yapılanması için sivil, asker, para militer, elamanlar bulmuş durumda. 

Devleti öylesine yücelten bir zihniyet ve bu zihniyetin kadroları: Özel Harp Dairesini, JİTEM’i, Faili Meçhul Cinayetler, Mafyaların devlet ve devlet kurumları içindeki bağlantılarını… ortaya çıkartamıyorsa burada “kelek” bir durum yok mudur? 

Mesela;

Ecevit’in Erzurum’da söyledikleri, yazılan onlarca kitap, yüzlerce makale… Demirel’in son yıllarda ifade-itirafları, Hatta MHP’nin kendilerini ve üyelerini kullandıklarını itiraf etmesi… JİTEM, TİT, ETKO, TÜŞKO’nun ve de son günlerde adı çıkan ve çıkacak ve çıkmamış, milliyetçi, muhafazakar, dindar, ulusalcı... “derin devlet” yapılanması içinde olduğuna artık kuşku bırakmayacak GLADİO örgütlenmelerinin olduğuna herkes inanıyor.İşin üstüne biraz gidildi mi, çok sayıda hücre evi, hafif ve ağır silah depoları ortaya çıkabilir. Mesela, bir gün yer altından tanklar ve füze rampaları ortaya çıktığında şaşırmamak lazım. 

70’li yıllarda Veli Can Oduncu, Ferhat Tüysüz… Gibi MHP-ÜGD içinde yer almış olan psikopatları: “canım sıkıldı, Zeytinburnu tren yolunda yürüyordum, karşıdan birisi geliyordu, çekip vurdum” . diyorlarlardı. Atabeyler GLADİO hücresi sorumlusu olarak yakalanan yüzbaşı da, "Şemdinli davasın moralimi bozdu, eylemler yapmayı düşündüm" diye "hassasiyetini" açıladı. 

GLADİO kuşkusuz yalnız sağ içinde yok. Sol içinde de GLADİ O’nun uzantısı, ilişkileri, yapılanması olduğu gerçeğini de bilmek ve ortaya çıkartmak gerekiyor. Solun kör topal bir türlü ayakta durmamasının nedenlerini, sol içi şiddetin “teorik-ideolojik” rekabet ötesinde, çatışma ve şiddetin kışkırtılmasının arkasında GLADİO’nun olduğunu ortaya çıkartmak lazım. İtalya’da, İtalya Komünist Partisi’nin iktidara gelmemesi için bin bir fırıldak çeviren, İtalya Komünist Partisi ile “Tarihsel Blok” kurmaya girişen İtalya Başbakanı Aldo Moro’nun bir suikasta kurban gitmesinin arkasında İtalya Gladio’sunun olduğu ortaya çıktı.

Sosyalist sistemle en uzun sınıra sahip, NATO üyesi Türkiye’de, solun güçlenmesi ve iktidara yürümesine NATO ve GLADİO gözünü kapatıp buyurun diyebilir miydi? 

Hassasiyetlerimiz ve Hassas noktalarımız”, cumhuriyeti kuran ideolojik kurucu zihniyetin ötesinde, bu “hassasiyet ve Hassas” noktaları ticarileştiren- gelir kapısı haline getiren-mafyalaştıran, bu sayede de sırtını GLADİO’ya dayayan “devleti seven-vatan-millet, milletçi” olarak kendini tanımlanan bir sürü “ kahraman Rıdvan” ortaya çıktı. 

Ortaya çıkan; adı çete olarak anılan, Alaattin Çakıcı, Sedat Peker, Lütfü Topal.. ya da, Ağca, Çatlı, Kırcı… gibi tetikçiler, Hortumcu olarak lanse edilen sözde iş adamları, en eskisi Kemal Horzum, Nurettin Güven, Evcil, Garipoğlu… gibi, “Susurluk Raporu, TBMM Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Raporu, Kutlu Savaş’ın raporunda” adı geçen, silah kaçakçıları, uyuşturucu kaçakçıları, devlet ihaleleri, özelleştirmelerde tehdit, şantajla haraç alanlar…

Polis kanadından, Ağar’ın emniyet içinde olduğu dönemde oluşturduğu ekip. (bin operasyon) Askeri kanatta ortaya çıktığı kadarıyla: Muhittin Fisinoğlu, Veli Küçük, gibi üst kademeler ve Korkut Eken, Cem Ersever gibi hem kurucu hem eyemciler ve astsubaylar başta olmak üzere, itirafçılar, ajan-provatörlerden oluşan isithbaratçı-tetikçiler... Son zamanlarda ortayı çıktığı gibi emekli generaller, paşalarında içinde yer aldıkları milliyetçi-ulusalcı, solcu- Atatürkçü kimlikli değişik dernekler, vakıflar ( bu yapılanmalar, Türkiye GLADİ O’sunun legalleşmesi ya da, GLADİO yapısının üstüne gidenleri tehdit edişi gibi görünüyor) 

Birden bire ortaya çıkan: Laik, Atatürkçü, Milliyetçi, ulusalcı, Kuyavi-milli' yeci... gibi örgütler Kerinçsiz gibi adı sanı duyulmamış, hukuk örgütü başkanları ... dün Komünizmle Mücadele Dernekleri vardı. bugün, ADD gibi Kemalist, ulusalcı, Laikçi…. veya VKGB’lar, Ergenokanlar, Atabeyler... gibi milliyetçi ulusalcı… bir çoğu "sivil toplum" kimlikli, bir çoğu da para militer, şiddet ve terör uygulama eğilimli yapılanmalar olduğunu görmekteyiz.

Bütün bu yapılar soğuk savaş döneminde illegal olarak oluşmuş yapılanmalar. Bizler ortaya çıkanları! görmekteyiz. Bu türden başka nasıl ve kimlerden oluşan yapılanmalar olduğunu bilmiyoruz. Oturduğumuz apartmanın kapıcısının bodrum katında, Namaz kılınmaya gidilen caminin bodrumunda, karşı komşumuz olan Berberin evinde vs... askeri mühimmat deposu olabilir. 

Erymanlarda ortaya çıkan Yüzbaşının basına yansıyan polis ifadesinde ( Savclıkta avukatları bu ifadeyi reddettirmiş - delikanlı adamsa reddetmemeliydi- ) " Şemdinli davasında söylenenler psikolojimi bozdu bu nedenle eylem yapmayı düşündüm" diyor. Bu zihniyet ile Veli Can Oduncu, Ferhat Tüysüz’ün ifadesi arasında hiçbir fark yok. 

Hukuk toplumu kucaklamıyorsa hukuksuzluk egemen olur 

Yazılı hukuk, -toplumsal sözleşme- toplumu, toplumsal gerçekliği kucaklayamıyor ise, toplumun içinden öyle veya böyle ortaya çıkanlar güç, otorite, terör ve şiddeti kullanarak, kendi hukuklarını genel hukuk haline getirebilirler. "Devleti korumak, devleti sevmek" adına cinayet, katliam, hırsızlık meşru hale gelebilir. Hatta devletin asayişten sorumlu müdürleri, devleti yöneten siyasetçileri, bürokratları ve iş adamları, "devleti koruma ve kollama"adına iş yapan! yaptığını ileri süren! katiller, uyuşturuçu, silah kaçakçıları, kara para aklayıcıları, karaborsacılar... "vatan millet Sakarya"edebiyatı ile kendilerine 82 Anayasasında meşuiyet buluyorlar.

1982 Anayasasının “başlangıç” ve değiştirilemez birçok hükmü Türkiye’de “derin devlete” “ çeteciliğe” meşruluk sağlıyor. Bu anayasa GLADİOyapılanmasına meşruluk sağlıyor.

GLADİO, Türkiye Cumhuriyetin kuruluş ve kurucu ideolojisi zaaflarından yararlanarak hiç zorluk çekmeden sağdan, soldan, İslamcı, Kürt-Türk … Sünni- alevi… her kesimden kendine eleman buluyor, her kesim içinde örgütleniyor.

Türkiye demokratikleşebildiği ölçüde, normalleşme süreci içine girebilir. Demokratikleşme derinleştikçe, devlet adına oluşmuş, oluşturulmuş “derin-illegal” yapılar elimine olurlar ve toplum, demokratik toplumsal normallik sürecine girebilir. 

“Hassasiyetlerimiz, Hassas noktalarımızın" normalleşmesi, demokratik bir toplum, demokratik bir toplumsal sözleşme (anayasa) nin bu coğrafya sınırlar içinde yaşayan, dili, dini, ırkı, cinsiyeti, değişik siyasal düşünüşü olanların barış içinde, gelecek kaygısı olmadan insanca yaşadığı bir toplumsal düzen kurmakla mümkün. 

Mesele: normal ve gerçekçi düşünüp, davranmakta.

Şöyle bir dönem yaşadık: Susurluk, Susurluk Raporu, Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Raporu ... gibi devletin-TBMM'nin oluşturduğu komisyonlar, devletin yer altı-yasa dışı-illegal yapılarını araştırdılar. Yayınlanan raporlar, ulaşılan belgeler-bilgiler; Türkiye de bildiğimiz devlet yapılanmasının ötesinde başka bir devletin varlığını işaret ediyordu. 
Bu yapılanmalara "Çete" adı kondu. Devletin içinde yer almış "haylaz çocukların, haylazlıkları" gibi lanse edildi. Devlet te görev alan bu "haylaz çocuklar", "sivil haylaz çocuklarla", siyaset teki "haylaz çocuklarla", "münferit" olaylar ve eylemler yapıyorlar. 
Bu "haylazlar"ın ortaya çıkan bazıları olayları: 
Susurluk, Yüksekova "çetesi" Kumar-kara para gibi olaylar; Son seans'ta Topal' ın ön cephe de olduğu grup... 
Korkut Eken-Eymür-Ağar ilişkisinin ortaya çıkan bölümü; Çatlı, Kırcı, Ağansoy, Özel Harekatçılar... her halde vurucu tim'i oluşturuyorlardı. ( Bin operasyonu da bunlar yapmış olmalı) 
Ağca her halde bu timin ilk tetikçisi olmalı. 
Zamanla bu iş şirketleşmiş olmalı. Ekonomi dünyasında sözü geçen-dinlenen - özelleştirmelerde- bir konuma geldiler. Evcil, Güven, Daş ve 'bertaraf' edilen Kürtler'in yerine 'iyi' kürtleri bularak, Mafya kimliğine büründüler: Çakıcı- Özbir, Ağansoy, Peker, Karagümrük çetesi, Ankara çetesi, ülkücü mafya, Kürt mafyası gibi... Zaman geçti. kendi aralarında "muhtariyetlikler" ilan etmeye başladılar ve hem kendi içlerinde, hem de merkezleriyle çatıştılar. 
Ordu içinde: Ortaya çıkanlar: Veli Küçük, Cem Ersever-Yeşil ... Sonra, TİT adını kullanan bir grup( Akın Birdal'a suikast düzenleyenler)... 
İdeolojik örgüt kılıklı olarak: Türkiye Hizbullah, İslami Cihat... bunlar ortaya çıkmış olanlarlar.
Bütün bunlar tekil, münferit olaylar mıdır? Ya da bütün bunlar daha büyük bir orğanizasyonun, büyük bir resmin ortaya çıkan bölümümdür? 
Ya da bu olaylar, bu kişilerin eylemleri, daha büyük bir örgütün ortaya çıkan parçaları mıdır? Soruyu böyle sorunca ilk akla gelen “ Gladio” oluyor. 
90 ‘lı yıllarda NATO üyesi ülkelerde, “gizli NATO” ya da bilinen adıyla Gladio’ yapıları ortaya çıktı. Bir tek Türkiye ‘de ortaya çıkmadı.
Susurluk olayının ortaya çıkan bölümüyle bu soruşturma, Gladio’ yapılanması yönünde derinleştirilmek yerine, “siyasetçi-mafya-polis- işbirliği çerçevesiyle sınırlandırıldı. Susurluk taraftarları olanlar ve karşı olanlarda meseleyi, “siyaset-mafya-polis- ilişkisi bağlamıyla sınırlandırdılar. Bu sınırlılıkta en ileri nokta “çete” davası açılmasıyla sonuçlandı. Muhtemelen Susurluk’un dahil olduğu asıl büyük fotoğraf ( Gladio) gizlenmiş oldu.
Uzunca bir süre Türkiye’de Gladio var mı yok mu tartışması yapıldı. “Özel Harp Dairesi, Kontrgerilla”... sorularına resmi makamlardan ( Siyasetçi-Ordu) verilen yanıt: devlet yapılanması içinde böyle bir birim yok oldu.
Bütün NATO ülkelerinde kurulan, gizli yapılanma , iki kutuplu dünya da soğuk savaşın en sıcak noktasında bulunan Türkiye gibi, kritik bir coğrafya da, böyle bir yapılanma ortaya çıkmadı. Çıkartılmadı.
Bu konuyla ilgili çok sayıda araştırma, inceleme kitabı yayınlandı. Yüzlerce makale, dizi yazı yazıldı. Fakat hiçbir somut veri ortaya çıkmadı. Ya da yazının başında adı geçen olaylar, isimlerle, Gladio bağlantısı “bulunamadı”, kurulamadı!

Oysa:Gladio'nun Türkiye şubesi olan “kontrgerilla” NATO'ya girildikten bir yıl sonra kuruldu. Örgüt ilk başlarda ‘anti-terör örgütü' olarak adlandırılıyordu. 
“Gizli-Süper NATO”, Özel Harp Dairesi, Kontrgerilla veya Gladio... adı şu ya da bu nasıl tanımlanırsa tanımlansın. Bütün NATO ülkelerinde ki yapıları, üyeleri ve eylemleri, eş ve benzer nitelikler taşıyor. 
Aşağıda Gladio’nun NATO üyesi ülkelerde açığa çıkan yapılanmaları ve eylemlerine kısaca göz atılırsa, “Türkiye Gladio”sunun ne olup olmadığı hakkında bir fikir verebilir. 

Gladio’nun kuruluşu ve örgütlenişi 

Latince’de kılıç anlamına gelen Gladio sözcüğünü isim olarak kullanan örgüt, Amerikan ve İngiliz kontrgerilla örgütlenmesi olan Stay Behind tarafından 1952 yılında kuruldu. CIA tarafından yönetildi ve finanse edildi. Daha sonraki yıllarda örgütün yapısının genişlemesine paralel olarak, CIA ve NATO mali desteğini artırarak sürdürmeye devam etti. 
Gladio, 1956 yılında ABD ile işbirliği içinde, casusluk ve gerilla savaşı yapmak üzere örgütlendi. İtalya/ Sardunya’da örgütün ilk eğitim kampı kuruldu ve Kuzey İtalya’da 139 yerde silah ve mühimmat depoları oluşturuldu. Resmi adı Müttefik Koordinasyon Komitesi (Allied Co-Ordination Committe) idi.
1956 sonrasında ikisi kadın 622 kişi ABD ve İngiliz gizli servisleri tarafından eğitildi. 1990 yılında Gladio’yu ortaya çıkaran soruşturmalar esnasında bu 622 kişinin grup liderleri oldukları, her bir grup liderinin belli sayıda kişiyi idare ettiği, böylece toplam sayının 15.000’e yaklaştığı ortaya çıktı.
İtalya’da Mussolini döneminin eski faşistleri bu örgüt içinde yer alıyorlar. Bu gizli ordu, paramiliter, geniş bir kontra gerilla savaşı için hazırlanmış silahlı grupların yanında, gündelik hayatta, işinde gücünde olan toplumun hemen her kesiminden kişilerden: Papazlar, savcılar, hakimler, polisler, esnaf, iş adamı, öğretmen, doktor, belediye başkanı, yerel siyasetçiler.... dan oluşan geniş bir istihbarat ağı oluşturuluyor.

GLADİO’nun Ortaya Çıktığı NATO Ülkeleri 

İtalyan Gladio’sunun ortaya çıkarılması bir İtalyan savcısının 1972 yılında yaşanmış bir cinayetin soruşturmasını derinleştirmesiyle başladı. 1988 yılında da Kuzey İtalya’da yere gömülü olarak 127 adet silah ve patlayıcı madde deposu ortaya çıkarılmıştı. Bu depoların İtalya Haber Alma Örgütü SİSMİ’nin denetiminde olduğu anlaşıldı. 
SİSMİ arşivlerinin incelenmesiyle, Gladio’nun ABD ve İtalya gizli servisleri tarafından 1956 Kasım ayında kurulduğu ve ayrıca örgütün İtalya Cumhurbaşkanı Cossiga, P-2 Mason Locası ve 1993 yılında mafya ile ilişkileri nedeniyle yargılanan Başbakan Andreotti’yle bağlantılı olduğu anlaşıldı.
Soruşturmaların ünlü yargıcı Felice Casson, gizli servis arşivinde yaptığı incelemelerde, 1972 yılındaki bir bombalamanın kesinlikle NATO destekli bazı gizli örgütlerce yapıldığı sonucuna ulaştı. Yargıç Başbakan Andreotti’nin bilgisine başvurdu, 1972’de bu olay tespit edildiği için Başbakan örgütün varlığını kabul etti, ancak 1972’de kapatıldığını söyledi. Araştırmalara devam edilince Gladio’nun faaliyete devam ettiği ortaya çıktı.
Eylemlerin en büyüğü 1980 Ağustos ayında Bologna tren istasyonunda patlayan bomba ile 85 kişinin ölümü idi. İtalya’da 1969-80 arasında 4.298 terör olayı meydana geldi. Yapılan soruşturmalar sonucu, bunların önemli bir bölümünden Gladio sorumlu tutuldu. Bazı eylemleri bizzat yapmakla, bazısında patlayıcı ve silah sağlamakla, bazısında da tahrik ve yönlendirme yapmakla suçlanmıştır.


Fransa: Kontr-gerillanın Fransa’daki adı “Rüzgar Gülü”ydü. Savunma bakanı Jean Pierre Chavenement, 1950’li yıllarda bu gizli örgütün Fransa’da da kurulduğunu kabul ediyor ve devlet başkanı Mitterand tarafından dağıtıldığını söylüyordu. Ancak İtalyan kaynakları, dağıtıldığı açıklanan tarihten sonra da, Brüksel’de yapılan “Süper NATO” toplantısına Fransa kontr-gerillasının temsilcisinin katıldığını söylüyor.

İspanya: Bir İtalyan Gladio üyesi, İspanya televizyonunda yaptığı açıklamada, 1966 yılında Kanarya Adaları’nda Amerikan askerleri tarafından İspanyollarla birlikte eğitim gördüklerini söyleyerek, İspanya’da kontr-gerilla örgütlenmesinin varlığını duyurdu. 1994 yılında bir polisin yaptığı itiraflar ise gerçeği reddedilemeyecek biçimde ortaya koydu. BASK Bölgesi’nin bağımsızlığı için mücadele veren ETA üyesi olduğu gerekçesiyle 1987 yılında Anti-Terör Kurtarma Grubu (GAL) tarafından Fransa’dan kaçırılan Basklı bir kişinin ETA ile bir ilişkisinin olmadığı ortaya çıkmıştı. Bu olay üzerine açılan mahkeme ve yapılan araştırmalar sonucunda, 1983-1987 yılları arasında 23 kişinin ETA üyesi olduğu gerekçesiyle GAL tarafından kaçırıldığı ve öldürüldüğü açığa çıktı. 
Belçika: Belçika’da kontr-gerilla “Glaive” (Kılıç) adıyla 1949 yılında, İngilizler’in yardımıyla, Belçika ordusu haber alma teşkilatı SGR’nın alt birimi SDRAB’ya bağlı olarak kurulmuştu. Çekirdek kadrosu 8 aktif ve 10 emekli subaydan oluşturuldu. 

Hollanda: “Operasyon ve Keşif” adlı gizli örgüt ortaya çıkarıldı. Örgütün daha önce 1983 yılında Velp şehrinde gizli bir silah deposu ortaya çıkarılmıştı. Bu örgüt her yıl Savunma Bakanlığı’nın gizli fonundan 2 ila 4 milyon mark alıyordu. 

Yunanistan: Yunanistan kontr-gerillasının adı “Sheepskin”dir. Yunanistan hükümeti de başlangıçta kontr-gerillanın varlığını reddetti. Ancak Başbakan Papandreu, Ekim 1990’da yaptığı açıklamada, Yunanistan’da da İtalya’daki gibi bir Gladio örgütünün var olduğunu, 1984’te iktidara geldiklerinde de örgütün varlığını bildiklerini kabul etti ve o tarihte dağıtılmasını emrettiğini ileri sürdü. 

Kontr-gerilla örgütünün kuruluş anlaşması, 25 Mart 1955’te Yunanistan Genelkurmay Başkanı General Konstantin Davos ile CİA adına general Trascott arasında imzalanarak dönemin başbakanı Papagos tarafından onaylandı. 1500 kişilik birlikler, savaş halinde 3500 kişilik birlikler haline getirilebiliyordu. Silahların, cephanenin, patlayıcı maddelerin ve telsizlerin bulunduğu 800 deposu vardı.

Almanya: Almanya’da “Anti-komünist Saldırı Birliği” adını alan kontr-gerilla örgütünün başkanı, aynı zamanda 1945-1968 yılları arasında Alman İstihbarat Örgütü BND’nin de başkanlığını yapan emekli Nazi generali Reinhard Gehlen’di. Alman kontr-gerillası “Gehlen harekatı”, “Stay Behind”, “Sword” gibi adlarla da bilinmekteydi. 1950 yılında kurulan “Alman Gençlik Örgütü (BDJ)” de bu nitelikteydi. Örgütün eski ajanlarından Dieter von Glahn, basına BDJ’nin CIA tarafından finanse edilen çok sayıdaki örgütten biri olduğunu açıklamıştı. Almanya ve Avusturya SS üyeleri bu örgüt içinde yer alıyor. 
İsviçre: İsviçre’nin kontr-gerillası 1950 yılında “Gizli Müdafaa Örgütü” adıyla kurulmuştu. Yapılan araştırma sonucunda örgütün İsviçre vatandaşlarının 1/6’sı yani 900 bin İsviçreli hakkında rapor tuttuğu ortaya çıkarıldı. Örgüt, İsviçre Genelkurmaylığı’na bağlı istihbarat örgütü “Haber ve Savunma Servisi (UNA)”ya bağlı olarak çalışmaktaydı. NATO üyesi olmamasına rağmen İsviçre kontr-gerillasının yöneticileri de Belçika’daki Süper NATO toplantılarına katılıyordu. 

İsviçre parlamentosunda kurulan soruşturma komisyonu, “Proje 26 (P-26)” adlı bir gizli örgütü ve İsviçre’nin çeşitli bölgelerinde bu örgüte ait modern silah ve patlayıcıların bulunduğu depoları ortaya çıkardı. P-26 üyelerinin adı açıklanmayan bir ülkede eğitim gördükleri ve İsviçre ordusunda kullanılmayan, gizli NATO örgütlerinde bulunan telsizleri .
Türkiye’de ilk kez resmi açıklamayı Ecevit yapmıştı. “Erzurum ziyaretinde, MHP il Başkanın “ Özel Harp Dairesinden” (ÖHD) olduğunu öğrendiğinde, zamanın Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren’e ÖHD’sini soruyor. Evren böyle bir dairenin olduğunu, kabul ediyor. Ecevit bütçesini, harcamalarını sorduğunda, Evren bunun gizli olduğunu söylüyor. Türkiye Gladio’suyla ilgili en geniş resmi açıklama bundan öteye geçmiş değil. Başta altı çizildiği gibi, Susurluk ve sonrası ve en son Şemdinli olayları ya” münferit”, ya “çete”, ya da Çakıcı- Çatlı-Kırcı,, ilişkileri eylemlerinde olduğu gibi, mafya veya ülkücü mafya olarak büyük resimden kopartılıp özelleştirilmiştir. 
Türkiye Gladiosu, kont gerilla, Özel Harp Dairesi... adı ne zaman olmuş ise, bu yapı bugün ne durumdadır. Bu sorunun yanıtı hala verilmiş değildir. Bu yapının ortaya çıkartılmasının üstüne gidilmemektedir. 
NATO, CIA açısından İtalya’dan daha önemsiz bir ülke olmadığımız kesin. Gladio’nun Türkiye yapılanması, farz edelim ki, İtalya’dan daha geri bile olsa. İtalya’da ortaya çıkanları veri almak gerekirse; En azından şu sorulara yanıt aranmak gerekiyor:
- Paramileiter yapılanma kimler tarafından oluşturuldu, kimler yer aldı. ( Çatlı’nın Latin Amerika ülkelerindeki askeri eğitimi)
- Yerel örgütler, sivil istihbarat ağı nasıl ve kimler tarafından oluşturulmuştur. ( Komünizmle mücadele dernekleri, Ülkü Ocakları, MHP... bu fotoğrafta nasıl yer almıştır)
- Silah depoları, kontrgerilla yapılanmasının sivil ve resmi yapılanması ( Hizbullah, İslami Cihat yeşil kuşak projesi çerçevesinde kurulmuş olmasın, TİT,, ETKO ... gibi sivil görünümlü yarı resmi terör örgütleri veya JİTEM, Çiller Özel Örgütü gibi resmi ama illegal örgütler...) 
- Mafya, uyuşturucu, silah kaçakçılığı, kara para, yasadışı ekonomik faaliyetlerin Gladio yapısı içindeki yeri
Son soru aynı zamanda ilk soru: Türkiye’nin Gladio’suna ne oldu?