Olup bitenlerin Ötesi’nden bakmak

 

Olup bitenlerin Ötesi’nden bakmak

Öyle bir  “zaman”dan geçiyoruz ki;   yönlendirici-yönlendiren “akıl”lar, gözümüzün içine sokarak seçtikleri olguları, kurguları, senaryoları ve algıları;  mühendislik maketleri üstünde kurdukları senaryolarına bizleri inandırmaya çalışıyorlar.

 Sirk hayvanlarını eğiten eğitmenler gibi bize bazı  “şey”leri öğretip/eğitip buna göre düşünmemiz ve davranmamızın en “doğru” olduğunu sürekli tekrarlıyorlar.

 O kadar çok tekrarlıyorlar ki: Zihin, mantık ve duygu başka türlü düşünmeye ne zaman ne de fırsat bulabiliyor.

“Sen”, sen olarak düşünemez hale geliyorsun. Günlük “siyasal” oportünizm toplumu esir almış durumda.

  Perdedeki Karagöz –Hacivat kavgası tekerlemeler, tekrarlar bıkkınlık yaratıyor.  İnsan onuru, haysiyet,  temel ahlak, ahlaki değerler,  “siyasal oportünizm”  adına sakız gibi çiğneniyor,  kağıt peçete gibi kirletilip sağa sola atılıyor.

“Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?”  sözünde olduğu gibi, “kavramlar ve anlamları”nı bilerek mi yazılanları, konuşulanları, nutukları dinliyoruz? Konuşurken kullanılan kavramlar ezberlenmiş/ezberletilmiş refleks gibi mi ağızdan çıkıyor.

“Günlük bilinç”i kuşatarak yönetmeyi amaçlayan siyasi-ideolojik propaganda salvoları altında, “derin”  düşünmek, “ötesi”ne bakmak, “hakikati- gerçek” olanı olduğu gibi ifade etmek, yazmak, söylemek neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda. Anlam ve mana üstünden düşünmek “renksiz”lik,   propaganda, siyasi –ideolojik taraf olmak, “anlamlı” ve “önemli”  olarak kabul görüyor.

“Hakikat”i dile getirmek ve hakikatin tarafında olmak ile “ezber”i tekrarlayan amigo olarak tarafgir, yandaş, ait, aidiyet içinde olma “taraf” lılığı aynı şey olamaz elbette ki.  

“Hakikat kimsenin tekelinde değildir.”  Müthiş büyüleyici bir tanımlama. Her insanın kendi algısı,  dünya görüşü ve de çıkarına göre “hakikat” olarak kabul ettiği, buna inandığı “DOĞRU” su var.  “Doğru”, öğretilmiş toplumsal –ideolojik-politik-  tırnak içinde, “inanılmış” düşünce. Herkes/her kişi bir doğruya inanabilir, inandırılabilir. Doğru olarak kabul edilen,  hakikat değildir:  “Hakikat”,  “iradi ve öznel” olanın dışındadır;  “kendi başına, kendi varoluşsallığının yasallığı içinde var olandır.” Hakikati anlamak için, özgür ve özgürlükçü olmak: “BEN”  olmak için ‘boş-saf’ olunmalı. Ezberlerle ve öğretilmişlikle düşünmek yerine, kavramların anlamının “anlamı” üstünden düşünmek, İnsanı özgür kılan ve özgürleştiren şeydir.

Mürit olmak çok basit ve kolay; çünkü kalabalık içinde ‘önemli’ olmak için ruhunu, vicdanını ve bedenini feda edip aklını ipotek altına alarak sana gösterilen perdeye bakarsın.   Özgür olup düşünmek ve ‘kendin olarak kendin olmak’ çok zordur.  Özgür olduğunda tek başına, yalnız, ruhun ve vicdanınla baş başa, duvarın ötesine bakarsın, kimsenin görmediğini görürsün.

Söylenen söz yalnızca ağzından çıkmıyor. Ruhtan, zihinden, vicdandan, bilgi ve bilmeden çıkıyor.

Her gün çok kere kullandığımız veya dinlediğimiz kavramların üstüne düşünüp, hani yapı/söküm yapmasak da, kullanılan kavramlarla, ideolojik düşünme, zihniyet dünyası ilişkisine göz atılsa ortaya ne/neler çıkar?

Örneğin. Profesör Samim Akgönül, “siyasa” ve “devlet “  kavramlar ve anlam üstüne şöyle diyor:   “Etimoloji iyidir. Türkçede ‘devlet’ kelimesi Arapçadaki dawla teriminden geliyor. Terimin ilk anlamı şans, talih, servet. Daha sonra “şanslı” olan bireyin (kral, sultan, padişah) elindeki gücü, iktidarı tarif ediyor kavram. Ve sonunda da bu gücü temsil eden örgütler ağını. Batı dillerinde Etat, State, Staat gibi Latinceden türemiş kelimeler ise  “durum” demek. Hatta bir andaki durum ve dolayısıyla bu durumun toplumun iç örgütlenmesine yansıması. Aradaki felsefi fark büyük.

Aynı felsefi fark ‘siyaset’ kavramında da mevcut. Gene Arapça’dan gelen bu kelimede de bir güç, bir hiyerarşi görmek mümkün. Kelimenin ilk anlamı “At Terbiyeciliği”, Seyis de aynı anlamdan türemiş. Oysa Frenk dillerindeki “politika” Yunancadan türemiş Polis’i, yani şehri yani ‘kamu’yu ilgilendiren her şeyi kapsıyor.

Evet, etimoloji iyidir. Kapılar açar. Diğer bir deyişle devlet yukarıdan aşağıya bir tahakküm, siyaset ise bu tahakkümün hem yöntemi hem de aracı.  Bu anlayışta devlet mütehakkim, hükmedici.” (http://kuyerel.org/yazarlarimizYaziGoster.aspx?id=1616&yazarId=63)

İnsani İNSAN, araçsallaşmış insan

Doğru ile yanlış, hakikat ile manipülasyon, ahlaki olanla ahlaksızlık,   değer ve ilkesel olanla,  önemli olmak ve çıkarcılığı her şeyin önünde ve üstünde olması. Bir insanı anlamlı İNSANİ İnsan yapan: Ahlak, değerler, ilkeler,  vicdan… gibi  soyut ve soylu kavramları içselleştirerek yaşam biçimi haline getirmesidir. Özgür ve özgürleşen “birey” ler de bu İnsanlardır. “Araçsal” laşmış insan:  İNSANİ olanlara yapancılaşmış, hem otoriter, hem/de otoriteye boyun eğer. Bağımlı, bağlı, aidiyet duygusu dışında  “var” olmaktan korkan, korktuğu içinde şiddet yüklü, saldırgan olur.  Cesaretini parçası olduğu aitlikten alarak, araçsallaştığı “şey”e daha çok bağlı ve bağımlı hale gelir, kendisi olmaktan çıkarak, varoluşunun bütün değerlerine yabancılaşıp, bütün değerleri de araçsallaştırmış insan olur.  Duygu ve mantığın devreden çıkarak, “araçsal aklın” yönettiği tırnak içinde  “insan”dır.

Kapitalizm insanı tüketimin parçası olarak araçsallaştırmıştır.  Bütün ideolojiler “yeni insan” tipi/modeli yaratmayı temel amaç olarak önlerine koymuşlardır. Yapılmak istenenler ve yapılmış olanlara göz atıldığında görülmektedir ki;  İnsan, İNSANİ olma bağlamından kopartılıp otoriterliğin parçası haline getirilmek istenmiştir.  

Özgürlük ve özgürleşme aynı zamanda İnsani İNSAN olma mücadelesi olarak bütün zamanlarda devam eden mücadeledir.

 

http://www.taraf.com.tr/huseyin-cakir/makale-olup-bitenlerin-otesi-nden-bakmak.htm