Ölümü göstererek sıtmaya razı etmek

Hüseyin Çakır - 06/04/2008 13:42:48 (407 okunma)


Ölümü göstererek sıtmaya razı etmek 

Şimdi herkes bir adım gerimi atacak, adım adım geriye mi çekilecek? AKP’nin kapatılması iddianamesi sonrası gerilen ortamı yumuşatmak için ve parti kapatılmasından bir biçimde vazgeçilmesi için, “uzlaşma” ve “bir adım geri” çekilme önerileri ileri sürüldü. Parti kapatmanın demokrasi ile bağdaşmadığını vurgulayan sivil toplum örgütleri temsilcileri, “demokratik parlamenter sistem” içinde, TBMM çatısı altında bu sorunun çözülmesi gerektiğini ve CHP’nin de içinde olduğu geniş kapsamlı uzlaşma/mutabakata varılmalı dediler. “Demokrasiden” yana kimi yazarlar, aydınlar, sivil toplum aktörleri, 12 Eylül öncesinde, Ecevit-Demirel uzlaşmazlığının sonucunu anımsattılar. “Uzlaşma/mutabakat” ve “bir adım gereri” çekilmeyi önerenlerin buluştuğu/önerdikleri ortak bir zemin yok. STK’lar, gerginliği düşürmek için taraflara toplumsal baskı yaparak iyi niyetle sağduyu çağrısında bulunuyorlardı.

AKP’yi kapatma davası, demokratikleşme sürecinin ilerlemesinin önüne ve tabi ki hükümet olan AKP’nin önüne “ölümü göstererek sıtmaya razı”olması ikilemi koyuyordu. Daha önceden de yaşandığı gibi, kriz yönetmekte başarısız olan, ortam gerginleştiğinde geri adım atan AKP, iddianame ortaya çıktığında; Erdoğan, demokrasi penceresinden bakarak sert açıklamalar yaptı, “millet iradesine” ve TBMM’ye demokrasi dışı müdahale eden güçlerle müdahaleden söz etti. Ancak, türban konusunda olduğu gibi, parti kapatmaya karşı MHP’nin DTP’yi dışarıda bırakan 68. ve 69 madde değişikliği önerisini benimseyen AKP, bu değişikliği şantaj olarak kullanmayı seçti.

Demokratikleşme konusunda kapsamlı ve kararlı bir programı olmayan AKP, tıpkı Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi, önüne çıkan engel karşısında TBMM ‘deki gücüne dayanarak soruna neden olan anayasa/yasa maddelerini değiştirme yolunu tercih etti. Ve “kendine demokrat” olarak suçlandı. Demokratikleşme konusunda AKP’ye güven duyulamayacak düşüncesi en geniş demokrat kesimde oluşmaya başladı. Kapatma davası demokrat kesimi üçe böldü. 1) AKP’nin demokratikleşme konusunda ciddi olmadığı, ileri sürülen suçlamalara karşısında hesap vermesi, (sosyal demokratlar ) 2) parti kapatmaya karşı çıkılmalı, bu demokratikleşme sürecine, var olan duruma demokrasi dışı müdahaledir. Türkiye’nin değişim süreci ve AB sürecine karşı “hukuk darbesi”dir (liberal sol, demokrat sol) 3) parti kapatılması egemen güçlerin kendi içindeki iktidar kavgasıdır diyen sol gelenekten gelen ve “üçüncü yol” olarak kendini tanımlayanlar.

Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi ve sonrası süreci kötü yöneten AKP’nin demokratikleşme doğrultusundaki en isabetli adımı, “Sivil Yeni” anayasa adımıydı. 12 Eylül rejiminin ideolojik ve kurumsal başyapıtı olan 82 anayasanın orası burası değiştirilerek yamalı bohça haline gelmişti. Anayasanın temel felsefesi/ yapıcı iradesine dokunulamadığı için, demokratikleşme adına yapılan her değişiklik, demokratikleşmeyi sürüne, sürüne de olsa ileriye doğru götürmeye çalışıyordu. Her değişiklik, hem anayasanın kendi içinde tutarsızlıklara, tartışmalara neden oluyor, hem diğer yasalarla çelişkileri ortaya çıkıyordu. Anayasa toptan mı değişsin, revize edile, edile mi devam edilsin tartışmalarına AKP “cesur” çıkış yaparak, Cumhuriyet tarihinin ilk “sivil” anayasasını yapmak iddiasını ortaya attı.

AKP’nin “sivil” anayasa meselesini gündeme getirmesi ve anayasanın “değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez” maddeleri tartışılmaya başlandığında, ucundan kıyısından bu tartışmanın başlaması bile rejiminin reflekslerini harekete geçirdi. AKP’nin gizli ajandası gündeme getirildi. “Adım adım şeriat devletine” gidiyorlar denilirken, Erdoğan’ın “velek ki türban simge” sözü ve arkasından gelen anayasa değişikliği, AKP kurulduğundan beri toplanan “belgeler”e dayanılarak kapatılma davası açılmasının pimini çekmiş oldu. 

AKP’yi kapatma davası kanaatine varan Yargı iradesi; Birincisi; Yasaya bakıyor. Yasanın kapsamına girdiğini düşündüğü delilleri suç sayıyor.İkincisi; Cumhuriyetin kurucu iradesi ideoloji/Atatürkçü Düşünce Sistemi ile kendini ve temsil ettiği kurumu bağlı hissederek, politik/ideolojik tutum alıyor. Özetle, rejimi/sistemi koruyor. Koruduğunu düşünerek görevini yerine getiriyor! AKP’yi kapatma davasının arkasındaki bu gerçeklik anlaşılmadan, ya da bu gerçeklik temelinde bakılmadan duvarın arkasında olup biten anlaşılamaz. AKP’ nin “odak” haline geldiği için kapatılmasının arkasındaki asıl gerçek, Türkiye’deki değişim sürecine karşı ideolojik/politik tutum alıştan başka bir şey değil. AKP’nin milli görüş geleneğinden geliyor olması, geçmişteki açıklamaları “odak” suçlaması için gerekçe oluşturmaya yetiyor da artıyor. Bu nedenle AKP’yi kapatma davasının esas amacı; “yeni” bir anayasa yapılması sürecinin durdurmak. Politik gündemi ve alanı daraltarak, demokratikleşme tartışması, laiklik-dindarlık, ılımlı İslam ikilemine sıkıştırmak. AKP’yi kapatma davası üstünden, AB sürecini ve yeni anayasa ve demokratikleşme sürecine karşı direnmek. Ve AKP’nin ikilemli durduğu demokratikleşme adımlarını durdurmak. ve geriye adım atmasını sağlamak. Gelişmeler bunun kısmen başarıldığı gösteriyor. AKP’liler kapatılacaklarına inanmış durumdalar. 

Mevcut anayasaya göre, bir hukukçunun, hukukçu olarak objektif hukuk kriterlerine dayanarak bile resmi ideoloji dışındaki partileri kapatması çok doğal. Partileri de kapatır, Başbakanı, Cumhurbaşkanını tutuklama yetkisinin kaynağını bu anayasa da görür. Çünkü mevcut sistemde kuvvetler ayrılığı olmasına karşın, anayasanın ideolojik bağlayıcılığı kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırmaktadır. 1960 anayasasıyla sisteme giren kuvvetler ayrılığı şeklen var olmuştur. Bütün darbeler ve darbe teşebbüsleri anayasanın kendilerine rejimi koruma, -siz bunu ideolojik olarak okuyun- görev yüklediğinden söz etmişlerdir. Yargıtay’ın iddianamesindeki felsefe ve gerekçede aynı zihniyettir. Bu zihniyet, anayasanın “değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez” maddelerindeki resmi ideoloji/ Atatürkçü Düşünce Sistemi ile kendini bağlıyor. Bu ideoloji, kuvvetler ayrılığını ve siyasal sistemdeki çoğulculuğu, rejime karşı, rejim için tehlike olarak görüyor. Bu ideoloji, başka bir ifadeyle, rejimin somutlandığı soyut devlet ve resmi ideolojiyle bütünlüğü her şeyin üstünde ve her şeyin kendisine tabi’ liğini olmazsa olmaz koşul olarak kabul ediyor. Rejimin kendini demokratik sistemin işlemesiyle koruması değil, rejimi koruyan doğal refleksleriyle hareket eden kişiler, yarı legal, illegal kurumlarla korumak gerektiğine inanıyor. Böyle yapılmış ve böyle yapılmaya devam edilmelidir diye düşünülüyor. Mümtaz Soysal bir TV programında, “yani dört yıl daha beklenmeli mi” diyor. Bu refleksin son versiyonu ulusalcı/milliyetçi, Kızılelma koalisyonu olarak görünüyor. 

“Bir adım geri” ve uzlaşma çağrıları sonuç vermiş olmalı. Erdoğan yumuşak açıklamalar (geriye doğru adımlar) yapmaya başladı. AKP’nin bütünsel bir demokratikleşme paketi hazırlayarak bu süreci yönetme niyetinde olduğu görülmüyor. Uzlaşma konusunda en gerçekçi açıklamayı “sivil yeni bir anayasa” önerisiyle TÜSİAD yaptı. AKP’ demokrasi güçlerine dayanarak, Anayasa başta olmak üzere, siyasi partiler, seçim sistemi ve AB sürecine ilişkin geniş kapsamlı bir demokratikleşme paketi hazırlayarak mücadeleyi düşünmüyor gibi görünüyor. Uzlaşma/pazarlık yaparak milliyetçi/militarist çizgiye doğru kayıyor. Mutabakat ve uzlaşma zemininin böyle olacak gibi görünüyor. 

Kriz ortamlarını yönetemeyen AKP, kapatılma paniği içinde, üstüne gelen dalgayı savuşturma düşüncesiyle ve de gerilen ortamda, uzlaşmacı olduğunu da göstermek için, tarihi bir hata yaparak, otoriter, milliyetçi, demokratikleşme sürecine karşı AB sürecinden rahatsız olanların yanına gidiyor. MHP ve CHP’nin kazdığı kuyuya düşüyor. Pazarlık veya uzlaşma yaptığını sanan AKP, 2008 ekonomik krizinin olası sonuçlarını da tahmin ederek, değişim ve reformdan yana adımlardan da vazgeçmeye doğru koştuğunun farkında mı değil mi şu an bilinmiyor.