İkili iktidardanTEK iktidara doğru

Hüseyin Çakır - 23/11/2008 16:16:38 (624 okunma)



İkili iktidardanTEK iktidara doğru

AKP’nin hükümet olmasıyla birlikte İKİLİ iktidar gerilimi ortaya çıkmıştı. Zaman zaman bu gerilim sertleşti, zaman zaman geri adımlar atıldı. İKİLİ iktidarın bir kanadı “devletin sahibi olarak kendilerini gören asıl ve sürekli” iktidar sahipleriydi.“Koruyucu ve kollayıcı” olma görevi onların "asli" görevleriydi! Sürekli iktidar olmayı "doğal" ve ebedi görev diye düşünüyorlar. “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” doktrininini tek iktidarın olmasını zorunlu kılan ilke olarak kabul ediliyorlar. Bu teze göre “Sınıfsız kaynaşmış bir milletiz” . Ulus-devlet olmanın temel ilkesi, sınırı böyle çiziliyor. Bu ilkeselliğe göre çok partililik olabilir ama, çok politikalı, çok dünya görüşlü olunamaz. Çok partili sisteme geçiş bilindiği gibi farklı sosyal, sınıfsal çıkarları savunan çok partililik olarak kabul edilmemiştir. Farklı partiler hükümet olabilir ama, asla iktidar olamazlar. 27 Mayıs darbesi sonrasında devletçilerin "çok partililik" anlayışına göre bütün partilere, resmi ideolojiyi benimsemeleri ve Kemalizme mutlak bağlı olmaları olmaz olmaz koşul olarak dayatılıyordu. Siyasal çoğulcuğun sınırı, siyasetin alanı resmi ideoloji ve Kemalizm tanımlamasıyla çiziliyor ve eşitleniyordu. Bunun dışına çıkan, vatan haini ilan ediliyor. Meşhur sözde olduğu gibi, “ bu ülkeye komünizm lazımsa onu da biz getiririz”, “özlü” sözünde olduğu gibi, tek iktidarın sürekliliği altında çoğulcu “demokratik” parlamenter sistem tarifi yapılıyor. Muasır medeniyete gidiş yolu olarak otoriter “tekçi” , TEK İKTİDAR rejimi kabul edilmiştir. Kim hükümet olursa olsun "ebedi" iktidarın egemenliği bütün siyasi partilerce kabul edilmesi gerekiyordu. Aksi takdirde... parlamento dan yaka paça atılabilirsiniz, kapatılabilirsiniz, ya da 12 Eylül, 28 Şubat, e-muhtıra...ile "tepelenerek" hatlerini aşanlara hatleri l bildirilmiş olunuyor. Devlet iktidarı, 12 Eylül'le Kemalizm, Atatürkçü Düşünce Sistemi 82 Anayasasıyla güncellenerek iktidarın mutlaklığı güvence altına alındı..

Küreselleşme süreci ve Türkiye kapitalizminin dikey ve yatay gelişimi, toplumsal gelişmenin kent-kır bileşimi ve alt, orta ve üst sınıfların sınıfsal, kültürel özelliklerinin melezleşmesi gibi gelişmeler, TEK iktidarı onun kurumlarını ve zihniyetini zorlamaya başladı. AKP bu zorlamanın siyasal merkezi olarak, gelenek- kimlik –inanç ve toplumsal değerlerin savunucusu olarak mutlak İKTİDAR'a alternatifi olarak ortaya çıkmıştır. İdris Küçükömer’in tanımladığı gibi “ çevre-merkez çelişkisi ve ilişkisi”, AKP’yi mutlak iktidar ve güç sahiplerinin karşısına toplumun alt ve yeni orta sınıfın ortak aklını, çıkarlarını ve beklentilerini yerine getirme adresi olarak çıkarttı. Sosyolojik ve siyasal olarak genellikle toplumsal muhalefetin siyasal temsilcisinin"sol" olması gerekir. Değişimden ve toplumdan bir hayli uzak olan solun dilini ve rolünü kullunan AKP, merkezdeki mutlak iktidara alternatif olarak AKP görüldü. AKP'den değişim ve reformculuk adına olduğundan çok beklenti oluştu ve görev yüklendi. AKP'nin toplumun içinden konuşan söylemleri, attığı kimi adımlarla reformculuğu, değişimi ve yenilikçiliği temsil edecekmiş beklentisi kuvvetle oluştu. Daha da ileri gidilerek AKP'nin sol olup olmadığı tartışmaları yapılır oldu. Bu beklentinin oluşmasına yol açan ise 2002-2004 arasındadır yapılanlardır. Bu kadar yapılanlar bile “öteki-asıl” iktidarın tepesinin atmasına yetti de artı bile. Darbe planları, psikolojik harekâtlar, Cumhuriyet mitingleri e-muhtıralar “asıl” iktidara karşı alternatife sert tepkiler olarak ortaya çıktı. Sınıfsal dayanağı gereği kararlı değişimci ve reformcu olma niteliği olmayan AKP “devlet iktidarı”karşısında “dikleniyor” gibi yapsa da, demokratikleşme için çok önemli noktalarda geri adım attı. Öteki iktidarla uzlaşmayı ve faydacı yolu tercih etti.

“İki"li iktidarın kırılma noktası herkesin üstünde anlaştığı Şemdinli Olayında AKP’nin aldığı tutumla başlamıştır. Bu aynı zamanda demokratikleşme ve AB sürecinin durmasına, “sivil yeni anayasanın” ertelenmesine, Kürt sorununda “çözümsüzlüğü çözüm” olarak siyasetleştirmeyi getirmiştir. Kürt sorunun çözümü, güvenlik eksenli düşünülerek askeri yöntemle “çözme”ye havale edilmiştir. Operasyonlar başlamıştır. Asker –sivil, asker-politika öncellik ilişkisi Başbuğ'la birlikte yeni bir söylem ve ideoloji zeminine oturmaya başlamıştır. Kürt sorununda çözümden uzaklaşan AKP'nin merkeze yaklaştıkça dili değişmeye başladı, çözüm üreten siyaset yerine, çatışma siyaseti tercih edildi. 5 Kasım mutabakatı olarak tarihe geçen buluşmaİKİLİ iktidardan tek iktidara gidişin mutabakatı ve " bir adım geri çekilme" temelinde yeni bir merkez ve yeni resmi ideoloji dizaynında mutabakata varılmış gibi görünüyor. Devam eden gelişmeler 5 Kasım buluşmasını böyle okumayı doğruluyor.

Yeni devlet veya ulus-devlet

Gidişat öyle gösteriyor ki, İKİLİ iktidar, İlker Başbuğ post-modernizm eleştirisiyle karşı çıktığı, çoğulculuk, çok kültürlülüğün ulus-devleti yok edeceğini buna karşı kendine göre tanımladığı modernizm ve ulus-devlet felsefi anlayışı çerçevesinde Atatürkçü Düşünce Sistemi tarifi yapmıştı. Bir anlamda yeni bir resmi ideoloji ve Atatürkçülük ve “yeni devlet veya ulus-devlet” ideolojisinin çerçevesini çiziyordu. Anlaşılan bu yeni konsept-paradigmaya Erdoğan'ı ikna etmiş görünüyor. Erdoğan’ı değişen dili, militarist, milliyetçi söylemi ve bu dil ve zihniyete sahip AKP’lilerin öne çıkması gidişatın yönünü gösteriyor. Öte yandan Ergenekon Davasının seyri ve operasyonların kapsamı başka bir anlam kazanıyor. “Yeni devlet ve ulus-devlet” doktrini doğrultusunda radikal ulus-devletçiler (milliyetçi-ulusalcılar) ordu ile Erdoğan arasında varılan anlaşmaya göre tavsiye mi ediliyor sorusu ciddiyet kazanıyor. 

Başbuğ’un tarihe geçen parmak sallayarak ” herkes durduğu yeri seçsin” konuşması, darbe karşıtlarına, özgürlükçü, demokratlara, liberallere yönelik tehdit gibi algılanmıştı. Oysa bu konuşma İKİLİ iktidarı tek iktidara indirme konuşmasıymış. Bu konuşmanın emir verilen tarafı AKP içi ve Başbakanmış. Sanki böyle bir konuşma bekleniyormuş gibi konuşmanın ardından önce Erdoğan’ın DTP’yi hedef alan DTP’lileri ve Kürtleri radikal eylemlere kışkırtıcı gezileri başladı. Bir çok siyaset yorumcusu, Erdoğan’ın bu adımlarını Diyarbakır’ı almak ve DTP’nin etkinliğini kırmak olarak yorumladı. Milliyetçilerden, militaristlerden, darbecilerden çok sık duyulan “Tek bayrak, tek millet, tek devlet” peşrevinden sonra “bunları kabul etmeyenler çekip gitsin” sözü de eleştirildi. İyimser yorumcular, Erdoğan'ın "ya sev ya terk et" çıkısını, MHP’nin liler den oy almak için milliyetçiliğe vurgu yapıyor yorumunu yaptılar. Oysa Erdoğan’daki dil, zihniyet değişimi "makas değiştirerek"yeni bir yöne doğru gidişti. Fehmi Koru, “Obama gibi geldiler, Bush gibi devam ediyorlar” diye tanımladı. Hasan Cemal, Erdoğan için, “Özal, Demirel derken Çiller’leşti” tanımını yaparak bu değişimin altını çizdiler.

Erdoğan’ın değişen dili hiç yabancı olunmayan “öteki” iktidar diliydi. Erdoğan şöyle diyor, "Milli mücadele, herhangi bir sınıf, mezhep, meşrep, bölge ve grup yararına değil, bütün bir millet yararına yapıldığı içindir ki, millet bu mücadele bir bütün olarak yer almıştır. Bu noktanın çok önemli olduğuna inanıyorum. Bu topraklara ve bu medeniyete ait her türlü etnik grup, İstiklal Savaşımızı yürüten bayrak ve sancak altında toplanmış, bir ve bütün olarak kurtuluş mücadelemizi vermiştir. Cumhuriyetimiz de yine birleştirici ve bütünleştirici bir ruhla aynı bayrak altında hayat bulmuştur”. Bu düşünceler ve zihniyet Erdoğan’ın “Öteki” iktidar içinden konuştuğunu gösteriyor. Erdoğan’ın bu konuşmaların gösterdiği, [b]ikili iktidarın dilinin tekleştirildiğidir[/b]. Erdoğan Genel Kurmay Başkanının “yerinizi seçin” komutunu almış gibi hareket etmeye başladı. AKP’nin çelik çekirdeğinde yer alan Kürt kökenli Dengir Mehmet Fırat’ı azletti. Yerine her dönemin adamı, FUCE zihniyetli Diyarbakırlı Abdülkadir Aksu atandı. Bu adım "masak değiştirme"nin işareti olma ki, ardından AKP içinden başka sesler yükselmeye başladı.

Tek’leşen iktidarın şişesinden cinler çıkmaya devam ediyor. Milli Savunma Bakanı, derin devletin Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olarak önerdiğiVecdi Gönül Brüksel’de yaptığı konuşmada “ Bugün Ege’de Rumlar ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler yaşamaya devam etseydi, bugün acaba Türkiye aynı milli devlet olabilir miydi” diye açıklama yaptı. Bakan bu açıklamayı siyaseten sorumlusu olduğu Genelkurmay Başkanının, modenizm-Kemalizm sentezi doğrultusunda yaptığı “ulus-devlet” “felsefi tanımının siyaseten açıkalması olmalı! Böyle anlamak gerekiyor?

Yerini seçenler” ses çıkmaya devam etti. Yozgat milletvekili “kaçanı polis arkadan vuracak tabi” dedi. Adalet Bakanı Temel Demirer’in 301’den yargılanması için verdiği izine tepki gösterenlere “devletime laf söyletmem” dedi.
Bu yönde gidiş devam ederse, ANAP, DYP’de yaşananlar AKP’nin de başına gelir mi? Yoksa devlet siyaset alanında kendini dillendiren parti olarak AKP' yi mi tercih etmeye karar verdi. Bunu uzun zaman beklemeden göreceğiz. 
Yoksa tarih bir kere daha tekerrürmü ediyor. Bir süre sonra acaba Cumhurbaşkanıyla Başbakan karşı karşıya gelecek mi? 

Değişim ve reformculuğu bir kenara bırakan AKP, devletin çekim merkezine doğru gidiyor. “Öteki” iktidarla güç paylaşımı, birleşme yolunu seçiyor. Erdoğan'ın şu anki zihniyetindeki AKP; demokratikleşme sürecinden uzaklaşarak, “yeni bir milliyetçilik ve yeni bir devletçilik” zemininde asker, sivil bürokrasiyle, TÜSİAD, MÜSİAD’la “modernizm- Atatürkçü Düşünce Sistemi ” sentezine dayalı “ulus-devlet” tanımında TEK iktidar oluşturmayı kafaya koymuş görünüyor. Yeni TEK İKTİDAR mutabakatı, "değişmi" devlet merkezli olarak, devletin istediği içerik ve biçimde "çok kafadan ses çıkması"nı önleyerek yürütmeyi düşünüyor olmalı. Bu nedenle "yeni", sivil" anayasa rafa kaldırılmış görünüyor. Olduğu yerde patinaj yaparak yön değiştirmeye çalışılıyor. Atatürk'ü "sivil" yeni kimlikle öne çıkartarak "yeni ulus-devlet" paradigmasını "yeni resmi ideoloji"ye dayandırarak yapılacak kimi değişimlere meşruiyet kazandırılması düşünülüyor olmalı. Bu sürecin nasıl gelişeceği AKP'nin bu sürecin siyasal taşıyıcısı olup olamayacağı bir çok başka faktörle birlikte, soldaki gelişmelerede bağlı. Öyle görülüyor ki, devletle CHP'nin tarihi birlikteliği iç içe geçmişliğinin sonuna gelinmiş bulunuyor. Aynı şekilde MHP'nin derin devletle ve devlete ideolojik lojistik vs destek verme vizesi bitmiş görünüyor. Değişim TEK'li iktidarla devlet kontrolünde “değişim için ne gerekiyorsa yaparız”. mantığıyla devlet eliyle, tek iktidarın istediği gibi yukarıdan aşağıya yapılması dünülüyor, yada planlanıyor. Devletin asıl güçleri olarak kendilerini görenler, kurucu irade ve felsefesini zamana göre yorumlayanlar,“demokrasiye geçtik, ülkeye sol lazım, o halde devlet partisi CHP’nin ortanın solu yapılmalı” demişlerdi. Bugün kürselleşen dünyanın gidişatına uygun yeni bir “devlet partisi” inşa mı edilmeye çalışılıyor, AKP böyle bir parti olma çizgisine mi çekilmeye çalışılıyor. Yeni resmi ideoloji, geleneklerin, değerlerin, kültürlerin, inançların, kimliklerin devletin sınırlarını çizdiği çerçevede tanındığı "yeni bir ulus-devlet"olarak Atatürk'ün "muasır medeniyete" amacı olarak mı tanımlanıyor. Bu tanıma ve tanımlamaları içine alan "yeni resmi ideoloji" Atatürkçü Düşünce Sistemi felsefesiyle bağlanarak ikinci "modernleşme" perceresimi açılıyor? Genel Kurmay’ın arşivlerini açarak “Mustafa “ filminin yapılmasına “onay” verilmesi, yeni Atatürk kimliğinde, çağa uygun Kemalizm, Atatürkçü Düşünce ideoloji inşa edilmesi projesinin parçasıysa, demek ki önümüzdeki günlerde yeni çok şeyler görecekgibiyiz.