İslamcı-Milliyetçilik veya Yeni Abdülhamidçilik

 

 

Cumhurbaşkanlığı sistemi ile II. Abdülhamid’in İslamcı kimliğe dayalı Osmanlıyı kurtarma ve ıslahı adı altında kurulan sistem ve devlet ideolojisi arasında paralellik ve benzerlikler bulunuyor.  

Abdülhamit milliyetçiliğin parçaladığı imparatorluğun Meşrutiyet ve Kanun-i Esasi ile ve özgürlük ortamının genişletilmesiyle önlemeyeceğini belki ta başından düşünmüştü. Osmanlı-Rus savaşını (1877–1878) bahane ederek meclisi kapattı, 30 yıl süren baskı ve şiddet dönemi başlamış oldu.

Abdülhamid, İmparatorluğun korunması ve kurtuluşunun  Devletin İslam kimliğiyle  yeniden yapılandırılmasıyla mümkün olacağı düşüncesinden  hareketle;  Bu amaca karşı çıkan herkes baskı altına alındı,  sürgüne gönderildi, Mithat Paşa  (8 Mayıs 1884)  Abdülhamit’in emriyle öldürüldü.

II. Abdülhamid Osmanlı Devleti’nin Tanzimat yıllarında zayıflamış olan Sunni İslam karakterini geri getirmeyi hedefleyen bir dizi projeyi de gerçekleştirmeye girişti. İmparatorluğun İslami ve saltanata dayalı karakterini muhafaza ederek devleti yenileştirmeye dönük istibdat yönetimi altındaki 30 yıllık çabalarına rağmen sekülarizm ve liberalleşmeyi durdurmayı başaramadı.

1850’lerden itibaren varlık gösteren Genç Osmanlılar, diğer ismiyle Jön Türkler oluşumunun devamı olan bir grup 1889 yılında İttihat ve Terakki (Birlik ve İlerleme) Fırkasını kuruldular. İdeoloji olarak Türkçülüğü benimsediler.

 İttihatçılar çöküşü durdurmak için II. Abdülhamid’i ikinci kez ikna ederek 23 Temmuz 1908’de de  Kanun-i Esasi’yi (Anayasa) yürürlüğe koydurup  2. Meşrutiyet   ilan ettirdiler.

II. Meşruiyet siyasal ve sosyal bunalımı önleyemedi. İttihat  Terakki Hükümetine karşı ,II.Meşrutiyet’e  karşı olanlar , Derviş Vahdetin’in başında bulunduğu Volkan gazetesi ve “İttihad-ı Muhammedi Fırkası”, taraftarları, dinin elden gittiği ve  Şeriattan ayrılındığı gerekçesiyle   31 Mart (Vakası)  (13 Nisan 1909)  ayaklandılar.  II. Abdülhamid’in ayaklanmada rolü olduğu ve gazeteci Hasan Fehmi’nin Galata Köprüsü üzerinde öldürülmesi üzerine 2. Abdülhamit tahttan indirildi.

İttihat Terakkide İsmail Enver,  Mehmet Talat ve Ahmet Cemal paşalar dönemi başladı.

 İmparatorluğun Türkçülük ve İslamcılıkla kurtulacağı hayali ile katıldıkları I. Dünya savaşı sonunda hem imparatorluk parçalanıyor hem de İttihat Terakki dağılıyor.

10 Ağustos 1920’de imzalanan Serv Anlaşmasıyla Osmanlı imparatorluğunu kurtarma hayali fiilen yok oluyor.

Mustafa Kemal önderliğinde bir ekip, İmparatorluğun ve saltanatın sonunun geldiğini görerek asker,  sivil, dini önderler ve Kürt aşiretlerinin katıldığı kongreler yaparak ve cemiyetler kurup kurtuluş ve kuruluş savaşı vererek Türkiye Cumhuriyetini kurdular.

Cumhuriyetin Siyasal ve Sosyal Kimliği

M. Kemal’in kafasında; "Ümmetten millete", "monarşiden cumhuriyete" ve "teokrasiden lâikliğe" geçerek yeni bir devlet kurma amacı vardı.

Halifeliğin kaldırılmasının ardından devletin kontrolünde Sünnilik devlet dini olarak kurumsallaştırıldı.

 3 Mart 1924 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu.

30 Kasım 1925 tarihinde tüm tarikatlar, tasavvuf müesseseleri kapatıldığı gibi Alevi-Bektaşilere ait Seyyidilik, Çelebilik, Babalık, Dedelik gibi tüm unvan ve müesseseler de yasaklandı.

Yeni devletin asli kurucuları Türkler ve Kürtler olacaktı. 1921 Anayasası buna uygun yazılmıştı. Yazının mürekkebi kurumadan bu unutuldu.

Devletin Türk karakterinin pekişmesine ve Kürtlerin yok sayılmasına Şeyh Said ayaklanması (13 Nisan 1925  Ergani ilçesine bağlı Piran köyünde )  gerekçe oldu.   

Ayaklanmaya karşı 4 Mart 1925'de, İsmet Paşa Hükümeti iki yıllık bir süre için Takrir-i Sükûn Kanununu yürürlüğe koydu.  Ancak daha sonra iki yıl daha uzatılarak 4 Mart 1929'a kadar yürürlükte kalması sağlanmıştır.

Üç maddeden oluşan Takrir-i Sükun Kanunu çıkarıldı. Ankara'da "İstiklâl Mahkemeleri"  ve ayaklanma bölgesinde de Şark İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Şark İstiklâl Mahkemesi'nin vereceği idam kararlarında TBMM'nin onayı gerekmiyordu.

 

Laik Cumhuriyet Devletinde Dinin Yapılanması

 Gel zaman git zaman, dünya değişti, küreselleşme denen bela! tıpkı Osmanlıyı parçalayan ulusçu-milliyetçilik gibi,  Türk kimlikli ulus devlet bireysel hak ve özgürlüklerin genişlemesiyle birleştirici olma niteliğini zorlamaya başladı.

Cumhuriyetin yasakladığı, baskı altında tuttuğu Kürtler ve İslamcılar kimliklerini temel hak ve özgürler temelinde talep ediyorlardı.

Dini kontrol altında tutmayı amaçlayan devlet,  1924 de kurulan Diyanet İşleri Başkanlığını 1961 Anayasası ile anayasal bir kurum haline getirdi,  devletin yönettiği ve devlet bütçesiyle yönetilen devasa Sünni dinsel bir alan oluşturuldu.

Bir göz atalım: 2017’de Diyanet İşleri Başkanlığının personel sayısı 117 bin 378 olarak açıklandı. Merkez teşkilatında bin 117 personel hizmet verirken, personelin büyük çoğunluğu müftülüklerde görev yapıyor. Müftülüklerde 115 bin 218 kişi istihdam ediliyor.

Geleceğini çocuklarının geleceğine bağlayan bu memleketin insanları, onların devlet kapısında iş bulmaları için varlarını yoklarını ortaya koyarlar. Cumhuriyetin ilk yıllarında öğretmenlik hem aile, hem çocuğun kurtuluşu olarak görülürdü.  1980 sonrası bunun yerini İmam Hatipler aldı veya aldırıldı.

İmam Hatiplerin kuruluş tarihi 1913’te açılan Medresetü’l –Eimme ve’l-Huteba’nın (Hatipler ve İmamlar Medresesi’nin) dayandırılıyor.  Resmi olarak 13 Ekim 1951’de İmam Hatip Okulu ismiyle 7 ilde (İstanbul, Ankara, Adana, Kayseri, Konya, Isparta ve Maraş) açılıyor.  1958 yılında bu okulların sayısı 26'ya, 1969'da 71'e, 1997'de ,  600'e  ve  İmam Hatip Anadolu Lisesi 43 Ortaokul 1622 (2016) lise  1.149(2016)

İmam-Hatip unvanında 71 bin 362 personel hizmet veriyor.

81 ilde toplam 3.852 kuran kursu faaliyet gösteriyor, illegal olanı kayıt dışı olanlar hariç.

1949’da açılan Ankara İlahiyat Fakültesi ile 1959 yılında açılan İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü bu kervana sonradan dâhil olmuşlardır.  1997 yılında 23 üniversitedeki İlahiyat Fakültesinde  3.288 kontenjan, 2017 yılında 94 İlahiyat Fakültesi için  214 bin 430 kontenjan var.

 

2016 verilerine göre  Kur'an kursu öğreticisi 19 bin 721, müezzin olarak 11 bin 908 devlet memuru, 121 bin 294 hafız  Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde istihdam ediliyor. 

 Birçok bakanlıktan daha çok bütçeye sahip olan Diyanet, iş hayatı için de çekici. Türkiye’de 85.000 cami, 35. 000 Cami yaptırma derneği bulunuyor.

Müftülüklerde görevli personel sayısı ise 115 bin 218. Bütçeden bu yılın tamamı için 4 milyar 368 milyon lira ödenek alan Diyanet, bu paranın yüzde 97’sinden fazlasını harcadı. Sadece yedi ayda harcanan tutar 4 milyar 244 milyon lirayı geçti. Vakıfları ve TV kanalıyla denetlenemez devasa devletin, dini kurumsal bir gücüyle karşı karşıyayız.

İnançların özgürce kurumsallaşması elbette ki olmalı. Ancak, devlet bir inanç veya mezhebi devletin ve toplumun resmi dini haline getirdiğinde laiklik laf-ü güzaf oluyor.

Neden Devlet Dinine Dayalı ideolojik ve kurumsal yapılanma?

 Devletin kontrolü dışında İslam’ın siyasallaşması devletin dini alanı resmileştirmesiyle kontrol altına tutuluyordu.  Devlet bu din işlerini, devlet memuru olarak atanan imamlar, müftüler, vaizler yoluyla, merkezden gönderilen talimatlarla yapıyor. Yarı legal tarikatlar siyasal partiler yoluyla devletimin gözetimindeydi.

İslamcı- Milliyetçiliğin devletin bekası için yapıştırıcı olmasını 12 Eylülcüler yarı resmi politika haline getirdiler. Evren’in Ayetler okuyarak yaptığı mitingler bu düşüncenin ürünü değil mi?  Sonra 12 Eylül darbecilerinin, ilkokul dördüncü sınıftan orta eğitimin sonuna kadar din dersini zorunlu hale getirdiler.

Cumhuriyet Devletinin Kimlik Krizi

En çok korkulan Kürtlerin kimlik talebiydi.  Kürtlerle Türkler “et ve tırnak” metaforu tutmadı.  Nihayet sınıfsız, kaynaşmış Türk devlet  kimliği kurucu zamkı çatladı.

Küreselleşmenin getirdiği özgürlükçülük ve uluslararası temel hak ve özgürleri garanti altına alan anlaşmaların imzalanması diğer kimlikleri kamusal alana çıkarttı, görünür oldular ve özgürlüklerin talep etmeye başladılar.

II. Dünya savaşı sonrası Batıda gelişen demokrasi, özgürlük rüzgârı, Helsinki Nihai Senedi (1975), Kopenhag Kriterleri (1993)  ile çok kimlilik, çok kültürlülüğü çağdaşlık, demokrasi, modernlik değeri olarak dünyanın önüne koydu.  Türkiye bazı maddeleri çekince koyarak da olsa imzaladı.   Çekincelerle bu rüzgâra karşı var olan durumunu koruyacağını hesapladı.

Değişen dünya, değişen Türkiye için ne sağ/muhafazakârlar ne sosyalist sol ne de Kemalist, laik, cumhuriyetçi CHP devleti dönüştürecek bütünsel bir sistem önerisi geliştirmedi. 1960’da dâhil bütün darbeler, “çığırından çıkan demokrasiyi yerli yerine oturtmak, devletin bekası” gerekçesiyle yapıldı.

12 Eylül anayasası altında da olunsa dünya konjonktürü havası içinde bazı haklar kazanıldı veya fiili olarak kullanılır oldu.

Kürtlerin kimlik haklarını kazanmaları, Kürtçenin özgür kullanımı demokratik değişim ve dönüşüm için büyük umut yarattı. Yeni bir anayasa ve hukuka dayanmayan, esnek yasalardaki boşluktan doğan fiili duruma siyasal “hoşgörü” nün sürekliliği, güvencesi, siyasi ve devletin iradesine bağlıydı. Bu kırılganlık Barış Masasının devrilmesiyle ortaya çıktı.

Yaşanan devletin kimlik krizi, nasıl bir devlet olunacağı bunalımına doğru gidiyordu ki; “Kürt realitesini tanıyoruz, AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” le başlayan resmi kimlik politikasında kırılma 2015 ‘de Diyarbakır’da Newroz mitinginde Öcalan’ın mesajının okunmasıyla yeni döneme eviriliyor diye bekleniyordu. Ülkemiz halklarının, demokrasi, özgürlük, kardeşlik ve onurlu barışı için yürüttüğümüz mücadele bu gün tarihi bir eşiktedir. Kırk yıllık hareketimizin acılarla dolu geçen bu mücadelesi boşa gitmediği gibi aynen sürdürülemez bir aşamaya da varmış bulunmaktadır. Tarih ve halklarımız bizden dönemin ruhuna uygun bir demokratik çözümü ve barışı talep etmektedir. Bu temelde tarihi Dolmabahçe Sarayında, hepimizce resmen ilan edilen on maddelik deklerasyon temelinde yeni bir süreci başlatma görevi ile karşı karşıyayız.

Deklarasyon gereği ilkelerde mutabakat oluşmasıyla birlikte PKK'nin Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı yaklaşık kırk yıldır yürüttüğü silahlı olan mücadeleyi sonlandırmak ve yeni dönemin ruhuna uygun siyasal ve toplumsal strateji ve taktiklerini belirlemek için bir kongre yapmalarını gerekli ve tarihi görmekteyim.

…. Böylelikle 90 yıllık Cumhuriyet tarihinin çatışmalarla dolu geçmişini aşıp gerçek barış ve evrensel demokrasi kriterleri ile örülmüş bir geleceğe yürüyoruz.

…Artık gün bu acımasız ve yıkıcı tarihi sonlandırıp gerçek geçmişimize uygun barış, kardeşlik ve demokrasiye geçiş yapma günüdür. Doğru bildiğim ve inancım gereği; çatışmacı, tüketici, yıkıcı milliyetçiliğin doğurduğu ulus devletleri demokratik siyasetle aşarak açık demokratik kimliklerle bir ortaklaşmaya geçmenin mecburiyetidir. Bunun için ulus devletleri kendi içinde demokratik siyasetle demokratik ortaklaşmanın yeni bir türünü gerçekleştirmeye ve yine ulus devletleri kendi aralarında Ortadoğu'nun demokratik ortak evini inşa etmeye çağırıyorum.” Bu çağrı devletle mutabakat olmadan yapılamazdı herhalde.
Bu süreç Erdoğan’ın 2005 yılında Diyarbakır konuşmasında  ''Kürt sorunu''nun bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunu olduğunu bildirerek, ''Bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dahilinde her sorunu daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla çözeceğiz. Bu anlayışla çözüyoruz ve çözeceğiz de...'' demişti. Bu devletin çok kimliği kabulü olarak anlaşıldı.

  Bu konuşmaların öncesinde ve  devamında  ‘demokratik açılım’, ‘Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’ en son da ‘Çözüm Süreci’ ile devam ediyordu.

Ve İmralı, Kandil ile müzakere sonucunda 2015’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizzat en güvendiği isimler, Efkan Ala, Mahir Ünal, Yalçın Akdoğan’ın yer aldığı 28 Şubat 2015 tarihli Dolmabahçe zirvesinden, 10 maddelik “mutabakat” metni çerçevesinde, Abdullah Öcalan’ın PKK’ye kongresini toplayıp, “silah bırakma” çağrısını içeren bir “müzakere süreci” karara bağlandığı kamuoyuna taşındı.

Devlet içindeki çatışma Ergenekon-Bayloz adı altında Türkiye’nin demokratikleşmesi, AB ile bahar ayları sürerken, devletin derinliklerinde başka bir anafor oldu, güçler dengesi değişti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,  28 Temmuz 2015 tarihinde  Çin ziyareti öncesi Esenboğa Havalimanı'nda  "Milli birliğimize ve kardeşliğimize kast edenlerle çözüm sürecini devam ettirmek mümkün değil" dedi.

 Çok kimlikli, Türk ve Kütlerle eşit yurttaşlık temelinde yeni bir devlet kimliği oluşumu beklenirken Erdoğan bu süreci bitiren son noktayı koymuş oldu.
Hem AKP hem Türkiye’nin devlet yapılanması ve kimliğinin ne olacağı tartışmasına
 18 Şubat 2013’de Midyat Köşk Meydanı’nda düzenlenen toplu açılış töreninde Erdoğan  yeni devletin kimliğini tanımlıyordu. “Artık, inkar, ret, asimilasyon politikaları yok. Bunların hepsi ayaklarımızın altında. Kürt’ü de Arap’ı da Türk’ü de Laz’ı da Çerkez’i de Gürcü’sü de hepsi benim kardeşim. Kim ki kendi ırkının, kavminin, kendi kabilesinin diğerlerinden üstün olduğunu iddia ediyorsa o kişi şeytanın izindedir. Kavimler, kabileler, ırklar, inançlar farklı olabilir, ama hepsi saygındır. Biz, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde hep beraber tek milletiz. Bu millet kavramının içinde Türkü var, Kürdü var, Arabı var, Lazı var, Çerkezi var, Abazası var.” Peki,  yeni kimlik nasıl olacaktı?

1982 anayasasının değiştirilememesinin asıl nedeni de nasıl bir devlet kimliğinde uzlaşılamamasıydı. Anayasadan Türk kimliği çıkartılırsa devlet, çok kimlikli olmaya açık olacak, bunun  Türk devletinin sonu olacağı, Kürtlerin varlığını kabul ettikten sonra Türk kimliğine dayalı yeni bir anayasa ve devlet tanımı yapmakta neredeyse imkânsız durumdu.

İki yol tartışılmaya başlanmıştı. Birincisi; Federatif bir devlet,  federasyon,  Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’nın tam uygulanması, ikincisi, anayasadaki Türk kimlikli devlet ve ulus tanımından Türklüğü çıkartıp eşit yurttaşlık temelinde Türkiyelilik kimliği. Her ikisi de sağlıklı tartışılamadı, tartışma ortamı yaratılamadı, yeni anayasa tartışması ile ortaya çıkan durum birilerini fena halde ürküttü her halde.

Çünkü mesele salt basit bir anayasa değişikliği ile bitmeyecek, tarihten edebiyata kadar her şey yeni baştan ele alınacaktı.
 Mevcut sistem devlet krizine dönüşerek kilitlenmeye doğru gidiyordu ki, birisi bu krizi aşmak için Abdülhamid yöntemini önerdi her halde.  Zaten teorik olarak var olan Türk-İslam sentezi, İslam- Türk sentezi olarak siyasal sisteme dönüştürülebilir böylece devletin beka sorunu çözülmüş olurdu! Düğmeye basıldı. İslamcılık her alanda öne çıkmaya başladı.

Kürt kimliğini İslam dışında savunanları bölücü, terörist ilan edip susturdun mu İslamcı kimliği birleştirici kimlik olabilmesi amacıyla önce Sistem değişliğine gidildi.  Sistemin devamı nasıl ve kimlerle ilerleyecek veya ilerleyemeyecek belirsiz görünüyor.

Yüzde elli, yüzde elli kutuplaşmış bir ülkede bu kurgu, plan  demokratik, ekonomik huzur içinde sürdürülebilir mi!!???
 

Yazarın diğer yazıları