Öğrenilmiş çaresizlik



Başınıza kötü bir şey gelse:  Mesela kanser olduğunuzu öğrenseniz, “ölüme beş kala” sendromu hem sizi, hem en yakınınızdakileri, akrabalarınızı, komşularınızı, arkadaşlarınızı, dostlarınızı kuşatır. “Öğrenilmiş çaresizlik” ve “çare” herkesin zihninde güncellenir, herkes size çareler önerir. Bin bir çeşit kocakarı ilaçları, duyulan, “görülen” iyileşme hikâyeleri anlatılarak moral verilmeye çalışılır. Fısıldayarak “her şey yapıldı ama rahmetli oldu” dedikodularını sözüm ona size duyurmamaya çalışırlar.

 

Hastalığınızın adını söylemek ayıptır. Halk arasında acıyı hafiflettiği sanılan, “İllet”kullanılır. “İllete yakalanmış” denir.

 

Hekimden önce, aile çevreniz, eşiniz dostunuz, hiç tanımadığınız akrabalarınız, komşularınız size teşhis koyarlar, cenaze merasimi öncesi prova yapar gibi acıma duygusunu en şiddetli hissettirebilmek için ellerinden geleni yaparlar. Göz göze gelmekten kaçınırlar, başlarını öne eğerler; siz her şeyi anlarsınız, “yolun sonuna” geldiğinize inanmaya başlarsınız.

 

En acı olanı da; “Kader, ne yapacaksın, kadere karşı durulmaz, Allah'tan umut kesilmez, derdi veren Allah, şifayı da verir” diyerek, sözümona size moral verirler.

 

Aile çevresi, eş dosttan “en iyi hastane, en iyi doktor, profesör”önerileri gelir. “Ölümden döndüren doktor” masalları anlatırlar. Hele bir de size gıcık olan akrabalarınız varsa: “Şu hastane, şu doktor, bilmem kimi (bu bilmem kim, magazin haberinden bir ünlü oluyor) iki ayda turp gibi yapmış” dedikten sonra vurucu darbe gelir. “Çookk paraymış, sizin gücünüz yetmez bu masrafı ödemeye” diyerek kolunuzu kanadınızı kırarlar. Avrupa’dan, ABD’den mucize (bilmem kaç on bin dolar) ilaç isimleri söylerler.

 

Hastaneye düşen herkesin başına gelmiştir. Siz ağır veya hafif hasta yatağınızda yatarken, sizi ziyarete gelenlerin, üç dakika sonra sizi unutup; kız alıp kız vermeye, komşu dedikodusundan yeni koltuk takımını nereden kaça alındığına, ilk kez karşılaşanlar telefon numarası alınıp, telefon numarası verilmeye (çaldır beni, kaydedeyim seni) ve memleket meseleleri, ticari alışverişlerden siyasi tartışmalara.. her şey konuşulur.

 

Memleketimin insanı, çare ve çaresizlik üretmekte çok mahirdir.

 

 

SONA KOŞTUĞUNU BİLMEK

 

Bütün bu hara güre içinde, bütün “çare” önerilerine rağmen kendinizi hekimin ellerine teslim edersiniz.

 

Hekim, bilimin, bilginin öğrenilmişliklerini ve kendi tecrübelerini sizin iyileşmenize tatbik etmeye başlar.

 

Yalnız kaldığınızda yaşam denen gündelik koşuşturma içinde anlamı ve değeri laftan öteye geçmeyen sona doğru doludizgin gidişi idrak edersiniz. Ve/ya size öğretilmiş soyut sona, somut olarak yaklaştığınızı bilmek; varoluş ve yok oluş üstüne metafizik düşünce dünyasına sürükler.

 

Yaşamda önemli ve değerli olan öğretilmişlikleri sorgulamaya başlarsın; farklı olanı arayış çaban beynini zonklatır; dönüp, dönüp öğretilmiş çaresizlik ve çarelerin duvarlarına toslayıp durursun. Yeni pencere: O güne kadar bilmediklerin (öğrenmediğin, öğretilmemiş olan) kurtuluş umudu olur. Doğru mu, yanlış mı diye mantıksal sorgulamayı bir kenara itersin.

 

Çaresizlik içinde isen,  sana söylenen bilmediğin her şey doğrudur, umuttur. Bu durumda, ya kendi iradeni başka iradelere teslim edersin; düne, bugüne ve geleceğe dair her şey “hiç”leşir. Senin hayatında önemli olan önemsiz, değerli olan değersiz, her şey “boş” ve “boşlukta”dır. Kaçınılmaz kaderinle yüz yüze geldiğine inanırsın; ya imana sarılır, ya da kaderine isyan edersin.

 

Sona koştuğunu bilmek, anlamlı olan her şeyi anlamsızlaştırabileceği gibi, hırçınlaştırıp, saldırganlaştırır; kendini en merkeze koyarsın, iç dünyandaki dünyasızlık ve geleceksizlik, korkusuzluğa zirve yaptırır.

 

Öğretilmiş yaşamın dertlerinin ve dermanlarının ne kadarı “ben”im hayatımdır, ne kadarı “siz”in hayatınızdır.