İkili iktidarın sonuna doğrumu?

Hüseyin Çakır - 31/10/2009 23:12:38 (651 okunma)


İkili iktidarın sonuna doğrumu?

Gerçeklerin üstü örtülmeye çalışıldığında, gerçekler yok olmuyor. Gerçekleri inkâr etmenin bedelinin ne kadar ağır ödendiğini çok iyi biliyoruz. İki tarafı keskin bıçağı avucunuzda gizlemeye çalışarak sıktığınızda canınız yanıyor. Akan kanı gizleyemez duruma geliyorsunuz. 

Gerçekleri gizlenmenin iki yolu var. Yalan ve inkâr. 90 yılına giden Cumhuriyet tarihinin neredeyse tamamı, devletin yurttaşlarına yalan söyleyerek, aldatarak, gerçekleri inkâr edip, üstünü örterek, doğruların tersine inandırmaya çalışmayla geçti. Üstelik devletin en saygın kurumları bunları yaptı. Başta TBMM, askeri darbe dönemlerinde, askeri rejimin isteği doğrultusunda idam kararlarını onayladı. İdam kararlarını veren Yargı, darbecilerin istekleri doğrultusunda kararlar verdi. TSK içinde JİTEM gibi "gayri nizami harp" örgütleri oluşturulup yargısız infazlar yapıldı, siyasi cinayetler işlendi.

Kürt gerçeği yok sayıldığı için yirmi beş yıl “terörle” mücadele adı altında bu ülkede iç savaş yapıldı. 

Fabrika bacaları yerine, Türkiye’nin her ili, her ilçesi, her köyüne mezar taşları dikildi. Her cenaze törenlerinden sonra söylenen hamasi sözler, psikolojik propaganda cümlecikleri adeta yeni cenazelerin gelişine çağrı gibiydi. Öyle bir noktaya gelindi ki, ölen insanların sayısı 35 ile 50 gibi belirsiz basit bir rakam olarak telaffuz edilir oldu. Ölen 35 veya 50 bin insanın 8 bini asker, polis ve köy korucusu peki geri kalan 25 veya 40 bin insan kim? Onlar bu savaşın kurbanları. 17 bin faili meçhul tam sayısı bilinmiyor ama, ezici çoğunluğu Kürtler. Savaş devam ettikçe, avuçta tutulan iki tarafı keskin bıçağın açtığı yaradan, kan yerine irin akmaya başladı. Cenaze törenlerinde söylenen beylik sözlerin sahteliğini, ikiyüzlülüğünü herkes görmeye başladı. "Vatan bölünüyor, terörle mücadele" sözlerinin arkasında iktidar savaşı olduğu Ergenekon’un ortaya çıkışıyla ortalığa saçıldı.

Demokrasi demagojinin üstündeki şalı kaldırıyor

Demokratikleşme sürecinin yaratmış olduğu açıklık, gerçekleri dolaysız biçimde ortaya çıkartmaya devam ediyor. Demokratikleşme sürecinin yarattığı özgürlük ortamı, demagojik, ideolojik sözlere körü, körüne inananların gözünü açtı. Tabulara dokunuldu. Türkiye çok hızlı değişmeye başladı. Bu değişim sürecini bireyler çok hızlı yaşarken, devletin askeri bürokratik kurumları, statükocu yapılarını korumak için direniyorlar.

Demokratikleşme derinleştikçe, devlet aklı denilen, devleti yöneten zihniyet içinde yarılmalar ortaya çıkıyor ve derinleşiyor. Aynı yarılma siyaset alanında da yaşanıyor. MHP-CHP ve ulusalcı sol, toplumun bölünmesi pahasına, şoven, milliyetçi ideolojik çizgide direniyor. Orduyu irtica ve bölücülük" tehlikesi" temelinde demokratikleşme süreci ve hükümete karşı kışkırtmaya çalışıyorlar. Ergenekon operasyonlarıyla ortaya çıkan darbe girişimleri, cinayetler, silahlar… gözaltılar, tutuklamalara karşı ordunun pasif ve sessiz kaldığını ileri süren, CHP-MHP ve ulusalcı sol ile Genelkurmay zaman , zaman karşı karşıya geldi.

İkili iktidar çelişkisi

Cumhuriyet tarihinde "mutlak iktidar" ile "fiili" iktidar çelişkisinin en açık biçimi DP iktidarı ile TSK arasında yaşandı. İkinci büyük çelişki, AKP ile devletin askeri, sivil bürokratik kurumları arasında yaşanıyor. Öte yandan bugüne kadar yaşanmayan sınıfsal çelişkiler yaşanıyor. Seçkinci orta sınıf, asker, sivil bürokrasi ve devletçi kapitalistler ile mega kentleri dolduran kasabalı, köylüler, Anadolu eşraflığından, uluslararası tekellerle işbirliğine sıçrayan "yeni büyük sermaye" sınıfı ve bu "yeni büyük sermaye" sınıfının çevresinde yer alan KOBİ'ler içindeki "yeni orta sınıf" arasında kültürel, geleneksel yaşam biçimi eksenli sınıfsal çelişki yaşanıyor. Bu sınıfsal ayrışma, ikili iktidarın dengesini değiştirdi. Asker- sivil -bürokratik seçkinlerin Atatürkçülük adı altında devam eden askeri vesayet rejiminin sonuna gelindi. 

"İrtica ile Mücadele Planı” nın ortaya çıkması ve Genelkurmay Başkanı ve TSK bürokrasisinin izlediği yol; birincisi, onları yalancı durumuna düşürdü. İkincisi, yalan ve inkârın ortaya çıkmasıyla en güvenilir kurum olarak bilinen TSK'nın itibarı bir kere daha zedeledi. Üçüncüsü, eğer bu plan emir komuta zinciri içinde hazırlanmamışsa, TSK'nın çok övülen emir komuta zincirinin birçok halkasının "zayıf" ve "çürük" olduğunu ortayı çıkartır. İhbarcı olarak nitelenen subay’ın mektubunda yazdığı ayrıntılardan anlaşıldığına göre, cunta hazırlığı Taraf’ın Haziran ayı haberine kadar devam etmiş. Kimlerin bu hazırlık içinde olduğu ihbar mektubunda ayrıntılı olarak anlatılıyor. Belgenin aslının ortaya çıkmasıyla cuntacılar suçüstü yakalandı. İlker Başbuğ "ordu yıpratılıyor, asimetrik savaş yapılarak TSK’nın saygınlığına gölge düşürülüyor " diyordu. Başbuğ şu soruyu yanıtlamalı. TSK'nın saygınlığını, güvenilirliğini, sizin "kağıt parçası" sözümü sağladı. Yoksa yalan ve inkâr ile gerçeklerin üstünün açılmasını sağlayan subay mı? Madem ki, TSK devletin en önemli kurumu, o halde herkesin gözünün de TSK'nın üstünden olması çok doğal değil mi. Siz şeffaf olmanız gereken durumlarda, şeffaf olmazsanız, kuşkulu, güvensiz sözler söylemeye devam ederseniz, gerçekleri açıklamak yerine tehditler savurmaya, askeri mesleki göreviniz yapmak yerine siyaseti yönlendirmeye, ideolojik taraf olmaya devam ederseniz: Biliniz ki, sizin üstünüzdeki göz sayısı daha da artacaktır. Sizin o görev için uygun olmadığınıza toplum vicdanı kanaat getirecektir.

"İrtica ile Mücadele Planı” sürecinin iki boyutu var. Birincisi, yargı süreci: Bu belge Ergenekon örgütü sanığının ofisinde çıktı ve ipin ucu Genelkurmay karargahının göbeğine, Genelkurmay başkanının masasına uzandı. Genelkurmay görülmekte olan bir davanın parçası haline geldi. Bu sürecin nasıl gelişeceğini izleyeceğiz. İkincisi: siyasi boyut. Hükümetin nasıl yol izleyeceği çok önemli. Ortadaki "İrtica ile Mücadele PlanıBaşbuğ’un başında bulunduğu Genelkurmayın, siyaseti yönlendirme, dizayn etme planlarının devam ettiğini gösteriyor. Bu durumda, hükümet ile Genelkurmay ilişkisinde güçler dengesi çatışması veya pazarlığı gibi mi yürütülecek, yoksa demokrasinin kurallarının gereği yerine mi getirilecek.29 Ekim akşamı Erdoğan-Başbuğ görüşmesi bu anlamda önemli. 

Ancak İlker Başbuğ'un 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı mesajındaki şu sözler askeri vesayet zihniyetinin yerli yerinde taş gibi durduğunu gösteriyor. Başbuğ şöyle diyor: " Ulusumuzun çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmasında itici güç olmasının yanında Cumhuriyet, ulus-devlet, üniter-devlet ve laik-devlet nitelikleriyle ulusal birlik içinde huzurun ve mutluluğun da güvencesidir. Bu nedenle, cumhuriyetin anlamını kavrayanlar onu yaşatmak için çalışmayı, en kutsal görev sayarlar. " ve " Ulusal birlik ve beraberliğin sağlanmasının en büyük güvencesi olan Cumhuriyet, vatandaşlık esasına dayalı Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışıyla ulus-devlet yapısını sonsuza dek yaşatırken üniter-devlet yapısıyla da Türk milletinin ve yurdunun bölünmez bütünlüğünün teminatı olmaya devam edecektir."Başbuğ'un askerlik mesleğinden anladığı ise "Türk Silahlı Kuvvetleri, gelişen harp silah ve araçlarıyla donanmış nitelikli personeli Atatürkçü Düşünce Sistemi ışığında çalışmalarına devam etmektedir." Bu zihniyet 1930'lı yıllar ideolojisi ve 12 Eylül anayasasının kurucu felsefi zihniyeti. Bu sözleri söyleten İç Hizmet Kanunun 35. maddesindeki "koruma ve kollama" ve anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddeleri. Bu Anayasal ve yasal maddelere dayanılarak askeri vesayet rejimine yasal meşruluk kazandırılıyor. Anayasa ve İç Hizmet Kanunu ve Milli Siyaset Belgesinden alınan bu güçle, TSK devlet partisi gibi, devleti koruyan ideolojik cumhuriyetçi parti gibi hareket ediyor. Başbuğ'un yukarıdaki 29 Ekim Cumhuriyet bayramı mesajı, tümüyle siyasi bir mesajdır. Ve Askeri ceza kanuna göre suçtur. Parlamenter demokratik rejimin özüne ve ruhuna terstir.

Yeni bir Anayasa

Ortaya çıkan olayın mevcut hukuk sistemi içinde yargı sürecinin devam etmesi çok önemli. Ancak hükümetin ve TBMM'nin bir an önce yeni bir anayasayı gündeme getirerek rejimin demokratikleştirilmesini hızlandırması gerekiyor. Yeni anayasa ile devletin kurumlarının demokratik yeniden yapılanmasının yolunu açması demokrasinin kurum ve kurallarıyla yerli yerine oturmasını sağlayacaktır. Bu hükümet ve bu parlamento bunu yapabilir mi? İstenirse yapılabilir. Yapılmaması, ikili iktidarın kör dövüşü halinde devam etmesi demektir. İkili iktidarın ortadan kalkması için,TSK’nın görev ve sorumluluğunun açık seçik belirtileceği yeni bir anayasa şarttır. Demokratikleşmenin olmazsa olmazı olan Kuvvetler ayrılığınıortadan kaldıran "Atatürkçü Düşünce Sistemi”ne bağlılık gibi ideolojik zihniyetin olmadığı yeni bir anayasa ve bu anayasaya dayanan devletin yeniden yapılanması olmadan askeri vesayet rejimi öyle veya böyle devam eder.