"Naklen Devrim" ve 21. yy Kapitalizmi

Hüseyin Çakır - 18/02/2011 19:20:37 (868 okunma)


"Naklen Devrim" ve 21. yy Kapitalizmi

Mısır’ın “naklen devrim”ini/devirmesini bütün dünya Tahrir Meydanı’ndan naklen TV dizisi izler gibi izledi. Milyonlarca Mısırlı, 18 gün boyunca“barışçı direniş” yoluyla rejimi değiştirmek için direndi ve sonuçta, 30 yıllık diktatör Hüsnü Mübarek istifa etti. Mısır bu devrim ve devirmeyle, değişen dünya dinamizmine katılmak için ilk adımı atmış oldu. Mübarek’in istifasından sonra Mısır’ın yönetimini “Ordu Konseyi”nin devralmış olması “barışçı halk direnişi” sonrası paradoks olarak değerlendiriliyor. Ortadoğu uzmanları, siyaset ve sosyal bilimci analistler, Mübarek'in istifası sonrası gelinen noktadan“geriye dönüşün” olabileceği yorumlarını yapıyorlar. 18. gün boyunca “barışcı direniş” le amacına ulaşan Mısırlılar “geriye dönüşe” izin verirler mi? Gerçek olan şu; Mısır’da demokratik değişim süreci başlamış ve diktatörlük rejiminin tarihsel olarak sonu gelmiştir. Bu sürecin derinleşme demorkratik yönelimini örgütlü sivil, siyasal toplumun demokratikleşme talebi ve kararı belirleyecektir. Direniş ilk gününden itibaren direnişçi Mısırlıların talebi, "diktatörlüğün yıkılması, daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi ve ekonomik hayatın iyileştirecek ekonomik reformların yapılması" oldu. 

Mısır, Şubat 2011 devrimiyle kapitalistleşme sürecide, “kör topal yürüyen devletçi kapitalizm”den “21.yy Küresel Kapitalizmi” ne entegre oluyor. 

Mısır devrimi neyin devrimi?

Mısır devrimi, "sanayi uygarlığından", “bilim, teknoloji uygarlığına” devrimci geçişin tipik burjuva demokratik devrimi . 

“21. yy Kapitalizmi”, bilim ve teknolojinin bireylerler ve toplumlar da yaratmış olduğu değişimi görerek/bilerek, zamanın ruhuyla çatışan siyaset izlenemeyeceğini görmüş olmalı. Saddam rejimine karşı sözde demokrasi adına Irak’a askeri müdahalenin “zamanın ruhuna” uymadığı, kapitalizmin askersel yollarla egemenlik ve hegemonya kurama döneminin bittiği görülmüş olmalı. Tunus ve Mısır'da yıkılan kaçak diktatörlere ev sahipliği çağrısı yapılmadılar.
Tunus’la başlayan ve Mısır’la devam eden ve 21. yy devrimleri olarak tanımlanabilecek devrimler “küresel kapitalizmin” ekonomik ve siyasal kurallarına karşı direnen “ulus-devlet”, “devletçi kapitalist” modellerinin çözülüşü ve çökmesidir.


21.yy Küresel Kapitalizmi 

“ 21.yüzyıl Küresel Kapitalizmi”, “demokrasi, insan hakları, ekonomik ve siyasal liberalleşme “ değerleri ve ideolojisiyle bütün dünyaya egemen oluyor. Başka bir ifadeyle, sanayi devrimi kapitalizmi ekonomik, siyasi modeli, “bilişim, bilgi toplumu” ekonomik ve siyasi modeline dönüşüyor. Mehmet Altan’ın tanımıyla “küresel kapitalizm, sanayi devriminin ölümü ve bilgisayar, iletişim devrimiyle birlikte başladı ve tüm dünyaya dalga dalga yayılıyor.” Fransız devriminin burjuvazi adına ortaya çıkardığı değerler, kavramlar ve kapitalizmin ulus-devlet sınırları içinde geliştirilmesi süreci “Maastricht Anlaşması”yla sona erdi. 10 Aralık 1991 tarihinde Maastricht'te düzenlenen zirvede “Avrupa Topluluğu”, daha önce toplanmış olan hükümetler arası iki konferans çerçevesinde varılan sonuçları temel alarak yeni bir “Avrupa Toplulukları Antlaşması” yapılmasına karar verdi. 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan ve 1993 Kasım ayında yürürlüğe giren “Maastricht Antlaşması” ile “Avrupa Topluluğu”, “Avrupa Birliği” adını aldı. AB'yi kuran "Maastricht Antlaşması" ile “Avrupa Toplululuğu”na yeni boyutlar kazandırdı. AB'nin 'üç temel direği' oluşturularak, yeni bir hukuksal yapı düzenlendi. “Maastricht Antlaşması” ile sağlanan temel yenilikler şunlardır. 1) Ekonomik Parasal Birlik 2) Ortak Dış Güvenlik Politikası 3) Adalet ve İçişleri Alanında İşbirliği. Böylece “ulus-devlet” modelli kapitalizm tarihsel rolünü ve işlevini bitiriyor, “21. yy Küresel Kapitalizmi” sürecine giriliyor.
“21 yy Küresel Kapitalizmi” değişimi denildiğinde kapitalizmin özünün değiştiğinden söz edilmiyor. Değişim/yenilenme, üretim süreçleri, üretim güçleri bileşimi ve yapısal değişim ve dönüşümlerdir. Değişimin odağında “birey”e bakış yer alıyor. Üretici ve tüketici olarak her bireyi “partner” olarak görüyor. Devlet bağlı, devlet/ırk aidiyeti kimliğiyle tanımlanan birey yerine “yurttaş” birey, kültür, dini inanç, cinsiyet kimliklerinin hak ve özgürlüklerinin esas alındığı “küresel düşünen ama yerel davranan, yerel düşünen ama küresel davranan” birey kimliği ortaya çıkıyor.

Her Alanda Entergrasyon ve Değişim

İletişim teknolojisi, bilgiye ulaşım ve bilgiyi paylaşım kolaylığı her bireye “eşit dünya insanı” olma duygusunu sağlıyor. Bütün merkezci kurumsal yapılar ve merkezci düşünceler, otoriter yöntemlerle yönetemez hale geldiler. İnternet üstünden, hemen her şeye ulaşılabiliyor, hemen her şey bir biçimde öğreniliyor. Hemen her şey bir biçimde izlenerek kamuoyuna açılıp saçılabiliyor. 

Küresel şirketler, ulus-devlet kimlikleriyle tanımlanmıyorlar. Şirketler ortak ilkeler, kurallar ve değerler üstünden karşılıklı çıkara dayanan işbirlikleriyle (şirket evlilikleri, ortaklık, hisse senedi, tahvil, borsa ) melez dev holdingler meydana geldi. Ve devletlerin klasik tanımına göre olması gereken görevleri ortadan kalkıyor. Bunun anlamı, “ulusal” olanın küresel olan içinde hızla erimesidir. Devlet olmanın “klasik” zorunlu kurumları ve yetkiler“ulus üstü” oluşumlarla paylaşılarak, klasik devlet mantığının biçimi ve içeriği değişmeye doğrudu gidiyor.

Kapitalizm yıkılacak teorileri ve beklentilere karşın, kapitalizmin özü değişmeden, istilacı, sömürgeci emperyalist kapitalizm bir arkadaşım tanımıyla"gericileşti" ve ilerlemenin ve gelişmenin dinamizmi olmaya devam ediyor. Karşısına alternatif “küresel seçenek” çıkmadığı için, kendi iç dinamikleriyle değişerek yoluna devam ediyor.

Vietnam savaşıyla istilacı-sömürgeci emperyalizm döneminin sürdürülemeyeceği ve dönemin bittiği anlaşıldı. İki kutuplu dünyada, Batı kendine müttefik alanını genişletmek için, az gelişmiş ve gelişme yolundaki ülkelerde askeri diktatörlükler yoluyla devletlerin desteğiyle "devletçi kapitalizm" yaratılarak kapitalist dünyanın askeri, ekonomik kurumlarıyla entegrasyon yoluyla iç içe geçme ve yayılma dönemi başladı. Bu dönem dikta rejimleri yoluyla entegrasyon süreci olmuştur. Latin Amerika ülkeleri, İspanya, Portekiz, Yunanistan, Türkiye’de askeri darbeler, İran’da Şah rejimi Ara ülkelerinde Krallık ve Sultanlıkların Batı dünyasıyla “bağımlık” ilişkilerin zirve yapması bu dönemin ürünüdür. Komünizm tehlikesi bu“bağımlı” ilişkilerin gerekçesi olarak gösterilmiştir. 

50'li ve 60'lı yıllarda bağımsızlığını kazanan ülkelerin çoğunda askeri diktatörlük rejimleri kuruldu. Bu dikta rejimlerinden Sovyetlerle yakın ilişki içinde olan ülkeler “kapitalist olmayan yol” teorisiyle "kapitalistleşme" yolunu seçti. Mısır, Suriye, Irak. Yemen, Angola, Afganistan… böyle ülkelerdi.

Bu dönem, kapitalizmle, sosyalizmin dünyada egemenlik alanlarını genişletme mücadelesidir. Bu anlamda her yol mübah sayılmıştır. Bu mücadele, ideolojik, siyasi, ekonomik, diplomatik ve askeri güç ve hegemonya kurma mücadelesidir.


Kapitalist Olmayan Yol

Ulusal Kurtuluş mücadeleleri anti-emperyalist ve kapitalist dünyaya karşı mücadale olarak teorileştirilmişti. Ve Sovyetler Birliği bu mücadeleleri, askeri, ekonomik, siyasi olarak destekledi. Sovyetlerin desteği ile ulusal bağımıszılığını kazanan her yeni ülke Sovyetlerin ve Sosyalist Sistemin güvenliği ve ideolojik egemenlik alanını genişletmesi, BM gibi uluslararası alanda diplomatik hegomonya demekti. Ancak bu ülkelerde sosyalizmi kurmanın Marksist teoride yeri yoktu. Ve teoriyi Sovyet Bilimler Akademisi teorisyenyleri buldu. “Kapitalist olmayan yol” ve teorinin devamı, “Üçüncü Dünyacılık, Ulusal Kurtuluş Hareketleri Dünya Devrimci Hareketinin bileşenidir ve emperyalizmin zayfı hakları tek tek kopuyor ve kapitalizmin sonu geliyor. Bu teori doğrultusunda, Nasır, Esat, Saddam sonra, Yemen, Afganistan, Angola ‘da bağımsızlık mücadeleleri desteklendi ve bağımsızlık kazanıldıktan sonra askeri- bürokratik dikta rejimleri sosyalizm ve diktatörler ulusal kurtuluş kahramanlıkları mertebesine yükseltti. Ancak çok zaman geçmeden bu ülkeler "kapitalist olmayan yol" dan, "devlet kapitalizmine" geçerek tarf değiştirdi.

1900’lü yılların ikinci yarısında 20-30 yıl boyunca bağımsızlık savaşı veren ülkeleri SSCB askeri, mali ve diplomatik destekleyerek bağımsız devlet olmalarını sağladı. Mübarek ve devleti yöneten askeri, bürokratik kadro SSCB’de eğitim gördü. SSCB’nin bürokratik devlet modelini, devlet kapitalizmi modeli olarak oluşturmuşlar. Mısır, devlet kapitalizmi modeli olarak Türkiye ile çok benzerliklere sahip. Türkiye’nin laik-modern-seçkinci-Kemalistleriyle, Mısır’ın Nasırcı- modernist-seçkincileri sosyal-sınıfsal benzer özelliklere sahipler. Türkiye kendi iç dinamikleri ve AB süreciyle paralel bir değişim dönüşüm süreci yaşıyor.


Mısır ve Benzeri rejimlerin dönemi bitiyor

Tunus’ta başlayıp Mısırla devam eden halkın ayaklanmasına neden olan, değişen dünyanın, ulus devletler içindeki dinamiklerine kulak asmadan dikta rejimlerini ve “devlet kapitalizmini” modelini devam ettirmek için direnmeye karşı isyandır. Bu süreç 1990’lı yıllarda, reel sosyalizmin çözülmesi ve aynı dönemde Latin Amerika ülkelerindeki oligarşik dikta rejimlerinin demokratik yollardan yıkılmasıyla başladı. Ortadoğu, Kuzey Afrika’nın askeri rejimleri, Krallıklar, Sultanlıkların yıkılmasıyla devam edeceği görülüyor. Bu değişim üçüncü dalgası, kapitalizmin vahşice yaşandığı Rusya’dan başlayıp, Orta Asya ve Çin’e doğru uzanarak “21.yy Kapitalizmi” Dünya imparatorluğuna doğru gidiyor

İki kutuplu dünyada silahlanma “ilk önce düşmanı yok etmek” yarışında, silah teknolojisini akıl almaz boyutlara vardırdı. Kıtalararası füzeler, bu füzelere karşı koruma kalkanı oluşturma, hızlı haberleşme, “uzaya çıkış” uydu sistemlerinin uzaya fırlatılması “Askeri Sanayi ” bilgi teknolojisi alanında hızla geliştirdi. Silahlanma yarışı çılgınlığa dönüştü, insan iradesinin dışında en küçük bir kazayla dünyanın yok olma tehlikesi ve kuşkusuz ‘60’lı ve ’70 yılların “Barış Mücadelesi” sonucu “Stratejik Silahların Sınırlandırılması” anlaşması yapıldı. Yumuşama sürecini (Detant) Batı dünyası askeri sanayide kullanılan teknolojiyi üretimin bütün alanlarına kullanmaya başladı. Böylece “21.yy küresel kapitalizmi” kendisini yenileyebilecek yeni bir sürece girdi. Üretim alanındaki teknolojik değişim ve üretimin boyutlarını devasa büyüttü. İletişim teknolojisi çok kısa bir zamanda hayatın bütün alanlarına girdi. Bu değişim İnsan Hakları Enversel Beyannamesi ilkelerinin hatırlanması ve uygulanmasını getirdi. Böylece değişimin demokratikleşme ve insan hakları yönü öne çıkmaya başladı.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Değişimin Başlanğıcı 

10 Aralık 1948 ‘de Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini ilan etti. İlk iki maddesi şöyle: Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar. 

Madde 2- Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.


II Dünya savaşı sonrası tek ülkede (SSCB) sosyalizmin birçok devletle birlikte “sistem” olarak ortaya çıkmasıyla İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ilan edilmesinin doğrudan bağı olmuştur. Kuşkusuz bu beyannamenin ilan edilmesi ve imzalayan ülkelerde bir çırpıda değişim olmadı. Uzunca bir süre Batı dünyası bu ilkeler ideolojik savaş aracı olarak kullandı. Böyle de olsa zihin dünyasının değişimine katkısı oldu. 

Türkiye’nin değişimi ve dönüşümü

Türkiye’nin kapitalistleşmesi ile Mısır veya “devletçi kapitalist” ülkeler birbirlerine benziyorlar. Mısır’la Türkiye arasında sosyo-kültürel paralel noktalar bulunabilir. Bu benzerlikten yola çıkılarak, Türkiye ile Mısır'ın siyasal, ekonomik ve sosyolojik dönüşümü benzerliği de bulunabilir. Egemenlik, iktidar ve devlet gücünü elinden tutan sınıfların kapitalistleşme bağlamında birbirine benzer birçok yanları alt alta yazılabilir. Nasır bu nedenle Atatürk’ü model almıştır. Her iki ülke devlet "kuruluş" u aşamasında yeni egemen sınıfını güçlendirmek için Sovyetler Birliğinin desteğini almış. Ekonomik kapitalizme geçişlerinde de ve 19.yy iki kutuplu dünyasında Mısır sömürgecilikten kurtulmak, Türkiye imparatorluktan ulus-devlet yaratmak için benzer politik, ideolojik yolu izlemiştir. Ama “21.yy Kapitalizmi”ne geçiş/entegre olma yolları farklı olmuştur. Mısır’ın Menderes’i, Demirel’i, Özal’ı ve Tayyip’i gibi baskın siyasal ve sınıfsal aktör olarak ortaya çıkamadı. Fakat, Seyyit Kutup ve Bin Bella gibi, toplum vicdanını, aklını ve toplumsal hayatı ahlaki, kültürel, değerleri kuramsal siyasi talepler olarak öne sürenleri var. 

İslam ve siyaset paralelliği bağlamında bakıldığında, Said-i Nursi ve onun 21. yy da ki ahlaki-metafizik ve seküler ( Dücane Cündioğlu’nun deyimiyle“Tanrıyı kente taşıyan”) izleyicisi Fettullah Gülen’ini takip eden küresel bir sermaye ve burjuva sınıfını görürüz. 

Bu bağlamda Türkiye kapitalizminin gelişimi ve sosyal sınıfsal oluşumu, ilişki ve çelişkileri, kültürü, tarihi, geleneği ve dini inancı ve ideolojisi, –Kemalizm-Batı kapitalizminin gelişim çizgisini bire bir izlemediğini görülmektedir. Bu anlamda, Türkiye’deki değişim, -küresel kapitalizme entegre olma süreci ile Mısır benzerliğinin ortak noktaları çok silik kalır. 

Osmanlı modernleşmesi de dâhil edildiğinde 130 yıllık bir “Batılılaşma” modernleşme serüveni yaşanıyor. Her ne kadar Osmanlıyı reddederek, sıfırdan Cumhuriyet modernleşmesinin başladığını ideolojisi söylense de, ideolojik ve sınıfsal süreklilik olduğu bir gerçek. Tıpkı, İttihat Terakkinin içinden CHP’nin ve CHP’nin içinden DP’nin ve ulusalcı/milliyetçi ve de enternasyonalist solun çıktığı gibi.

Türkiye’de DP ile başlayan Küresel kapitalizmle entegre olma girişiminin önü 1980’lerin ikinci yarısına darbelerle kesildi. ANAP’la başlayan ekonomik ve siyasi liberalleşme, -küresel kapitalizme entegre -. İthal ikameciliğin kaldırılması, serbest döviz dolaşımıyla özelleştirme girişimiyle küresel kapitalizmle dikey ve yatay ilişkiler derinleşerek ilerlemeye başladı. AKP ‘nin iktidar dönemiyle, devletin yeniden yapılanması ve demokratikleşmenin kurumsal ve hukuku yapısı güçlendirilmeye çalışılıyor. Hiç kuşkusuz demokratikleşme boyutunun en önemli eşiği Kürt sorununun çözümü. Kürt sorunu aynı zamanda değişim ve yenilenmeye karşı direnişinin “bölünme” vs diye korku yaratarak çözümsüzlükte direndiği sorun. 
Türkiye’nin Ortadoğu’daki rejimlerden farkı: Askeri darbeler, siyasal yasaklar ve vesayet rejimine rağmen çok partili parlamenter sistem olmasıdır. Demokratikleşmede AB süreci çok önemli rol oynamıştır. Bütün dirençlere karşın, değişim/ demokratikleşme zamana yayılarak, zaman zaman duran, gerileyen reformlarla parlamenter sistem içinde yapılmıştır ve böyle yapılmaya devam ediyor.

Ortaya çıkan darbe girişimleri darbe planları, değişim sürecine karşı durmak, statükoyu koruma girişimlerinin 2011 yılında marjinalleşmeye başladığı söylenebilir.

Türkiye’de ve Dünyada, bütün bunlar yaşanırken Türkiye’nin "solu! nerede duruyor?