İnsani değerler: Biz ve onlar


İnsani değerler: Biz ve onlar

Suriye’de iç savaş, Mısır’da darbe sonrasında, Başbakan Erdoğan ve yakın çalışma arkadaşları, Batı dünyasını “insani değerlere” karşı duyarsız oldukları için eleştirdiler. Eleştiri dozu o kadar arttı ki, “ulusalcıların” anti-emperyalizm politikalarını bile “sol”ladı neredeyse.

Batı’nın duyarsız olduğu eleştirisinde haklılar. Bu durum bugün ortaya çıkmış bir şey değil. Batı, uluslararası ilişkilere, her zaman önce çıkar, sonra demokratik değerler üstünden bakmıştır. Bu nedenle hep çifte standart uygulamıştır; dünyada böyle bakmayan devlet de yok.

Başbakan’ın dış politika danışmanı, büyük olasılıkla, Başbakan’ın izniyle, önce, “Uluslararası ilişkilerde ‘karşılıklı yarar’ esası geride kalmıştır, bugün insani değerler başa alınmalı, bizim dış politikamız böyle bir politikadır” dedi. Ve bu politikanın Batı tarafından desteklenmemesini ve duyarsızlıklarını Türkiye’nin “değerli yalnızlığı” olarak tanımlayarak, siyasi literatüre yeni bir kavram kazandırdı!

İç kargaşa, iç savaş olan ülkelerde neden askerî müdahale gündeme gelir, savaşan taraflardan birine silah verilir de, taraflar biraraya getirilip gözlemcilerin gözetiminde, sorunlarını konuşarak çözmesi için çaba sarf edilmez.

Savaşan taraflara silah vermek ve insanları öldürerek, karşı tarafı dize getirmek insaniahlakidinîdeğerlerle bağdaşıyor mu?

Bugüne kadar insan hakları adına dünyanın neresine askerî müdahale yapılmışsa, sorun çözülmemiş, katlanarak devam etmiştir.


İnsani değerler ve insan hakları:
 Önce yaşama hakkı, sonra hak, eşitlik ve özgürlükten ayrıştırıldığında, politikanın ve ideolojik kurgunun, propaganda aracı hâline geliyor. Bütün devletlerin işlerine geldiği gibi bu kavramları kullandığının yüzlerce örneği sıralanabilir. Türkiye de dâhil, çifte standart uygulamayan ülke yok gibi.


“DIŞ POLİTİKA, ‘SOYUT AHLÂK İLKELERİ’ UYGULAMA ALANI DEĞİLDİR”

Örneğin, darbeyle iktidara gelen Sudan Cumhurbaşkanı Ömer El Beşir, hakkında savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım işlediği için Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından tutuklama kararı verildiği hâlde, Kasım 2009’da İslam Konferansı Örgütü toplantısı için Türkiye’ye geldi. AB’den yapılan eleştirilere, “Bu AB’yi ilgilendirmez, ikili bir ziyaret değil, bunlar çok taraflı ziyaretler” yanıtı verilmişti. El Beşir, “biz”den ve “kardeş”, dinî ve duygusal bağ var çünkü! Batı’ya ver yansın edip, Mısır darbesini destekleyen Suudi Arabistan’a hiçbir şey söylememek gibi...


Ekmeleddin İhsanoğlu
’nun devletlerarası ilişkilerde “duygusal”lık olmaz dediği de böyle bir şey sanırım.


••
Dış politika, ‘soyut ahlâk ilkeleri’ uygulama alanı değildir. İdeolojik şablonlardan, romantik hülyalardan kurtulmak, çok uzak mesafeli düşünmek ve ‘güç’ sahibi olmak.


Dış politikada aslolan realitedir; soğuk, sert ve tatsız realite!


Dış politikada en önemli olan şey ‘başarı’dır. Mertlik, yiğitlik, kardeşlik, ahde vefa, dürüstlük vb. gibi en değerli ahlâk kuralları dahi ‘başarı’nın yanında hiç kalır. Daha doğrusu, bunlar, başarıya yardımcı olduğu ölçüde önemlidir.


Türkiye’nin, uzun yüzyıllardan beri dış politikada iki büyük handikabı vardır: Dış politikasını soyut, ideolojikleştirilmiş bir ‘Batı romantizmi’ üzerine odaklandırmış olmak ve dünya standartları ayarında ‘güç’ sahibi olmamaktı.
” (Durmuş Hocaoğlu, Aksiyon, 18 Ekim 1997) Bugün de “romantikleştirilen İslam dünyası” önderliği handikabı ile mi karşı karşıyayız?••


TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER, EVRENSEL DEMOKRATİK DEĞERDİR

İnsan haklarının, siyasal kavram olarak kullanılmaya başlanması  1215 yılında İngiltere Kralı’na kabul ettirilen Magna Carta, (Büyük Özgürlük Fermanı)  kavramının ilk belgesi sayılır.

II. Dünya savaşı sonrası, modern demokrasinin kurumları, kuralları ve değerlerinin temellerinin atılmaya başlamasıyla, 10 Aralık 1948’de, BM Genel Kurulu’nun Paris’te yapılan oturumunda, 30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi kabul edilmiştir.

Bütün insanlar özgür, onur ve hakları yönünden eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler.” (Madde 1)

Herkes, ırk, renk, cins, dildin, siyasal ya da herhangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, varlıklılık, doğuş ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin bu Bildiri’de açıklanan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir.” (Madde 2)


Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
 (AİHS) 1953 yılında yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde düzenlenen hakları ortak güvenceye almıştır.


Türkiye
, 27 Mayıs 1949 yılında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni onaylamasına rağmen, Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’ni, 15 Ağustos 2000 tarihinde imzaladı. AİHS’i 18 Mayıs 1954’te onayladı, 28 Ocak 1987’de de bireysel başvuru hakkını tanıdı.

Türkiye’de insan hakları alanında bir dizi iyileşmeler yapılmasına karşın, hâlâ kara lekeler olmaya devam ediyor. Hrant Dink cinayeti, Roboski, Gezi, Ali İsmail’ın öldürülüşü... Anadilde eğitim hakkının pazarlık konusu yapılması vb...

İnsani değerler”in erdeminden söz ederken, önce kendi evinizin içine bakmalısınız.

Sahi, Başbakan ve hükümet yetkililerinden Gezi olaylarında ölenlerin ailelerine taziyeye giden var mı? Yaralıları ziyaret edip, geçmiş olsun diyen...

AKP, 2011’den sonra “biz” ve “onlar haritasını kalın çizgilerle çizmeye başladı. “Biz” alanına girmiyorsanız yandınız...